Mekânın yalnızca sergiyi taşıyan bir yüzey değil, hatırlayan bir beden olarak da var olabileceği fikrinden hareket eden “Form Dışı Sapmalar”, izleyiciyi bulunduğu alanın hafızasıyla temas etmeye çağırıyor. 5 Nisan’a kadar Rast Galeri’de görülebilecek serginin yaratıcılarıyla konuştuk.
Haber: Betül Memiş

“Form Dışı Sapmalar”, Berka Beste Kopuz, Damla Yalçın ve Sinan Logie’nin farklı üretim pratiklerini ortak bir zeminde buluşturuyor. Mekânı edilgen bir sergileme yüzeyi olmaktan çıkaran sergi; içeri-dışarı, varlık-yokluk ve geçmiş-şimdi gibi karşıtlıkları izler üzerinden yeniden düşünmeye açıyor ve sanatseverleri özellikle hafıza, beden ve zaman ilişkisi üzerine düşünmeye davet ediyor. Kavramsal metnini akademisyen-küratör Ebru Nalan Sülün’ün yazdığı, 28 Şubat’ta Rast Galeri’de açılan sergi; kapılar, pencereler, gölgeler ve boşluklar üzerinden mekânı adeta yazılı bir belleğe dönüştürüyor. Böylece galeri duvarları yalnızca mimari sınırlar olmaktan çıkıp izlerin, tekrarların ve hatırlamanın katmanlarını taşıyan bir yüzeye dönüşüyor. Gelin, daha fazlasını sanatçılardan dinleyelim.
“Ahlakın baskın olduğu dünyada özgürlük talebimiz”
- Adıyla da güzergâhını ortaya seren “Form Dışı Sapmalar” nasıl bir düşünsel, eylemsel meramdan doğdu?
Sinan Logie: Projenin ilk tohumlarını Beste ve Damla atmıştı. Fikir olgunlaşınca beni de davet etmeye karar verdiler. Zaten üçümüz sekiz yıla yakındır ortak sanat etkinliklerinde veya akademik çalışmalarda denk gelmiştik. Hem birbirimizin işlerine hem düşünsel alanlarına hâkimdik. Bu vesileyle risk alıp yeni bir beraberlik ve yeni bir bağlamda yan yana olmaya karar verdik. Sağ olsun, Rast Galeri de bize cömertlikle kapılarını açtı.
- Farklı sanatsal rotalarda üretimler yapan sanatçılar olarak bu sergide sizi bir araya getiren ve ortak zemin hattını belirleyen neydi?
Berka Beste Kopuz: Üçümüz de farklı disiplinlerde çalışan ve kariyerlerimizin farklı aşamalarında bulunan sanatçılar olsak da üretimlerimizi besleyen merak alanlarımız ve disiplinlerarası düşünmeye olan ilgimiz aslında bizi ortak bir zeminde buluşturuyor diye düşünüyorum. Zaman içinde birbirimizin üretimlerine tanıklık etmemiz, kimi zaman da birbirimizden ilham almamız aramızda doğal bir diyalog alanı oluşturdu. “Form Dışı Sapmalar”da bir araya gelmemizin temel nedeni de bu karşılıklı farkındalık ve birlikte yeni şeyler deneme isteğiydi. Sergi, planlı bir kolektif üretim modelinden çok, farklı pratiklerin aynı zeminde birbirine temas ettiği bir karşılaşma alanı gibi gelişti. Buna rağmen süreç içinde birlikte üretme fikri de kendiliğinden ortaya çıktı. Sergiye adını veren “Form Dışı Sapmalar” enstalasyonu, bu birlikteliğin en somut göstergelerinden biri oldu diye düşünüyorum.
- Sergi başlığındaki “Form Dışı Sapma”, modernist estetikteki biçim-merkezli düşüncenin aşılması bağlamında okunabilir mi? Bu kavram neye işaret ediyor?
Sinan Logie: Kesinlikle. Gittikçe normların ve ahlakın baskın olduğu dünyada özgürlük talebimiz.
- Sergi metninde mekân, edilgen bir sergileme yüzeyi olmaktan çıkarılıp anlam üreten bir özne olarak ele alınıyor. Nitekim mekânın yalnızca işlere ev sahipliği yapmadığını, aynı zamanda onları dönüştürdüğünü de görüyoruz. Bu yaklaşım, fenomenolojik mekân kuramlarıyla ve özellikle metinde de altı çizilen Martin Heidegger’in “Building, Dwelling, Thinking (1951)” metnindeki “dwelling (mesken tutma)” kavramıyla nasıl bir düşünsel diyalog kuruyor? Mekânı düşüncenin aktif bir bileşeni hâline getirmek, sanat nesnesi ile mimari yapı arasındaki hiyerarşiyi nasıl dönüştürüyor?
Damla Yalçın: Bu sergide mekânı yalnızca işlerin yerleştirildiği bir alan olarak değil, ortak üretimimizin bir bileşeni olarak düşünmeye çalıştık. Heidegger için mekân, ancak onun içinde yaşandığında, deneyimlendiğinde ve izler bıraktığında ortaya çıkar. Sergide bizim de ilgilendiğimiz nokta biraz burası. Mekân yalnızca işleri taşıyan bir yüzey değil; aynı zamanda işleri dönüştüren, onlarla birlikte yeni anlam katmanları üreten bir yapı. Özellikle Rast’ın alt katını birlikte ele alırken mevcut mimariyi olduğu gibi kabul etmek yerine onu bölerek ışık, gölge ve ses üzerinden yeniden tanımladık. Böylece mekân pasif bir kabuk olmaktan çıkıp serginin düşünsel yapısının bir parçasına dönüştü. Ortaya çıkan şey tekil bir sanat nesnesinden çok, mekânın içinde gerçekleşen bir deneyim alanı oldu. İzleyici de bu alanın içinde dolaşırken aslında mekânın hafızasıyla, gölgelerle ve bedenin bıraktığı izlerle karşılaşmış oluyor. Yani iş ile mekân arasında tek yönlü bir ilişki yok; katılımcıyla karşılıklı bir dönüşüm söz konusu.
“Şimdi ve gelecek arasındaki hafıza”
- Mekânın “yazılı bir bellek” olarak kavramsallaştırılması, Pierre Nora’nın “lieux de mémoire / hafıza mekânları” kavramı üzerinden nasıl okunabilir? Çalışmalarınız için bir tür hafıza mimarisi öneriyor diyebilir miyiz?
Berka Beste Kopuz: Pierre Nora’dan yola çıkarsak, sergide mekânın “yazılı bir bellek” olarak ele alınması, hafızanın; izler, boşluklar, gölgeler, kapılar ve pencereler gibi unsurlar üzerinden taşınan ve yeniden kurulan bir yapıya dönüştüğünü düşünüyorum. Nora’nın “lieux de mémoire” kavramında olduğu gibi burada da mekân yalnızca içinde yaşanan edilgen bir alan değil; geçmişle şimdi ve gelecek arasındaki dinamiği, gerilimi ve belki de hatırlama çabasını üzerinde taşıyan bir hafıza yüzeyi gibi. Dolayısıyla her mekânın bir hafızası olduğunu düşünen bir sanatçı olarak, mekân benim için yalnızca geçmişi saklayan bir yer değil; geçmişi bugün de yeniden anlamlandıran, dönüştüren ve hatırlatan aktif bir özneye dönüşüyor. Bu yüzden serginin bir hafıza mimarisi önerdiği düşünülebilir; ama bu, kapalı ve sabit bir mimari yerine daha çok kırılgan, katmanlı, izler ve hisler üzerinden kurulan daha soyut bir yapı olabilir.

- Gölge metaforu, burada yalnızca hafızanın temsili değil, aynı zamanda ontolojik bir belirsizlik alanı kuruyor. Bu bağlamda gölgeyi, Jacques Derrida’nın “trace / iz” kavramı üzerinden düşünmek mümkün mü?
Damla Yalçın: Benim için gölge yalnızca hafızayı temsil eden bir metafor değil; aynı zamanda varlık ile yokluk arasında duran bir ara alan. Bu yüzden gölgeyi düşünürken bu kavramla ilişki kurmak mümkün. Derrida’nın kavramı, bir şeyin tam olarak orada bulunmadığı ama yine de varlığını bir tür kalıntı olarak sürdürdüğü bir durumu tarif eder. Gölge de benim işlerimde buna benzer bir şekilde çalışıyor. Ortada artık görünür bir beden yoktur, ama o bedenin mekânla kurduğu ilişki tamamen kaybolmaz; bir iz olarak kalmaya devam eder. Mekânın belleğini taşıyan ama hiçbir zaman tam olarak sabitlenmeyen bir varlık hâline gelir.
- Sergide öne çıkan “simbiyoz” kavramı, biyolojik bağlamından koparılarak kültürel ve estetik bir ilişki modeli olarak yeniden düşünülüyor. Bu yaklaşım, post-hümanist ve ilişkisel ontoloji tartışmalarıyla nasıl kesişiyor?
Sinan Logie: Bu kavramı Ebru Nalan Sülün Hocamız sergi için kalemşörlük sürecinde görünür kıldı. Serginin kürasyonunu üç sanatçı birlikte yürüttük, oldukça spontane bir süreçte. Ebru Hoca, post-rasyonel bir bakışla metni aracılığıyla yeni bir kavramsal katman ekledi. Ama biz sanatçılar olarak asıl derdimiz estetik. Yani farklı üretim metotlarını yan yana, iç içe getirerek nasıl bir simbiyoz oluşabilir — onu test etmek istedik. Bu durumda ilişkisel ontoloji ile daha çok kesiştiğimizi tahmin edebilirim. Ama bunu yazarlar, düşünürler belirleyebilir.
“Her şeyden önce egoların kenara atılması”
- Serginin merkezinde kolektif üretimden ziyade “eşzamanlılık” ve “karşılıklı farkındalık” vurgusu öne çıkıyor. Bu ilişki biçimi, birlikte üretmenin alışıldık dinamiklerini nasıl (yeniden) tarif ediyor?
Sinan Logie: Kolektiflik her şeyden önce egoların kenara atılmasını sağlar, ortak bir zemin tanımlar. Herkes konfor alanından çıkar ve yeni bir ses çıkarmayı dener. Bunu elbette 20. yüzyıl ortalarında Sürrealistler veya CoBrA grubu gibi kolektiflerce deneyimlendi. Ama herkesin içine çekildiği bu dünyada bunu tekrar denemek oldukça terapötik oluyor, herkese tavsiye ederiz!

- Güncel sergi pratiklerinde sıkça rastlanan kavramsal üst-belirlenim ve “küratöryel tahakküm”, bu projede bilinçli biçimde geri çekilmiş görünüyor. Bu tavrı, küratöryel otoritenin eleştirisine ince bir selam olarak okuyabilir miyiz?
Damla Yalçın: Bu projede bir araya gelişimiz aslında oldukça doğal bir süreçten doğdu. Ben, Berka Beste Kopuz ve Sinan Logie farklı medyumlarda üretsek de uzun süredir benzer sorular etrafında düşündüğümüzü fark ettik. Mekân, iz, hafıza gibi meseleler her birimizin pratiğinde farklı biçimlerde ortaya çıkıyordu. Bu yüzden bu sergi biraz da yan yana gelme isteğinden doğdu. Bu süreçte aslında kolektif üretimin ne kadar özlenen bir şey olduğunu da fark ettik. Burada süreç biraz tersinden gelişti: önce sanatçılar olarak bir araya geldik, sonra bu birlikteliğin dilini kurmaya çalıştık. Sergi metnini de bu yüzden düşünsel olarak bize çok iyi eşlik edeceğini düşündüğümüz Ebru Nalan Sülün ile birlikte çalıştık. Metin, bizim üretim süreçlerimizden doğan ortak soruları kavramsallaştıran bir alan açtı. Kürasyon ise büyük ölçüde kendi aramızdaki diyalog ve mekânla kurduğumuz ilişki içinde oldukça organik bir şekilde gelişti. Bu nedenle projeyi doğrudan küratöryel otoriteye karşı bir eleştiri olarak konumlandırmaktan ziyade, başka bir sergi kurma ihtimalini denemek olarak görüyorum. Burada amaç küratörün rolünü reddetmek değil; üretim sürecimizdeki diyalogları yerleştirmekti.
- Sergi, izleyiciyi yalnızca görsel değil, düşünsel ve bedensel bir dolaşıma da çağırıyor. Hatta açık uçlu bir düşünce alanı bırakıyor. Bu yaklaşım, günümüzün hız ve tüketim odaklı sergi deneyimine karşı bir öneri olarak değerlendirilebilir mi?
Berka Beste Kopuz: Sergiyi kurgularken izleyicinin yalnızca bakıp geçeceği bir görsel deneyimden ziyade, mekânın içinde dolaşarak bedenini de sürece dahil ettiği alanlar yaratmaya çalıştık. Özellikle mekânın katmanlarını, ışık ve gölge ilişkilerini ve çalışmalarımız arasındaki boşlukları düşünürken, izleyicinin kendi ritmini kurabileceği bir alan oluşması bizim için önemliydi. Günümüzde sergi deneyiminin zaman zaman hızlı tüketilen bir görsel döngüye dönüşebildiğini düşünürsek, bizim yaklaşımımız biraz daha yavaşlamaya, durmaya ve mekânla ilişki kurmaya davet eden bir öneri olarak görülebilir. Ama bunu doğrudan bir karşı duruş olarak görmekten ziyade, mekân, hafıza ve beden üzerine düşündüğümüz meselelerin doğal bir sonucu olarak görüyorum. İzleyicinin mekânın içinde dolaşırken kendi algılama ve hatırlama biçimleriyle, kendi bedensel deneyimiyle ve belki de kendi geçmişiyle ilişki kurabileceği bir alan açmak bizim için daha önemliydi.
“Metin dışarıdan dayatılanın çok uzağında”
- Ebru Nalan Sülün Hoca’nın sergiye dair tarifi bir bakıma serginizi gezenlerin de altını çizeceği bir nokta atışı… Ebru Nalan Hoca ile bir araya geliş hikâyesi nasıl gerçekleşti?
Berka Beste Kopuz: Ebru Nalan Hoca ile bir araya gelişimiz de aslında serginin ortaya çıkış süreci gibi oldukça doğal gelişti. Damla ve Sinan ile bir araya gelişimiz sonrası çalışmalarımıza hâlâ devam ederken hocanın bu serginin metnini yazması için doğru isim olacağını düşündük. Kendisi de bizi kırmayıp kabul etti. Yaptığımız konuşmalarda serginin ortaya çıkış biçimini ve üretim süreçlerimizi paylaştık. Metnin de aslında bu diyaloğun içinden şekillendiğini söyleyebilirim. Yani metin dışarıdan dayatılan bir çerçevenin çok uzağında; bizim üretimlerimizden ortaya çıkan soruları kavramsallaştıran ve aynı zamanda yan yana gelme ile birbirimizi tanıma hâlini gösteren türden oldu. Belki de bu yüzden hocanın sergiye dair yaptığı tanımlamanın, sergiyi deneyimleyen kişiler için de bu kadar “nokta atışı” görünmesi biraz da bu ortak düşünme sürecinden kaynaklanıyordur.
- Hem genç sanatçılara fener olur niyetiyle hem de sizinle yeni tanışacaklara; kısaca kendinizden ve sanatla hâlhalinizden bahseder misiniz? Sanatta meramınız nedir?
Damla Yalçın: Marmara Üniversitesi Resim Bölümü’nde lisans eğitimimi tamamladıktan sonra tekstil alanında yüksek lisans yaptım. Disiplinlerarası çalışan bir sanatçıyım. Üretimlerimde ağırlıklı olarak insan–mekân ve mekân–organizma ilişkileri üzerinden şekillenen kavramlarla ilgileniyorum. Mekânı yalnızca fiziksel bir alan olarak değil, bireyin hafızası, deneyimi ve varoluşuyla iç içe geçmiş yaşayan bir yapı olarak ele alıyorum. Bu nedenle çalışmalarımda çoğu zaman izleyicinin de işin bir parçası hâline geldiği yerleştirmeler üretmeyi tercih ediyorum. Amacım, insanın yaşadığı mekânla kurduğu ilişkiyi ve bu ilişkinin zamanla nasıl dönüştüğünü görünür kılmak. Son zamanlarda bu kavramlar üzerine yaptığım araştırmalar, beni biyomateryallerle çalışmaya ve yeni yüzeyler üretmeye yönlendirdi.
Berka Beste Kopuz: 2017’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldum. Disiplinlerarası üretim yapan bir sanatçıyım. Son dönem işlerimde kent tarihi, mekânın hafızası ve araştırma temelli çalışmaları merkeze alarak insanın yer ile kurduğu çok katmanlı ilişkileri inceliyorum. Araştırma süreçlerimde kent dokusu ve arşivsel belgelerden sıklıkla yararlanıyorum. Aynı zamanda kişisel olarak arşivsel çalışmalar da yürütüyorum. Çalışmalarımda geçmişin güncel olanla ilişkilenme biçimlerine ve kentin tamamen silinemeyen izlerine odaklanarak bu izleri görünür kılmaya çalışıyorum. Bu nedenle üretim sürecinde kendimi bir “iz sürücü” olarak konumlandırıyorum. Pratiğimde izleyici deneyimi önemli bir yer tutuyor. Çalışmalarımı çoğunlukla mekâna özgü ve etkileşime açık bir yapıda kurguluyorum; çünkü izleyicinin bu üretimlerin tamamlayıcı bir parçası olduğuna inanıyorum.
Sinan Logie: Google henüz yokken Brüksel’de mimarlık okudum. 13 yıl Belçika’da mimarlık yaptım. 2011’den beri İstanbul’da akademi, sanat ve müzik arasında kendimi bazen kaybediyor, bazen buluyorum. İşlerimde zihin ve mekân arasındaki ilişkileri bedenin performatif etkisiyle bükerek üretiyorum. Kocaman bir çocuk kalmak için bayağı enerji harcıyorum.
- Yakın ve uzak gelecek için masanızda veya aklınızda var olan projeler ve işler neler?
Damla Yalçın: Son dönemlerde insan dışı organizmalar ve onlarla kurulan olası iletişim biçimleri üzerine düşünmek ve çalışmak ilgimi oldukça çekiyor. Bu konu üzerine yürüttüğüm araştırmalar kapsamında geçtiğimiz aylarda Finlandiya’ya giderek projemi geliştirme fırsatı buldum. Bu süreçte insan-mekân ve mekân-organizma ilişkileri üzerine odaklanan, izleyicinin de sürece dahil olabildiği etkileşimli bir çalışma geliştirdim. Bu işin çıktısı, gelecek yıl gerçekleştirmeyi planladığım kişisel sergimde yer alacak. Bunun yanı sıra önümüzdeki aylarda yurt dışında ve farklı şehirlerde gerçekleşecek bazı grup sergilerine katılacağım. Uzak gelecek için ise henüz kesinleşmiş projelerden söz etmek benim için biraz erken. Genellikle üretim sürecim yoğun bir okuma, araştırma ve gözlem döneminin ardından şekilleniyor. Bu nedenle şu anda ilgilendiğim konular üzerine daha fazla araştırma yapmayı; özellikle insan dışı organizmalar, biyomateryaller ve ekolojik ilişkiler üzerine düşünmeyi sürdürüyorum.
Sinan Logie: Son 12 yıldır ürettiğim işlerin bir kitabı üzerinde çalışıyorum.
- Son zamanlarda sizi etkileyen ya da iyi gelen kültür-sanat rotasında neler var; paylaşırsanız bizler de nasiplenelim isterim.
Berka Beste Kopuz: Bir süre önce çağdaş bir dans enstalasyonu olan “A Tangible Blue”yu Salt Beyoğlu’nda izleme şansım oldu. Yakın zamanda da Alan Kadıköy’de yeniden sahnelendi. Hareket, madde ve sesin saydam sınırlarında gezinen bu enstalasyon benim için inanılmaz bir deneyimdi. Umuyorum daha çok sahnelenerek daha çok kişinin görme fırsatı olur.
Sinan Logie: Geçen yıl Arter’deki (Alman sanatçı) Franz Erhard Walther’in Türkiye’deki ilk kapsamlı kişisel sergisi “Heykel Olma Teşebbüsü” beni sarstı. Bu ay açılan Defne Tesal’in Galerist’teki “Nereye Düşeceğini Bilmiyorum” sergisi de çok iyi geldi.








