Değerli düşünür ve yazar Taha Akyol’un yakınlarda yayımlanan Dünyayı Bölen Devrim: Sovyet Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü (Doğan Kitap, Ocak 2026) başlıklı kitabı, 20. yüzyılın büyük bölümünde dünyayı derinden etkiledikten sonra adeta saman alevi gibi parlayıp sönen Marxizm – Leninizm ideolojisinin ortaya çıkışı, gelişimi ve doğurduğu sonuçlar üzerine.
Akyol’un kitabında yanıtladığı başlıca sorular şöyle: Nasıl oldu da Marxizm’i yeni bir yoruma tabi tutan Lenin ve yandaşları Birinci Dünya Savaşı’nın doğurduğu koşullardan yararlanarak bir saray darbesi yoluyla Çarlık Rusyası’nda iktidarı ele geçirip bütün ülkeyi egemenlikleri altına alabildiler? Nasıl oldu da İkinci Dünya Savaşı sonunda Doğu Avrupa’nın hemen tamamında Marxist – Leninist rejimler kurulabildi? Ve, belki hepsinden daha önemli olarak, nasıl oldu da Marxist -Leninist yönetimler, refah ve eşitlik vaatlerini yerine getiremedikleri, toplumlarına tersini yaşattıkları için iflas ettiler, kendi kendilerine içten çöktüler?
20. yüzyılda Rusya’da ne oldu ve bitti?
Bugün, 2026 yılında, geçen yüzyıla ait gözlüklerle bakıldığında giderek daha anlaşılmaz olan bir dünyada yaşıyoruz. 19. yüzyılda geliştirilen, 20. yüzyılda dünyayı derinden etkileyen kimi fikir ve teorilerin bugünün dünyasının anlaşılmasında hayli yetersiz kaldıkları giderek daha iyi görülüyor. Ne var ki geçen yüzyılda yaşanan büyük acıların tekrarlanmaması için insanlığın geride kalan deneyimlerden ders alması büyük önem taşıyor. Taha Akyol’un zengin kaynaklardan yararlanarak titiz bir çalışmayla kaleme aldığı kitabı Sovyet tecrübesinin insanlığa öğrettiklerinin anlaşılması açısından son derece değerli bir kaynak. Akyol’un kitabını sunarken altını çizdiği gibi, “Elbette Sovyet sosyalizmi çöktü, tarihte kaldı. Fakat insanların dersler çıkarması gereken büyük bir tecrübe olduğu inkar edilemez. Özellikle demokrasilerin krize girdiği, otokrasilerin yükseliş gösterdiği zamanımızda Sovyet tecrübesi son derece değerli dersler içeriyor.”
Burada Akyol’un Sovyet hukuk sistemi üzerine yazdıklarına özellikle dikkat çekmek isterim. Kuvvetler ayrılığını reddeden, resmen ve fiilen kuvvetler birliğini ilkesini kabul eden, bireysel özgürleri tanımayan, hukukun üstünlüğü fikrini “burjuva” diye aşağılayan bir sistem. Lenin’in ifadesiyle “hukukla sınırlanmayan, kuvvete dayalı iktidar” sistemi. Akyol kitabında bu sistemi tahlil ettiği gibi çöküşünde oynadığı rolü de gözler önüne seriyor.
1960’ların sonlarında Türkiye’deki sosyal adalet arayışında sosyalizm giderek Marxizm – Leninizm (ve de Maoizm) rüzgarına kapılan gençlerden biri de bendim. Ne mutlu ki fazla gecikmeden Marxist – Leninist rejimlerin inandığım özgürlük ve eşitlik ideallerinin tam tersi sonuçlar doğurduğundan önce şüphelendim, sonra buna tamamen ikna oldum. Kendi hesabıma bundan çok memnunum, ancak benimsediğimiz ideallerin tam zıddını doğuracak bir yolda ne yazık ki canlarını veren arkadaşlarımın acısı hiç dinmedi.

Bugün şöyle düşünüyorum: Çarlık Rusyası’nda Marxist – Leninistler Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ağır sorunların mümkün kıldığı koşullarda, 1917’de bir saray darbesiyle iktidarı ele geçirdiler. İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkıp rejimlerini bütün Doğu Avrupa ülkelerine yaydılar. Ne var ki Rusya’da komünist yönetim, doğurduğu sosyo-ekonomik ve siyasi sorunları çözemedi ve 1991’de iflasını ilan etti. Şimdilerde Rusya’da Ortodoks inancına ve milliyetçi ideolojiye bağlı bürokratik bir diktatörlük ve başında bir kişi, Vladimir Putin var. Sovyetler Birliği’ne dahil cumhuriyetlerin hepsinde milliyetçi tek parti ve kişi diktatörlüğü iktidarda. Doğu Avrupa ülkeleri ise Sovyet boyunduruğundan kurtulmakla kalmayıp Avrupa Birliği’ne katıldı.
Şüphe yok ki, Çin’in dersleri de, günümüz dünyasının anlaşılması açısından en az Rusya’nın dersleri kadar önemli. Japon işgaline karşı kurtuluş savaşını ve ardından milliyetçilere karşı iç savaşı kazanan Mao Zedung liderliğindeki komünistler 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurdular. Marxizm – Leninizm – Mao Zedung Düşüncesi’nin uygulandığı Çin 1966-1976 yılları arasında Büyük Proleter Kültür Devrimi‘ne sahne oldu. Bu devrimin açıklanan amacı, Çin Komünist Partisi’ne (Rusya ve Doğu Avrupa’da görülen) burjuva, kapitalizm yanlısı eğilimlerin egemen olmasını önlemekti. Ne var ki Mao’nun ölümünden kısa süre sonra, “kapitalist yolcu” olarak birkaç defa partiden ihraç edilen (“Cüce” adıyla maruf) Deng Siyaoping ve yandaşları parti yönetimini ele geçirdiler ve 1979’dan başlayarak Çin’i artık sadece lafta komünist olan bir tek partinin yönetimi altında, esas olarak özel mülkiyete dayalı piyasa ekonomisi uygulayarak bugün belki dünyanın ABD’den sonra en güçlü ekonomisi ve ülkesi haline getirdiler. Eski Sovyet alemindeki bütün diğer ülkelerde olduğu gibi Çin’de de bugün esas olarak milliyetçi nitelikte ve bir kişinin (bugün Şi Cinping) giderek gücü elinde topladığı bir tek parti yönetiminin iktidarda olduğu görülmekte. Kuzey Kore ve Küba’daki komünist yaftalı tek parti rejimleri varlığını sürdürmekte, ama onların galip nitelikleri de birer kişi diktatörlüklerine dönüşmüş olmaları.
20. yüzyılda başladı ve bitti
Marxistlerin devrimciliği değil reformculuğu benimsedikleri Birinci Dünya olarak anılan Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde 1960’ların sonlarında aydınlar ve gençler bireyin özgürlük taleplerini öne çıkaran kitle eylemlerine girişirken, azgelişmiş Üçüncü Dünya ülkelerindeki aydın ve gençler sosyal adalet ve eşitlik talebiyle ayaklandılar. Marxist – Leninist söylemler de kullanan gençlik ve aydın isyanları görece kısa sürede bastırıldı. Doğu Bloku’nun 1991’de içeriden çökmesiyle dünyada komünist düzen arayışları tam olarak sona erdi. Kısacası, Karl Marx ve Friedrich Engels’in 1848’de yayımladıkları Komünist Manifesto’nun ateşi başta Avrupa’yı sonra giderek Asya ve Latin Amerika’yı kasıp kavurduktan, komünizm uğruna milyonlar can verdikten sonra, saman alevi gibi parlayıp söndü. İnsanlığın komünizm macerası 20. yüzyılda başladı ve bitti.
Taha Akyol’u Sovyet devrimi üzerine dört başı mamur eseri için yürekten kutluyorum. Marxizm – Leninizm’in mirasının tam olarak anlaşılması açısından şimdilerde Çin’de nasıl olup da komünist parti diktatörlüğü altında kapitalizmin gelişmekte olduğu sorusuna ışık tutacak, Küba ve Kuzey Kore tecrübeleri üzerine bilgi eksiklerimizi giderecek (kendi dilimizde) çalışmalara ihtiyacımızın devam ettiğini hatırlatmak istiyorum.










