Toplum ve Siyaset (12) | Gilles Kepel: “Ortadoğu yeniden şekilleniyor; Körfez’in varoluşu derinden sarsılıyor”

Toplum ve Siyaset söyleşilerinde bu hafta Gülener Kırnalı’nın yine çok özel bir konuğu var. Dünyaca ünlü Fransız siyaset bilimci ve Ortadoğu uzmanı Gilles Kepel.

Gilles Kepel; özellikle siyasal İslam, Ortadoğu siyaseti, İslam sosyolojisi ve geniş bölgenin jeopolitiği üzerine çalışmalarıyla bilinen bir siyaset bilimci. Aynı zamanda Ortadoğu konusunda dünyada en çok referans verilen isimlerden biri.

Bilmeyenler için şunu da ekleyelim: Türkçeye çevrilen ve çok ses getiren kitapları arasında Allah’ın Batısında (Metis), Tanrının İntikamı (İletişim), Cihat: İslamcılığın yükselişi ve gerilemesi (Doğan Kitap), Fitne: İslam’ın merkezinde savaş (Doğan Kitap) gibi eserleri bulunuyor.

Toplum ve Siyaset programının bu özel söyleşisinde Gilles Kepel; iki haftadır süren İran savaşını ve bu savaşın bölgesel ve küresel etkilerini her yönüyle ele alıyor. Özellikle Körfez ülkeleri üzerindeki yansımalarını, ABD ve İsrail’in bu savaş içindeki konumlarını ve savaş dinamiklerine bağlı olarak Ortadoğu’da ve dünyada şekillenmekte olan yeni güç dengelerini değerlendiren Gilles Kepel, söyleşinin son kısmındaysa Türkiye’nin bu yeni denklem içindeki rolüne dair kapsamlı analizlerini ve öngörülerini paylaşıyor.

Toplum ve Siyaset (12) | Gilles Kepel: “Ortadoğu yeniden şekilleniyor; Körfez’in varoluşu derinden sarsılıyor"
Toplum ve Siyaset (12) | Gilles Kepel: “Ortadoğu yeniden şekilleniyor; Körfez’in varoluşu derinden sarsılıyor”

Videonun tam metnini sizlerle paylaşıyoruz:

“Ortadoğu’da 1979’da başlayan bir sayfa kapanıyor”

  • Merhaba, bu yoğun temponuz içerisinde davetimi kırmayıp geldiğiniz ve bugün bizimle olduğunuz için çok teşekkür ederim. Ele alacağımız çok sayıda konu var. Elbette devam eden savaşı, savaşın gidişatını, bölgesel ve küresel yansımalarını konuşacağız. Ortadoğu’dan ABD’ye, Avrupa’dan Çin’e kadar konuşacak çok şey var. Hazır sizi yakalamışken tüm dünyayı meşgul eden bazı büyük soruları ardı ardına sormak istiyorum, izin verirseniz. Kuşkusuz bu savaşın analiz edilmeye muhtaç çok sayıda boyutu var. Ancak izin verirseniz en temel sorulardan biriyle; büyük resme dair bir soruyla başlamak istiyorum: Sizce tanıklık ettiğimiz bu savaş kabaca İran etrafında şekillenen bir savaş mı, yoksa neredeyse Soğuk Savaş’ın sonundan beri var olan Ortadoğu düzeninin tarihsel bir dönüşümünün başlangıcına mı tanıklık ediyoruz? Hatta bildiğiniz gibi bazı uzmanlar üçüncü bir dünya savaşının hayaletinden söz ediyor. Bu yorum size abartılı mı görünüyor, yoksa siz de uluslararası sistemde derin bir dönüşümün içinde olduğumuzu mu düşünüyorsunuz?

Öncelikle davetiniz için çok teşekkür ederim. Uzun zamandır tanıdığım ve çok da takdir ettiğim Medyascope ekranlarında yeniden olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.

Sorunuza gelirsek; belki de “üçüncü dünya savaşı demek” biraz aceleci bir değerlendirme olur. Ancak bugün Ortadoğu’nun yaşadığı sarsıntı; eğer İran rejiminde bir dönüşüm gerçekleşirse, aynı zamanda uluslararası sistemdeki bir dönüşümün de parçası olacaktır. Bu, yalnızca iktidardaki Donald Trump’ın mevcut kuralların büyük bölümünden kendisini azat etmiş olmasıyla ilgili değil. Artık NATO’nun var olup olmadığını bile tam olarak bilmiyoruz; varsa bile ABD tarafından yürütülen bir tür mali haraç mekanizması gibi görünüyor. Keza Trump’ın “Barış Konseyi” bağlamında Birleşmiş Milletler’in herhangi bir rolü olup olmadığını da artık pek bilmiyoruz.

Ancak çok çarpıcı olan şey şu ki bugün İran’da kapanmakta olan sayfa, 47 yıl önce, 1979’da başlayan bir zaman diliminin parçası niteliğinde. Yani şu soru büyük bir önemle ortada duruyor: İran İslam Cumhuriyeti bölgede istikrarsızlaştırıcı rolünü sürdürmeye devam edecek mi? Nitekim bölgede siyasal İslam’ı merkezî konuma yerleştiren de İran İslam Cumhuriyeti olmuştur, ister Şii olsun ister Sünni, ya da ister ikisinin bir karışımı olsun… Ve elbette İran rejiminin düşmesi bu açıdan, tüm kartları yeniden dağıtacaktır.

Bir başka kronolojiye bakarsak şunu da görmek gerekiyor: şu anda yaşananlar bir bakıma 7 Ekim 2023’te Yahya Sinvar tarafından başlatılan, Hamas’ın pogrom niteliğindeki baskınıyla başlayan sürecin bir devamı niteliğinde. Bugün hâlâ bunun Sinvar’ın kendi kararı olup olmadığını bilmiyoruz. İsrail’in güneyinde 1200 kişinin öldürülmesi ve 250 kişinin rehin alınmasıyla İsrail’i yok edebileceğini ya da kalıcı biçimde zayıflatabileceğini düşünüp düşünmediğini de bilmiyoruz. Ya da bunun bir blöf, bir aşırılık eylemi olup olmadığını ve o sırada İran lideri Hamaney’den izin alıp almadığını da bilmiyoruz. Ya da bunun doğrudan İran rejimi tarafından istenmiş bir şey olup olmadığını da… Ki bu son ihtimal görece daha az olası görünmektedir.

“7 Ekim, İran’ın kurduğu vekil sistemini çökertti”

Bana öyle görünüyor ki İran kendisini korumak ve bir caydırıcılık gücü oluşturmak için “proxy”lerden, yani vekillerden oluşan bir sistem kurmuştu. Bu sistem tam da bugün yaşanan şeyi, yani İran’ın İsrail ve ABD tarafından doğrudan bombalanmasını engellemek içindi. Ancak bu sistem, Haziran 2025’te yaşanan meşhur on iki günlük savaşa giden yolu açtı ve bununla birlikte de farklı bir istikamete evrildi.

Nitekim İran, “Marg bar Esrâil, marg bar Âmrika” (“İsrail’e ölüm, Amerika’ya ölüm”) şeklindeki meşhur sloganını İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasal kimliğinin temel unsurlarından biri haline getirmişti. Ancak işin ilginç tarafı şu ki; İsrail’e karşı savaşmayı İran kanının son damlasına kadar değil, Arap kanının son damlasına kadar sürdürmeye hazırdı. İşte bu nedenle bütün bir sistem kurulmuştu. Öncelikle Beşar Esad rejimi üzerinden bir aktarım hattı oluşturulmuştu ve bu hat üzerinden İsrail’i tehdit eden Lübnanlı Şii Hizbullah’a çok güçlü silahlar ulaştırılıyordu. Eğer Amerika ya da başka bir güç İran’a saldırmak isteseydi, İsrail’in çok büyük bir risk altında olacağını biliyorlardı. Ancak Sinvar 7 Ekim’de “Aksa Tufanı Operasyonu”nu başlattığında, bütün bu sistem çözülmeye başladı.

Kuşkusuz bu saldırı, ilk aşamada İsrail için korkunç bir şoktu. Fakat hemen sonrasında Gazze’ye yönelik baskı ve bombardımanlar geldi; yaklaşık 70 bin kişi hayatını kaybetti. Bu durum İsrail’in dünya kamuoyundaki imajı açısından büyük bir sorun yarattı ve uluslararası mahkemelerin ve kamuoyunun İsrail devletine karşı dönmesine yol açtı.

Ancak yavaş yavaş Hamas yok edildi, liderleri ortadan kaldırıldı ve Gazze Şeridi bugün bir yıkım ve harabe alanına dönüştü. Ardından Eylül 2024’te tuzaklanmış çağrı cihazları (pager) olayı ve Nasrallah’ın ölümüyle birlikte Hizbullah’ın yıkımı gerçekleşti. Bu da daha sonra Suriye rejiminin çökmesine yol açtı; eski cihatçı Ebu Muhammed Colani, şimdiki adıyla Ahmed el-Şara iktidarı ele geçirdi ve Erdoğan’ın Türkiye’si tarafından güçlü biçimde desteklendi.

Dolayısıyla İran sisteminin ciddi biçimde zayıfladığını ve artık doğrudan birinci cepheye dönüştüğünü görüyoruz. Artık önünde onu koruyan diğer cepheler kalmadı. Bu süreç de Haziran 2025’teki on iki günlük savaşa giden yola kapı araladı. Bu savaşın amacı İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemekti ancak bu nihai amaca tam olarak ulaşılamadı. Bugün bir bakıma bu ilk çatışma aşamasının bir uzantısını izliyoruz. Bu uzantı yalnızca tüm bölgeyi, özellikle de Basra Körfezi’ni değil, aynı zamanda yeniden Lübnan’ı da rehin almış durumda.

Bu aslında bir sürprizdi, çünkü birçok kişi Hizbullah’ın tamamen etkisiz hâle getirildiğini düşünüyordu. Oysa İran Devrim Muhafızları’nın İsrail’e saldırabilecek bir silah sistemini yeniden kurmayı başardıklarını ve İsrail’i vurabildiklerini gördük.

“Milyarlarca dolarlık savunma sistemi 10 bin dolarlık ‘yoksul silahlarıyla’ sarsılıyor”

Ama bugün gördüğümüz en önemli şey şu: bugün İran’ın elindeki başlıca araç, Körfez’in öte yakasındaki Arap petrol monarşilerine -Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar ve Kuveyt’e- saldırabilme kapasitesi. Ve bunu “yoksulların silahlarıyla” yapmaktadırlar: en fazla 10 bin ya da 50 bin avroya mal olan dronlarla. Bu dronlar bugün Katar’ın sıvılaştırılmış gaz sevkiyatını durdurmayı, Hürmüz Boğazı’nı bloke etmeyi ve özellikle de İranlıların bugün açıkça söyledikleri gibi dünya dijital ekonomisini hedef almayı mümkün kılıyor.

Bunu da yapay zekâ alanındaki büyük küresel şirketlerin — hem Batılı hem Çinli — veri merkezlerini ve iletişim merkezlerini dronlarla vurarak yapıyorlar. Zira bu şirketler bu bölgelerdeki ucuz enerjiden yararlanıyordu.

Dolayısıyla çatışmanın nasıl bölgeselleştiğini, farklı tarihsel perspektiflere yerleştiğini görüyoruz. Bugün bu çatışma öyle bir boyuta ulaştı ki artık daha da kötüleşmesi ancak farklı bir zaman ritmine ve hıza bağlı. İsrail ve ABD çatışmanın hızlı bir şekilde sona ermesine ihtiyaç duyuyor; çünkü çok büyük bir askerî üstünlüğe sahipler, ancak bu üstünlük sonsuza kadar sürmeyecek. Mühimmatları tükeniyor ve hızla tükenen Patriot füzelerinin ya da bombaların yerine konması çok maliyetli. Buna karşılık İran çatışmanın sürmesini istiyor; çünkü hâlâ önemli miktarda drona sahip ve Arap devletlerinin İsrail ve ABD üzerinde savaşı durdurmaları için baskı kuracağını düşünüyor.

Dolayısıyla bir bakıma bir hız yarışının içindeyiz; her taraf farklı bir yöne doğru çekiyor. Aynı zamanda şu soru da ortaya çıkıyor: İran rejimi bombardımanlara dayanabilecek mi? Rejim kendi toplumundan tamamen kopmuş durumda; bunu Mücteba Hamaney’in yeni dini lider olarak belirlenmesi de gösteriyor. Bu da din adamlarının artık toplumun tamamına hitap edebilme kapasitesinin kalmadığı anlamına geliyor; gerçekten de Devrim Muhafızları kendi içlerine kapanmış durumdalar. Ayrıca lider olmasından bu yana Mücteba Hamaney’i görmedik; yaralı olduğu söyleniyor ve bu durum bazı İranlı diplomatlar tarafından da doğrulandı. Sonuç olarak bugün giderek artan bir şiddet süreci içindeyiz ve bu sürecin nasıl gelişeceği ya da nereye varacağı konusunda bugün bir fikrimiz yok. Buna rağmen, şu anda İsrail ve ABD ile İran arasındaki güç dengesizliğinin son derece büyük olduğu da ortada.

  • Aynı perspektiften bakarak, dilerseniz Ortadoğu’daki dinamiklere biraz daha odaklanalım. Bu savaş Ortadoğu’daki stratejik dengeleri nasıl yeniden şekillendirebilir? Özellikle Körfez monarşilerini, özellikle de Suudi Arabistan’ı ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni biraz daha konuşalım istiyorum. Çünkü Körfez monarşileri uzun süre Amerikan güvenlik şemsiyesi altında yaşadı. Dolayısıyla bu savaş bugün onları güvenlik stratejilerini derinden yeniden düşünmeye zorluyor mu? Ve daha genel olarak, bu krizin ardından yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin ortaya çıkmasını bekleyebilir miyiz?

Henüz yeni bir mimarinin ortaya çıkıp çıkmayacağını söylemek güç. Ancak gerçekten de yalnızca bu petrol monarşilerinin yararlandığı güvenlik düzeninde değil, aynı zamanda onların dünya sisteminde sahip oldukları yere ilişkin de bir kriz yaşandığını söyleyebiliriz.

Güvenlik meselesine gelirsek, dediğiniz gibi, bunu esasen ABD sağlıyordu. Donald Trump bunu uç noktaya taşıdı. Trump, ABD’nin 47. Başkanı olarak yeniden seçilmesinden hemen sonra Körfez’e bir tur yaptı ve Suudi Arabistan’dan, Katar’dan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden 1000 milyar dolar kopardı. Bu para bir tür koruma parasıydı, bir hayat sigortasıydı.

Ama bunun çok iyi çalıştığı söylenemez; çünkü bu koruma sistemi dron saldırılarını engelleyemedi. Katar artık sıvılaştırılmış doğal gazını ihraç edemiyor, çünkü sevkiyatın geçtiği Hürmüz Boğazı bloke edilmiş durumda. Irak artık petrolünü Körfez üzerinden ihraç edemiyor ve bugün Irak Kürdistanı özerk bölgesi ile Türkiye üzerinden geçen ve Ceyhan’a ulaşan boru hattını kullanarak petrolünü doğrudan Akdeniz’e ulaştırmak için müzakere ediyor.

Dolayısıyla bütün bunlar büyük bir yeniden yapılanmayı gösteriyor. Bu durum, farklı aktörlere tamamen yeni biçimlerde hem güç hem de zayıflık olarak yansıyor ve yansıyacak.

Körfez monarşilerine dönecek olursak, burada birkaç farklı durum var. Öncelikle Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi çok zengin küçük monarşilerin karşı karşıya olduğu yeni duruma bakalım. Evet, bu ülkelerin nüfuslarını yönetme konusunda bir sorunları yok. Ancak büyük bir güvenilirlik sorunu yaşıyorlar. Dubai’de emlak piyasası zaten çöktü. Emlak piyasasının temeli olan güvenlik ve huzur bugün ciddi biçimde sorgulanıyor. Bu nedenle güvenin yeniden tesis edilmesi uzun zaman alacak. Dubai’de ya da başka yerlerde mülk satın almak isteyen potansiyel alıcılara yeniden güvenlik sağlanacağını, bunun tekrar yaşanmayacağını göstermek gerekecek. Bu da zaman alacaktır.

Bütün bu ülkeler için geçerli olan ikinci çok önemli unsursa şu: petrol monarşileri petrol sonrası dönemde kendilerini yeniden konumlandırmak için bir strateji geliştirmeye başlamışlardı. Bu strateji, özellikle dünyanın büyük uluslararası şirketlerinin veri merkezlerini kurmaya dayanıyordu. Burada özellikle Suudi Arabistan için önemli olan saik, nüfusuna iş ve istihdam yaratmaktı. Çünkü Suudi Arabistan’ın diğerlerinden farklı olarak 35 milyonluk bir nüfusu var ve bu insanların istihdam edilmesi gerekiyor.

Muhammed bin Selman, eskiden toplumsal denetimi sağlayan Vahabi ulemasını marjinalleştirdi. Bu nedenle bugün nüfus içinde ortaya çıkabilecek hoşnutsuzluk hareketlerine karşı dikkatli olmak zorunda. Aslında bu savaştan önce bile bazı yeniden hizalanmalar görülüyordu. Müslüman Kardeşler’e çok düşman olan ve Cemal Kaşıkçı olayı nedeniyle Türkiye ile, aynı zamanda Katar ile çok ağır bir anlaşmazlık yaşayan Suudi Arabistan bugün Müslüman Kardeşler eksenine, yani Türkiye–Katar eksenine yaklaşmış durumda. Buna karşılık, İbrahim Anlaşmaları içinde yer alan Birleşik Arap Emirlikleri’nden uzaklaşmış durumda.

Bugün İran’ın ortak saldırısı muhtemelen kartları yeniden dağıtıyor. Bunun hakkında konuşmak için henüz erken ancak açıkça görüyoruz ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Özellikle de Körfez’in refahı üzerine kurulu olan varsayımlar çok derinden sarsılmış durumda. Üstelik bu durum “yoksulların silahları” ile gerçekleşiyor: Shahed tipi dronlar 10 bin, 20 bin ya da 50 bin dolara mal oluyor. Oysa bir Patriot füzesi milyonlarca dolara mal oluyor ve üretilmesi de çok uzun zaman alıyor. Dolayısıyla bu durum İran’ın hasımları için devasa bir sorun ortaya koyuyor.

Elbette Lübnan meselesi de var. Nüfus hareketleri ve yerinden edilmeler söz konusu. Bu özellikle Fransa’yı çok ilgilendiriyor; çünkü Fransa, Lübnan’ı kuran ve onunla çok güçlü bağları olan bir ülke. Dolayısıyla Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un emriyle Fransız uçak gemisi Charles de Gaulle’ün bölgede bulunması bu bağlamda anlamlı. Öte yandan Hizbullah’ın Kıbrıs’taki İngiliz Akrotiri (Ağrotur) üssüne saldırısı da bazı yeni denklemleri gözler önüne seriyor: 1945’e kadar denizlerin hâkimi olan Kraliyet Donanması bugün Kıbrıs’a bir destroyer bile gönderemedi; çünkü gemiler Portsmouth’ta bakımda. Dolayısıyla bütün bunlar yeni meydan okumalar karşısında dünya düzenini ve özellikle küresel askerî düzeni yeniden şekillendiriyor.

“Trump için savaş zamanla yarışa dönüşmüş durumda”

  • Peki, dilerseniz bu savaşın merkezî aktörü olan ABD’yi, daha doğrusu Donald Trump yönetimini biraz konuşalım. Savaşın başladığı günden bu yana yaklaşık iki haftadır mütemadiyen cevap aranan ve tatmin edici cevaplar bulunamayan bazı sorular var: Donald Trump bu savaşa neden ve nasıl girdi? Bu savaşı başlatırken ne umdu, savaşın gerçekliği içerisinde ne buldu? Birçok analist Washington’un kısa sürecek, görece düşük maliyetli ve hızlı bir zafer getirecek bir operasyon beklentisiyle bu işe giriştiğini düşünüyor. Ama mevcut durum bu beklentinin çok ötesinde bir karmaşıklığı ortaya koymuş oldu. Dolayısıyla şunu sormak istiyorum: ABD, sınırı İsrail’in varoluşsal tehdit algısının sınırları ölçüsünde şekillenen, daha uzun ve daha derin bir çatışmaya mı angaje olmuş durumda? Ve bu durumu hem İsrail’in -daha doğrusu Netanyahu hükümetinin stratejisi — açısından, hem de Trump yönetiminin bugün karşı karşıya olduğu fırsatlar, kısıtlar ve riskler açısından nasıl yorumluyorsunuz?

Sorduğunuz soru aslında bugün dile getirilen bütün soruları tam olarak kapsıyor. Ama şu anda buna cevap verebilecek neredeyse kimse yok. Bu yüzden, müsaadenizle, meseleyi parçalara ayırarak ele almak gerekiyor.

Öncelikle, Trump’ın bu savaşa girişmesine ne yol açtı? Evet, muhtemelen bunun hızlı bir şekilde biteceği düşüncesi. Sonuçta bu savaş öncesinde İran’da Ocak ayındaki ayaklanmalar yaşandı. Bu ayaklanma, İran İslam Cumhuriyeti’nin artık nihai bir kriz aşamasına girdiği izlenimini doğurdu.

O zamana kadar İran’daki ayaklanmalar ve kalkışmalar daha çok yapısal olarak rejime düşman olan insanların eylemlerinin sonucuydu. İster 2009’da Ahmedinejad’ın yeniden seçilmesine karşı yapılan gösteriler olsun — ki bu gösterilerde Mücteba Hamaney göstericilere karşı baskıyı teşvik etmek için çok önemli bir rol oynamıştı — ister 2022’de, “kötü örtündüğü” (başörtüsü kurallarına uymadığı) iddia edilen, Farsçadaki tabiriyle “bad-hijabi” addedilen Mahsa Amini’nin karakolda öldürülmesinin ardından yapılan gösteriler olsun. Ama rejime karşı gösteri yapan insanlar, yani liberal kadınlar ve Kürtler, zaten iktidarın destek tabanı değildi.

Oysa 2026’da gösteri yapanlar rejimin kendilerine petrol ve gaz rantından pay dağıttığı, iktidarın tabanını oluşturan alt-küçük orta sınıflardı. Bunlar Devrim Muhafızları’nın yolsuzlukları tarafından rehin alınmışlardı; özellikle de onların Ayandeh Bankası, yani “Gelecek Bankası” tarafından. Bu banka finansal manipülasyonlar örgütledi ve iktisatta Ponzi piramitleri denen yapılara yol açtı. Bu da mevduat sahiplerini bütünüyle mahvetti ve İran riyalini de uçuruma sürükledi. Kur 1 dolar karşılığında 2 milyon riyale kadar çıktı. Bu da tüccarların malları dolarla satın alıp riyalle yeniden satmalarını imkânsız hale getirdi.

Nitekim ayaklanma Tahran Çarşısı’ndan geldi; 1979’da Şah’a karşı gösterilerde olduğu gibi. Tek fark, elbette, bunun 1979’da var olmayan cep telefonu çarşısı olmasıydı. Ve bu ayaklanmanın bastırılması, eşi benzeri görülmemiş bir şiddetle gerçekleşti. Donald Trump o sırada “Help is on the way, go on” dedi. Yani “Yardım geliyor, devam edin” dedi. Elbette yardım çok daha sonra geldi. Ama yine de rejimin son derece zayıflamış olduğu hissi doğdu.

Bu esnada, Umman Sultanlığı’nın arabuluculuğuyla nükleer müzakereler başladı. Bu diplomasi, Haziran 2025’teki on iki günlük savaştan önce de böyle cereyan etmişti. Ama bu müzakereler sonuç vermedi. İran bir şekilde diğer taraflara yalan söyledikleri ve aslında nükleer silahlanmalarını yeniden kurmak için zaman kazanmaya çalıştıkları izlenimini verdi. Nitekim Haziran 2025’te Fordo, İsfahan ve Natanz’daki nükleer tesislere verilen zarara rağmen, bugün İran’ın kısa süre içinde nükleer silah yakıtına dönüştürülebilecek yaklaşık 400 kilogram zenginleştirilmiş uranyuma sahip olduğu tahmin ediliyor.

Dolayısıyla bana öyle geliyor ki Trump tam da bu aralıkta, bu konjonktürde, kararı aldı ya da en azından İsrail’in saldırıya geçme iradesini onaylayarak yürürlüğe koydu. Sizin de söylediğiniz gibi, bu İsrail için varoluşsal bir meseledir; çünkü İslam Cumhuriyeti’nin temel düsturu “İsrail’e ölüm” sloganıdır.

Ancak bugün bu, sizin de söylediğiniz gibi, ABD’de bir tartışma konusu. ABD sağının ve Trump destekçilerinin bir bölümü bile onu aslında Netanyahu’nun peşine takılmakla ve ABD’nin değil İsrail’in politikasını uygulamakla suçluyor. Dolayısıyla bu bağlamda, az önce de söylediğim gibi, Trump mümkün olduğunca hızlı ilerlemeye çalışıyor. Çünkü mesele yalnızca askerî değil — ki bu açıdan durum İsrail için de aynı; bugün kullanılan son derece pahalı ve güçlü mühimmatın hızla tükenmesi onlar için de söz konusu — aynı zamanda Trump’ı acele etmeye mecbur bırakan bir diğer faktörde bu senenin Kasım ayı başındaki ara seçimlerin yaklaşması.

Netanyahu içinse durum aynı değil. Onun da 2026’da seçim takvimi var. Ama İran’a maliyet yükleme, İran’a belirleyici maliyetler yükleme perspektifi, Netanyahu’ya her şeyden önce 7 Ekim’i öngörememiş olmasının affını sağlayacaktır. İran İsrail devleti için kalıcı olarak zayıflatılırsa, varlığına yönelik başlıca tehdidi ortadan kaldırmış olacağı için bu kusuru bağışlanacaktır.

Trump ise bugün çok hızlı gitmek zorunda, çünkü seçmeninin savaşa çok da elverişli bakmadığını görüyor. Özellikle MAGA dünyasında, yani “Make America Great Again” dünyasında buna hiç katılmayan insanlar var. Bu taban, enflasyonun arttığını ama ücretlerin artmadığını görüyor. Dolayısıyla Biden’a karşı Trump’ın yararlandığı işçi oyu -yani ürettiği politikalar yalnızca “woke” meseleleriyle ilgilenir hâle gelmiş bir Demokrat Parti’ye karşı kazandığı işçi oyu- şimdiden elinden kayıyor.

Aynı nedenle Demokratları terk etmiş olan Latin oyları da göçmen karşıtı, ölümle sonuçlanan sert operasyonlar sürdüren ve Latinleri tehdit eden ICE polislerinin şiddet dolu operasyonları yüzünden çoktan Trump yönetimine yabancılaşmış durumda. Nitekim siyahların oyu da çoktan kaybedildi.

Ve şimdi Trump desteğinin aşırı sağ tabanı bile – ki bu taban, çoğunlukla Yahudileri pek sevmeyen, çoğu antisemit olan gruplardan oluşuyor- aslında ipleri çekenin Netanyahu olduğunu söylüyor.

Dolayısıyla Trump’ın karşısında son derece karmaşık bir tablo var. Bu durum yakın ekibinde bile görülüyor. Çünkü giderek daha fazla fark ediyoruz ki Başkan Yardımcısı J.D. Vance bu meselede elini geri planda tutarken Marco Rubio ise daha savaş yanlısı bir figür olarak öne çıkıyor. Ve elbette her ikisinin de bu tutumları, Trump döneminin sonunda yapılacak ABD başkanlık seçimine dair siyasi hesaplarıyla ilgili.

İşte, gördüğünüz gibi, Trump’ın içine sıkıştığı bir dizi çelişki var. Sonra tabii, onun şaşırtıcı özel kişiliğini ve her yöne savrulan açıklamalarını da saymamız lazım. Ve hatta bugün “neredeyse bitirdik, her şeyi bombaladık, artık çıkıp kazandım diyebilirim” dedi ancak bunu demesi ona zafer getirmeyecek. Sonuç olarak; büyük bir belirsizliğin içindeyiz ve bu durum, aynı zamanda Trump’ın uluslararası ilişkilerdeki yıkıcı tarzından da kaynaklanıyor. Her zaman hatırlamak gerekir ki Trump, kurallarla alay eden bir emlakçıdan başka bir şey değil; inşaat yapmak adına satın almak istediği evin sahibini terörize etmek ister, istediğini elde etmek için her şey onun için mübahtır. Trump artık uluslararası bir mutabakatın içinde değil nitekim müttefiklerini de umursamıyor. Ve bugün herkes için belirsizlik, istikrarsızlık ve kaygı yaratan esas unsur da tam olarak bu.

“Bu kriz Türkiye için bir taktik fırsat”

  • Sorduğum bu geniş ve zor soruya verdiğiniz kapsamlı yanıt için çok teşekkür ederim. Son olarak bu röportajı Türkiye ile bitirmek istiyorum. Size Türkiye’yi sormadan olmaz. Zira Türkiye’yi ve Türkiye’nin bölgedeki rolünü uzun yıllardır yakından izleyen bir araştırmacısınız. Öncelikle şunu hatırlatalım: Bu savaş başlamadan önce bile Ankara, taraflar arasında bir tırmanmayı önlemeye ve arabuluculuğu teşvik etmeye çalışıyordu. Bu pozisyon savaşın başlamasının ardından da devam etti. Öte yandan son günlerde Türkiye topraklarına yönelmiş üç füzenin NATO güçleri tarafından engellendiğini gördük. Bu da bildiğiniz gibi Türkiye kamuoyunda önemli bir tartışma yarattı. Bu bağlamda sorum şu: bugün sizin de altını çizdiğiniz şekilde hızla yeniden şekillenen bir Ortadoğu içerisinde Türkiye’nin yerini ve rolünü nasıl görüyorsunuz? Ve daha geniş anlamda, bu yeni düzen Türkiye için stratejik bir fırsat mı, yoksa tam tersine büyük bir risk mi oluşturuyor?

Bence bu durum Türkiye için bir taktik fırsat anlamına geliyor. Çünkü bölgenin içinde bulunduğu çözülme hâli ve özellikle ABD’nin en önemli müttefikleri olan Arap Yarımadası’ndaki petrol monarşilerinin yaşadığı zorluklar göz önüne alındığında, Türkiye bugün nispeten büyük ve iyi eğitimli bir orduya sahip. İstikrar unsuru olarak görünen bir aktör olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, bir bakıma NATO’nun doğu sütunu rolünü ABD nezdinde yeniden kullanabileceğini düşünüyorum.

Çünkü Türkiye uzun süre İran’a karşı temkinli bir politika izlemişti. Ama bugün Devrim Muhafızlarının her yöne saldırdığını görüyoruz; hatta normalde dikkatli davranmaları gereken aktörlere, Türkiye’ye bile. Neyse ki bu füzeler patlamadı — ya da belki zaten patlaması planlanmamıştı, bunu bilmiyorum —. Ama bu yine de İran’ın bir anlamda sorumsuz bir şekilde davrandığını ve davranabileceğini gösteren bir uyarı niteliğindedir.

Dolayısıyla bana göre bugün Türkiye’nin elinde bir fırsat var. Ayrıca Suriye Cumhurbaşkanı üzerindeki etkisini — ki belki de denetimi demek daha doğru olur — hesaba katmamız lazım. Son dönemde Lübnan’da ciddi kaygılar vardı. Çünkü aslında Suriye, ister Beşar Esad döneminde olsun ister Ahmed el-Şara döneminde, genellikle Lübnan’ın meşruiyetini tam olarak tanımayan ve onu yeniden kontrol altına alma isteği taşıyan bir ülke olmuştur.

Suriye-Lübnan sınırında, hatta Suriye-Irak sınırında bazı askerî hareketlilikler görüldü ve bu durum Lübnan’da büyük endişe yarattı. Görünüşe göre -ve Ankara’nın aktardığına göre- Ahmed el-Şara, en azından şu aşamada Lübnan’ı işgal etmenin söz konusu olmadığını açıkladı. Yani kaos ortamından ve Hizbullah’ın zayıflamasından yararlanarak Suriye yönetimlerinin uzun süredir taşıdığı bu hedefi gerçekleştirmeye çalışmayacağını söyledi.

Bütün bu faktörlerle beraber, bugün açıkça görüyoruz ki çatışmanın mevcut aşaması bir bakıma Ankara’nın stratejik konumunu güçlendiren bir gelişme. Çünkü Ankara herkesle konuşabilen bir güç konumunda. Ayrıca az önce de değindiğimiz gibi Türkiye üzerinden Ceyhan’a uzanan ve Suriye üzerinden geçen petrol boru hatlarının Ortadoğu petrolünü taşıyabilecek olması, bu hatların hem stratejik hem de ekonomik değerinin önümüzdeki haftalarda önemli ölçüde artacağını gösteriyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.