ABD dış politikasında geleneksel bürokratik yapının direncinin asgariye indirildiği, “kurumsal denetim ve denge” mekanizmalarının ideolojik uyumu yüksek kadrolarla baypas edildiği bir süreç olarak özetlenebilecek İkinci Trump dönemi, Ortadoğu’da sert kayaya çarpan ABD için yeni büyük krizlerin başlangıcı olabilir. İslam Özkan yazdı: ABD’nin lojistik çıkmazı ve İran’ın beklenmeyen direnci…
Yazının özeti:
- İkinci Trump dönemi, Ortadoğu’da ABD için yeni krizlerin başlangıcı olabilir; Trump’ın askeri odaklı politikaları, İran savaşında karmaşık sonuçlar doğuruyor.
- Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, global enerji arzını etkileyerek maliyetleri artırdı ve uluslararası ticaretin akışını felç etti.
- Trump yönetimi, yükselen enerji maliyetleri ve enflasyonist baskılarla başa çıkmakta zorluk yaşıyor; alternatif kaynaklara erişim sağlamak için stratejik manevralar yapıyor.
- İran’a yönelik askeri müdahale stratejisi, uluslararası hukukun meşruiyetini sorguluyor ve ABD’nin etkinliğini zayıflatıyor.
- İran’ın beklenmeyen direnci, dışarıdan gelen saldırılara karşı toplumsal savunma refleksini tetikliyor; bu durum bölgedeki istikrarsızlığı derinleştiriyor.

Dış politikanın askerileşmesine ve tek taraflı eylemlerin birincil enstrüman haline gelmesine yol açan Trump’ın güç istenci ve sert siyaset, şu ana kadar herhangi bir sorunla karşılaşmamış, hatta tehdit ve şantajla iş yapmaya alışmış Trump yönetiminin şansı yaver gittiği için bir çok yerde başarılı gibi görünmesini sağlamıştı, ta ki İran savaşındaki hesaplar alt üst olana kadar. Gelinen noktada İran’da yönetiminin devrilmesinin o kadar kolay olmadığı anlaşılırken Trump son anda geri vites yapmazsa, onun bu hesapsız maceracılığı küresel ekonominin ve bölgesel barışın enkaz altında kalmasıyla sonuçlanacak gibi görünüyor.
Operasyonel sürdürülebilirlik, ABD’nin mühimmat stoklarındaki kritik azalma ve üretim hattındaki yapısal sorunlar nedeniyle ciddi bir tehdit altındayken yüksek yoğunluklu çatışma ortamında, özellikle Patriot hava savunma sistemleri ve hassas güdümlü mühimmatların sarfiyat oranı, sanayinin üretim hızını çoktan aşmış durumda. Küresel tedarik zincirindeki kırılganlıklar ve iş gücü yetersizliği, savunma sanayiinin kısa vadede “savaş ekonomisi” moduna geçmesini imkansız kılarken; bu durum Washington’ın müttefiklerine yönelik güvenlik taahhütlerini zayıflatarak ABD’nin stratejik derinliğini erozyona uğratmakta.
İran’ın “nükleer bombası”: Hürmüz Boğazı
İran’ın “ekonomik nükleer silah” gibi kullandığı ve belki de ABD’nin en çok çekindiği Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapatılması, küresel ekonomi üzerinde “asimetrik bir şok” etkisi yaratırken dünya ham petrol arzının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği bu boğazın blokajı, brent petrol fiyatlarının savaşın başladığı günden bu yana anormal bir sıçramaya yol açmış durumda.
Hürmüz Boğazı’nda vuku bulan fiili blokaj, küresel enerji jeopolitiğinde şok yaratarak uluslararası ticaretin en kritik darboğazlarından birini de facto olarak işlevsiz hale getiriyor. Tarihte bir ilki temsil eden bu sistemik felç, petrol arz zincirinde ciddi bir tıkanıklığa yol açarken Irak, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi majör üreticilerin depolama kapasiteleri doyum noktasına ulaştığı için üretim kuyularının mühürlenmesi süreci kaçınılmaz hale geldi. Mevcut projeksiyonlar, Mart ayı sonuna kadar küresel talebin yüzde 10’una tekabül eden günlük 9 milyon varillik bir arzın piyasadan silineceğini öngörmekte, bu durum ise emtiya piyasalarında (petrol, altın, doğal gaz veya buğday gibi ticari malların fiyatlarında) istikrarsızlığı tetiklemekte. Nitekim brent petrol fiyatlarının baz seviyelerinden yaklaşık yüzde 100’lük bir artışla 116 dolara fırlaması, enerji piyasalarındaki arz-talep dengesinin ne denli derin bir sarsıntı geçirdiğini kanıtlamakta.
Krizin sektörel yayılımı sadece petrol ile sınırlı kalmamış, Katar’ın sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tesislerine yönelik müdahalelerle birleşerek dünya LNG arzının beşte birini devre dışı bırakırken bu durum Avrupa ve Asya piyasalarında enerji maliyetlerini rekor seviyelere taşıdı ve enerji yoğun bir endüstri olan alüminyum tesislerinin “mücbir sebep” ilan ederek üretimi askıya alması, küresel tedarik zincirlerinin felç etti. Özellikle Körfez petrolüne yüksek oranda bağımlı olan Asya ekonomilerinde yakıt karnesi ve zorunlu enerji tasarrufu gibi kriz yönetimi protokollerinin devreye girmesi, krizin reel ekonomi üzerindeki doğrudan ve tahrip edici etkisini bizlere gösterdi.
Trump yönetimi, yükselen enerji maliyetlerinin tetiklediği küresel enflasyonist baskıları dizginleyebilmek adına stratejik bir manevraya imza attı ancak bu ne kadar işe yarayacak; sorgulanabilir. Hindistan gibi büyük ölçekli ithalatçıların alternatif kaynaklara erişimini sağlamak amacıyla Rus petrolüne uygulanan yaptırım rejiminin esnetilmesi, Amerikan dış politikasındaki “seçimlik savaş” maliyetinin ideolojik hedeflerin önüne geçtiğini göstermektedir. ABD’nin net bir enerji ihracatçısı olması iç piyasada göreceli bir koruma sağlasa da, artan benzin fiyatlarının seçmen nezdindeki siyasi maliyeti, Trump’ı baya bir zor durumda bırakacak gibi görünüyor. Hava sahalarının kapatılmasıyla 20 binden fazla uçuşun iptali ve 1 milyonu aşkın yolcunun mağduriyeti, küresel mobilite ağlarının ve lojistik zincirinin tarihin en ağır lojistik aşınmalarından birini yaşadığını açıkça ortaya koymakta.

Meşruiyet krizi ve uluslararası hukukun sonu
Trump yönetimi, İran savaşını “İran’ın ABD’yi vuracağına dair güçlü hisler” veya “İsrail saldıracağı için kendini savunma” gibi, temel kanıt ve mantık testlerinden geçemeyen varsayımlara dayandırmaktadır. Marco Rubio’nun savunduğu “önleyici meşru müdafaa” argümanı, hukuk literatüründeki “anilik” ve “zaruret” kriterlerini karşılamamaktadır.
Max Weber’in vurguladığı gibi, gücün otoriteye dönüşmesi ancak meşruiyetle mümkün. Orman kanunlarının bile kendi içinde mantığı varken Trump’ın güce susamış ve şiddete tapan siyaseti, kaos üretmekten başka bir işe yaramıyor. Bu da ABD’nin epeydir örselenen meşruiyet zeminini bütünüyle aşındırırken, ABD politikalarının inandırıcılığını sıfıra indiriyor ve ABD’yi “haydut devlet” statüsüne yaklaştırıyor.
Öte yandan, 7 Ekim sonrası varoluşsal bir kriz yaşayan İsrail, İran’a yönelik nihai bir askeri darbe dışında hiçbir seçeneği güvenli bulmuyor. Bu yüzden ABD’yi yedeğine alarak bölgede bırakın müttefiklerini İran’a en küçük bir sempati duyan bütün siyasi grupların yok edilmesi gibi maksimalist bir hedef peşinde kendisiyle birlikte bölgeyi de felakete sürüklüyor. Bu durum, bölgeyi bir “çözümsüzlük döngüsüne” hapsederken; Dubai, Abu Dabi ve Bahreyn gibi merkezlerdeki lüks otellerin hedef alınması, bölgenin “güvenli ticaret merkezi” imajını da yerle bir etmiştir.
“Bayrak etrafında kenetlenme” ve stratejik iflas
“Hava gücüyle rejim değişikliği” teorisi bir kez daha iflas etmiştir. Tarihsel veriler ve saha raporları, dışarıdan gelen saldırıların halkı rejime karşı kışkırtmak yerine, paradoksal bir şekilde “milli savunma” refleksiyle yönetimin etrafında topladığını göstermektedir. Bombalar düştükçe iç muhalefet dahi sessizliğe bürünmekte, Tahran yönetimi bu saldırıları toplumsal mobilizasyon ve baskıyı artırmak için bir fırsata dönüştürmektedir.
2026 İran harekatı, taktiksel başarıların stratejik bir zafer doğurmaktan çok uzak olduğunu kanıtlamıştır. Net bir “ertesi gün” planının eksikliği ve lojistik kısıtlar, harekatı yıkıcı bir yıpratma savaşına dönüştürmüştür. Meşruiyetini yitiren, ekonomik maliyetleri katlanan ve bölgesel direnci tetikleyen bu operasyon, Trump yönetiminin iç siyasi takvimi ile sahadaki askeri gerçeklikler arasındaki asimetrinin kurbanı olmuştur. Hukuk ve meşruiyetten kopan bu düzenin, yarının dünyasında “fanatik bir grup korsan girişimi” olarak anılması kaçınılmazdır.














