Armağan Öztürk & Doğancan Özsel yazdı: Yeni Türkiye’nin eski hikayesi

Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının yargılanmasına nihayet başlandı. Ancak neredeyse bir yılı bulan tutuklu bekleyişin ardından savunmalarını yapmak üzere hâkim karşısına çıkartılan eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, “Savunma yapmayacağım, yargılayacağım” diyerek tavrını ortaya koydu. Toplumun en azından yarısı, sürecin hukuktan çok siyaseti ilgilendirdiği ve gelecek seçimleri şekillendirmeyi amaçladığı kanaatinde. İmamoğlu ve Özel de duruşmayı bir siyasi platforma çevirerek bu kanaatin tüm topluma yayılmasını sağlamaya çalışıyor. Bu süreçten iktidarın mı yoksa muhalefetin mi galip çıkacağı şimdilik belirsiz. Ancak Silivri’de yaşananlar, Türkiye’de demokrasinin geleceğine dair derin bir karamsarlığın topluma yayılmasına da neden oluyor.

Otoriter idari pratiklerin siyasi tarihimizdeki sürekliliği düşünüldüğünde “böyle gelmiş böyle gider” demek işin kolay yolu. Oysa aynı siyasi ve toplumsal tarihimiz, demokratik eğilimlerin sessiz ama daimi basıncını da ortaya koyuyor. Bunun altını çizmek ve güncel politik gündemi hem kültürel hem de sosyolojik bir bağlamda ve daha geniş bir tarihsel ölçekte değerlendirmek, umut siyasetini yeniden üretebilmek için önemli. Bu noktada yapılması gereken ilk şey bugüne nasıl geldiğimizi anlamak ve Erdoğan iktidarını doğuran koşulları yeniden hatırlamak.

Babamın Bavulu başlıklı konuşmasında Orhan Pamuk tüm İstanbulluların, hatta tüm ülkenin paylaştığı bir merkezde olmama halinden bahseder. Buna göre bizim için merkez başka bir coğrafyada, Batıdadır. İnsanlar bu ekonomik ve kültürel merkezin uzağında olduğunu her daim hisseder. Tabii sadece Batı’ya değil Doğu’ya da pek benzemeyiz. Dinimiz aynı olsa da kültürümüz farklıdır. Kahire’den İstanbul’a geldiğinizde sadece coğrafya değil sosyoloji de değişir. Orta Asya ile kurulan bağ ise, gündelik yaşam pratiklerindeki farklar nedeniyle mitik kalmaya mahkumdur. Tüm bunlar karşımıza bir kimlik sorununu çıkartır. Doğu’da yer alıp Doğu’ya benzemeyen, Batı’ya yönelip Batılılar tarafından kabul edilmeyenlerin ülkesi, bu ikircikli ruh halinin ürünüdür. Kimseye benzemezliğiyle gurur duyan ama aynı zamanda benzemediği kültürler tarafından kabul edilmeyi de düşleyen daimî bir kaygı toplumudur bizimkisi.   

Cumhurbaşkanının otuz yılı aşan siyasal başarısı işte bu kaygıyı dindirmekteki ustalığından geliyor. Popüler bir siyasi figür olmanın ötesinde, iki yüzyıllık kimlik krizine verilen güçlü bir yanıt niteliğinde Erdoğan. Amatör futbolculukla başlayıp başkanlıkla sonuçlanan ve aday olduğu hiçbir seçimi kaybetmeyen hikayesiyle o, pek çok kişi için hala bir özgüven seçeneği.

Yeni Türkiye’nin eski hikayesi
Armağan Öztürk & Doğancan Özsel yazdı: Yeni Türkiye’nin eski hikayesi

İktidar-muhalefet diyalektiğinde süreklilik

1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na seçilmesinden bu yana seçmenlerine verdiği güven ve karşılığında gördüğü büyük teveccüh, Erdoğan’ı yeni bir iktidar mimarisine yöneltti. Devlet yeniden inşa edilirken otorite ve meşruluk da bahsi geçen sürece paralel bir şekilde değişti. Kamu idaresinin otoriter tonu gitgide arttı. Elbette bu tespiti tarihsel sosyolojik bir bağlamda düşünmek gerekir. Çünkü Türkiye’de demokrasi eksikliği Erdoğan’ı çok önceleyen bir sorun. Öyle ki Türk modernleşmesinin hikayesini bürokratik vesayet pratiklerinden bağımsız bir şekilde düşünmek imkânsız. Ancak son çeyrek asırda Kemalizm’le devlet arasındaki organik ilişki çözüldü. Ama bu defa da çoğunluk iktidarının önüne hiçbir denge ve fren mekanizması konulmamasından kaynaklı başka bir demokrasi tartışması patlak verdi.

AKP iktidarını pekiştirdikçe, çevrenin gerçekten de merkeze taşındığını gördük. Bu anlamda bir dizi olumlu sınıfsal dönüşümün yaşandığı düşünülebilir. Ancak neticede ne Erdoğan’ın arkasına aldığı çoğunlukçu yapı çoğulcu bir alternatife evirilebildi ne de devlet iktidarına liberal sınırlamalar getirmek isteyen siyasi elitler amaçlarına ulaşabildi. Dolayısıyla Türkiye’nin siyasal sosyolojisi geçen çeyrek yüzyılda bazı bakımlardan yeniden kurulmuş olsa dahi, muhalefeti iktidar karşısında dezavantajlı konumda tutan asimetrik devlet mimarisi hiç değişmedi. Merkez ile çevre arasındaki gerilim ise özü itibariyle aynı kaldı. Kimi tekil odaklar merkezden çevreye doğru itilirken yerlerine yeni merkezi güçler devşirildi. Ancak bir sosyopolitik gramer olarak merkez-çevre sistemi aynı biçimselliğini korumayı sürdürdü.

Türk siyasi hayatının AKP ile özdeşleyen yıllarını hakkaniyetli bir şekilde analiz edebilmek için, söz konusu dönem ile öncesi arasındaki sürekliliklere yaptığımız bu vurgu önemli. Öte yandan siyasal yapımızda süregiden eğilimlerin baskın karakteri, Erdoğan dönemi ile öncesi arasındaki farkları görmemize de engel değil.İslami tonu giderek ağır basan AKP Türkiye’si, önceki dönemin aksine güçlü liderlikte kişiselleşen bir sistem. Şüphesiz Kemalist reel politikte de karizmatik bir ulu önder anlayışının ağırlığı vardı. Ancak Atatürk büyük oranda sembolik bir figürdü. Erdoğan öncesi rejimin elitleri eylemlerini ulu önder üzerinden meşrulaştırıyor, temel kararları bir anlamda onun adına alıyordu. Erdoğan’la birlikte bu meşrulaştırma stratejisi tarihe karıştı. Yeni Türkiye’nin kurucu lideri olarak Cumhurbaşkanı, siyasal sistemin hem başat imgesi hem de aktif idarecisi konumunda. Bu anlamda ülkenin son çeyrek asrı sembolik değil fiili bir karizmatik lider yönetiminde geçti.

Kemalizm’den İslami-milliyetçi ideolojiye geçişin bir karizmatik liderin iradesine sıkı sıkıya bağlı olması, Weberci anlamda ciddi bir kırılmaya işaret ediyor. Bu noktada Alman sosyoloğun öngördüğü çizgisel ilerleme sürecinin tersine işlediği bir örnekle karşı karşıyayız. Zira ülkemiz son çeyrek asırda bir kurumsallıktan arınma süreci yaşadı. Yasal/bürokratik akıl yerini karizmatik meşruluğa bıraktı. Partisinin ve her türlü fikrin önüne geçen şahsi karizmasıyla Erdoğan, eski Türkiye’nin kurumlarıyla mücadele etti. Bunların bir kısmını yok ederken, diğerlerini yeni siyasi koşullara uygun hale getirdi. Askeri ve bürokratik vesayet böylece gerçekten bitti. Artık kimse seçilmiş hükümete emir ve talimat veremiyor. Ama bu durum aynı zamanda kurum kültürlerinin, kuralların ve rasyonelliğin gerilemesi anlamına da gelmekte. Bugün bürokrasi yazılı düzenlemelerden çok sözlü talimatlara, çeşitli kişisel bağlara ve aidiyetlere dayalı olarak iş görmeye çalışıyor. Bunun yol açtığı sorunları ise siyasetten hukuka, ekonomiden sağlık alanına değin pek çok boyutta gözlemlemek mümkün.

Devletin sosyolojik temeli

Bugün deneyimlediğimiz rejime dair tartışmayı, toplumun örgütlenme biçiminden bağımsız şekilde yapmak siyaset sosyolojisi açıdan doğru olmaz. Çünkü Türkiye’deki demokrasi krizinin yapısal ve uzun erimli dayanakları var. Bizler özel mülkiyetin, burjuvazinin ve sivil toplumun geç kurumsallaştığı bir tarihsel mirasın çocuklarıyız. Örneğin en kentsoylu olduğu varsayılan ailelerin varislerini stadyumlarda holiganlık gösterileri yaparken gördüğümüzde hiç yadırgamıyoruz. Pek çok doğu toplumu gibi bizde de devlet fazlasıyla güçlü ve kaynaklar onun tarafından dağıtılıyor. Patrimonyal ve patronaja dayalı bu sistemde burjuvalar büyük oranda devlete bağımlı. Liberal demokratik kültür ve bireycilik, demokrasiye istikrar kazandıramayacak ölçüde istisnai. Tam da bu nedenle, demokrasi eksikliğimizden bahis açıldığında tüm sorunları Erdoğan’ın liderliğine ve politik tercihlerine bağlamak fazlasıyla kolaycı bir yaklaşım olur. Analiz çerçevemizi tarihsel ve toplumsal ölçeği kapsayacak biçimde genişletirsek, son otuz yılda yaşananların nedenden ziyade birer sonuç olduğunu görebiliriz.

Unutmayalım ki eski Türkiye’nin de hukuk devleti karnesi son derece zayıftı. Devlet adına yürütme gücünü seferber eden hükümet kategorik olarak belli kesim ve zümreleri ötekileştiriyordu. Hem vatandaşlık kavrayışı hem de makul kabul edilen siyaset gündemi yoğun bir şekilde ötekileştirme üzerine kuruluydu. Sosyalistler, Kürt hareketi ve dönem dönem İslamcılar devlet şiddetine maruz kalmaktaydı. Hapishanelerinde hak ihlalleri ve hatta işkence yaygındı. Ayrıca sermaye ile emek arasındaki ikilikte devlet, genelde ulusal burjuvazinin lehine olacak şekilde emeği ve emek örgütlenmesini baskı altına tutuyordu. Dolayısıyla devletçi şiddetin sınıfsal bir arka planı da vardı. Bu nedenle Yeni Türkiye analizi yaparken Eski Türkiye’deki hâkim koşulları da dikkate almak gerekli.

Türkiye ne eskiden dört başı mamur bir demokrasiydi ne de bugün demokratik hukuk devleti idealinden tümüyle kopmuş durumda. Melez ya da eksik demokrasi Türk siyasi hayatının yapısal bir özeti. Ancak şu tespit önemli: AKP iktidarı Kemalist kesimlere göre çok daha popülist. Seçim kazanmak ve seçim başarısı için gerekli olan her şekilde toplumsal mobilizasyonu temin etmek, mevcut iktidar elitleri için son derece önemli. Bu durumu demokrasi açısından önemsememiz gerekiyor. Zira rejimin bu popülist çekirdeği, aynı zamanda demokrasimizin iyileştirilmesi noktasında da uzun erimde bir iç baskı unsuru yaratıyor.

Rusya’dan farkımız

Yakın zamana değin dış basında çokça rağbet gören bir Türkiye ve Rusya özdeşleştirmesi söz konusuydu. 19 Mart’ın ardından seçimlerin göstermelik hale geldiği ve Erdoğan’ın muhalefet ile bir seçim yarışına girmeksizin koltuğunda kalacağını iddia eden bu yaklaşım, aslında tam da yukarıda değindiğimiz nedenle doğru değil. Kaldı ki iki ülke liderinin oy oranlarına baktığımızda da Rusya örneği ile bağdaştırılabilecek bir benzerlik ortada yok. Putin 2024 seçimlerinde yüzde 88 oy almıştı. Erdoğan ise bütün gücüne karşın 2023 seçimlerini ancak yüzde 52 ile kazanabildi. Üstelik onu bu orana ulaştıran koalisyon ortakları oldu. Bugün cumhurbaşkanı, Bahçeli liderliğindeki MHP sayesinde iktidarını koruyabiliyor. Putin’in bir Bahçeli’si yok, ama Erdoğan’ın var.

Dahası Türkiye’deki anayasal demokrasi deneyimi Batı dünyanın gerisinde olmasına rağmen Rusya’dan çok ileri bir düzeyde. Rusya’da önce Çarlık, ardından da Sovyetler Birliği dönemleri yaşandı. Ülkenin güncel çok partili hayat deneyimi Soğuk Savaş’ın bitiminde başlıyor. Rus devleti ise tarih boyunca kendi halkına devasa düzeyde şiddet uyguladı. Reform ve devrim çabaları hep halka karşı, onu şiddet yoluyla terbiye eden bir reel politikle hayata geçirildi. Türkiye’nin modernleşme hikayesi ise Rusya’dan çok farklı bir izlekte ilerledi. Biz her zaman Batı dünyasını izledik. İngiltere, Fransa, Almanya ve ABD örneklerini kendimize uydurmaya çalıştık.

Türkiye’nin ekonomi politiği de Rusya veya Azerbaycan gibi diğer otoriter rejimleri andırmıyor. Örneğin Rusya bir rantiye devleti. Doğal kaynaklardan elde edilen zenginliğin iktidar tarafından paylaşılması meşruiyet temin etmek için yeterli. Türkiye ekonomisi ise fazlasıyla kapitalist ve Batı’yla entegre durumda. Düşünce hayatı ve toplumun örgütlenme biçiminde devletin kapladığı merkezi yer bakımından Rusya’ya benziyoruz. Kelimenin dar anlamıyla liberal bir kapitalizm gerçekten de yok. Türkiye’de de burjuvazi, kamu gücüne fazlasıyla bağımlı. Ancak bahsi geçen devletçiliğin yapısal sınırları var. Ekonomimizi ve toplumumuzu dinamik tutan işte bu sınırlar. Bu yüzden Türkiye’nin ahbap-çavuş kapitalizmi (crony capitalism), idealden uzak olmasına karşın, demokrasi potansiyeli açısından rantiyeci düzenlerden çok daha bereketli fırsatlar barındırıyor. Bu bakımdan Türkiye dün Rusya’ya benzemiyordu; bugün de benzemiyor. Yarın benzeyeceğini düşünmek için de bir nedenimiz yok.

İflah olmaz dinamizmimiz

Silivri’deki yargılamaların hukuksuzluğundan şikâyet ederken, kantarın topuzunu kaçırarak Türkiye’nin geri dönülmez bir yola girdiğini ya da tümüyle otoriter bir yönetimine dönüştüğünü söylemek bu bakımdan aşırı bir yorum olur. İdeal bir demokrasi olmadığımız ortada. Son dönemde hukuk devleti ilkesinden daha da uzaklaştığımız, tüm dünyada demokrasiler gözden düşmeye başlamışken bizim de otoriterliğe meylettiğimiz tartışmasız bir gerçek. Öte yandan Türkiye her zaman değişim potansiyelini içerisinde barındırmış, hatta kendini yenileme ve küllerinden doğma konusunda dünyanın en şaşırtıcı ülkelerinden birisi olmayı hep başarmış bir ülke.

Bu durumda yarınımızın nasıl şekilleneceği sorusu akla geliyor. Bu soruya açık ve güçlü bir yanıt vermek kolay değil. Ancak unutmayın ki eski Türkiye’nin baskıcı ve dışlayıcı karakteri nihayetinde AKP iktidarını doğurmuş ve süreç eski rejimin tasfiyesiyle sonuçlanmıştı. Bugün de iktidar ile muhalefet arasındaki aşırı kutuplaşma nedeniyle kötümserliğe savrulmak yersiz olur. Mevcut koşullar altında dahi toplumun yaklaşık yarısı muhalif tavrını koruyorsa bu başlı başına bir iyimserlik nedenidir. Zira bahsi geçen direnç, AKP ve CHP arasındaki mücadeleden bağımsız olarak toplumsal dinamizmimizin bir göstergesidir.

Ne yazık ki Türkiye bu dinamizminden liberal bir demokratik düzen tesis etmeyi başaramadı. Ancak Erdoğan sonrasında yaşanması kaçınılmaz görünen yeniden-kurumsallaşma sürecine ekonomik bir refah dönemi de eşlik edecek olursa, bu kez önümüzde kalıcı demokrasiye giden daha emin bir yol olabilir. Bugün bize düşen, böyle bir yol açıldığında, bir daha herhangi bir vesayet rejiminin tesis edilmesine izin vermeyecek kapsayıcı bir siyasal yapı ve sağlıklı bir hukuk düzeni üzerine şimdiden düşünmek olmalı.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.