Müge İplikçi yazdı: Reks’i sevmek

Reks
Reks Sineması’nı sevmek

Reks Sineması’yla tanışmam, benim değil, benden önce konuşan zamanın cümlesiydi besbelli. 1962’de, muhtemel gazetelerin mürekkep kokusuyla duyurduğu o açılışın rüzgârı eserken benim gibiler henüz yoktu; ama annelerin çantasındaki bilet kâğıdında, babaların cebinde taşınan program broşüründe adımızın yeri çoktan açılmış gibiydi. Bizler doğmadan önce atılmış o ilk adımı, yıllar sonra, evdeki sararmış fotoğrafların kenarlarından okuyabilirdik: Neden olmasın, kapıdaki kalabalık, perdeyi bekleyen nefes, henüz kurulmamış hayatların sessiz bir önsözü olabilirdi.

Büyüdüğümde, okulu kırıp arkadaşlarımla o karanlığa, “hadi Rekise gidelim” diye sığındığımız günler, sanki bana, bize değil de bir önceki kuşaktan devraldığımız bir adıma aitti. O salonun serinliğinde izlediğimiz filmler… Günlerce, her kareyi evirip çevirirdik: Görüntünün ardındaki nedeni, sessizin içindeki son sesi. Ben o tartışmalarda yalnızca kendimi değil, benden önceki sesleri de konuşturduğumuza inanırdım; çünkü tüm olup bitenler bizler doğmadan evvel başlamış bir cümlenin yüklemi gibiydi. Ancak başka cümleler de vardı elbette. Tam da burada bir sanat filmi esnasında sürekli konuşarak lahmacun yiyen bir çifte içerlemiş olduğumu ve onlarla girdiğim ağız dalaşında filmin kesilip bütün ışıkların yandığını bir Reks anısı olarak hatırlamak da farz oldu. Bunu bir zaman sonra bir film karesi gibi hatırlamamın kökeninde ise onların karşısındaki kaybedişim  olduğunu teslim etmem şart. “Sana ne be, istediğimizi yeriz…”. Bu cümle daha sonraki yıllarda hayat bilgimize kenar süslüğü yapan kültür algımızın, yerli yersiz her yerde telaffuz edilen havalı cümlesi haline gelecekti: “Size ne, istediğimizi yaparız.” Bereket buna daha zaman vardı ve en azından ışıklar yeniden sönmüş ve filme dönmüştük. 

Reks, sonraki postmodern adıyla Rex, İstanbul Film Festivali’ne kapılarını açtığında, çoktan şehrin hafızasına emanet edilmiş olduğumu hissediyordum. Ana salonun dışındaki küçük odacıklarda, dar koridorların kıvrımlarında izlediğim filmler, damağımda kalmış bir çocukluk tadı gibi bugün hâlâ sürüyor. Oraya her gidişimde, şehrin tarihine yaslanan bir kültür yatağında durduğumu hissederdim: Mimarisinin gölgesinde, yılların kemikleşmiş serinliğinde, sütunlarına sırtımı vererek, orada. Dünyanın dört bir yanından gelen filmlerle, türlü kaderlerin aynı perde önünde kesiştiği o karanlıkta, kendi doğumumdan önce başlayan bir hikâyenin devamında yerimi bir çırpıda bulurdum, bulurduk. Önceleri yer göstericiler ve fısıltılı ışıklarıyla, sonrası Allah ne verdiyse kendi kendimize… Reks demek (Rex de şuna Rex), Kadıköylü olmak demekti; ben daha dünyaya düşmeden adı konmuş bir aidiyet.

Zamanla sinemaya bakan sokakta bir ofisim oldu. Kapının hémen ötesinde Afife Jale heykeliyle göz göze gelirdim: Bronza sinmiş bir cesaretti sahnenin ilk adımı. Onun sessiz kararlılığı, perdelerin karanlığına karşı içimde bir ışık yakardı; tiyatronun nabzı sinemayla aynı kaldırımda atardı elbette o zaman. Ben doğmadan evvel açılmış bir sahnenin geç kalmış seyircisi olarak o sahnenin nöbetçisine selam verirdim hemen her sabah.

Sonra bir gün balyoz sesleri yükseldi. Yaslandığım yuvarlak sütunlar, aile anlatılarının omurgası gibi birer birer aşağı indi. Toz, fotoğrafların üstüne çöken ince bir kederdi; ben, doğmadığım zamanın da yıkılışına tanık oldum. Orada güzel olan, yalnızca bir tarihin kabuğu değildi; tarihin tarihe eklenerek çoğalmasıydı. Neden böyle oldu, bilmiyorum. Levhalarla örtülmüş boşluğu izlerken, hayatlarımızdan nasıl alanlar çalındığını düşünüyordum. “Yerine daha güzeli yapılır” deniyor-du; oysa ben, doğmadan önce kurulmuş bir cümlenin öznesiydim, bunu ısrarla seviyordum, buna aşıktım—güzellik, eksilenin yerine konmuyor, yalnızca yankısını büyütüyordu.

Şimdi… Ofisimin penceresinden baktığımda gördüğüm boşluk, kendi yakın tarihimin değil, doğumuma açılan koridorun da bir özeti gibi: İçinden sesleri çekilip alınmış bir yankı odası. Yalnız kaldırımın köşesinde Afife Jale bir hayalet olarak zihnimde hâlâ duruyor; sanki benim doğmadığım yıllara da, şimdiye de aynı mesafeden bakıyor. Onun gölgesiyle Reks ve Rex’in yokluğunun rüzgârı çarpıştığında, içimde aynı duygu kabarıyor: Perdesi sökülmüş bir zamanın ardındaki ses bu. Vinçlerle yok edilmiş bir geçmişin üzerine hortumlarla sular sıkılıyor. Ses fısıltıya ve sonra yok oluşa bırakıyor kendini. 

Oysa…Hatırlamanın dili, çoktan benim yerime konuşmayı öğrenmiş. Her bakışımda, hüzünle birlikte, inatçı o hatıra büyüyor, 1962’nin müjdeli kokusu hâlâ parmak uçlarımda geziniyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.