İSTANBUL (Medyascope, Betül Memiş) – “Müziksiz bir hayat hata olurdu” diyen Nietzsche’ye göre müzik, hayatın trajik doğasına katlanmamızı sağlayan en güçlü araç… Dünyanın ve Türkiye’nin fanilik mesaisinde şerbetlenen ahvalimize bir nebze ilaç olur niyetine rotamızı, 10-11 Nisan’da 10. yaşını kutlayan Sónar Istanbul’a çeviriyoruz. Festivalin konuklarından, Londra merkezli Halina Rice ile müzik, görsellik ve teknolojinin kesişiminde konumlanan yaratım pratiği üzerine konuştuk.
“Amacım her zaman izleyiciyi günlük deneyimlerinin ötesine taşıyacak, sürükleyici/sarmalayıcı ve ilham verici bir evren sunmak” diyen Halina Rice, karmaşık ses manzaralarını dijital sanatın sınırlarını zorlayan görsellerle harmanlayarak çağdaş elektronik müzik sahnesinde kendine özgü bir yer edinen, son yılların dikkat çeken isimlerinden… 2020 yılında hayata geçirdiği, eleştirmenlerin “çığır açan” olarak tariflediği “New Worlds” projesiyle, her notasının kendine has bir görsel dünyayla eşleştiği benzersiz bir ekosistem yaratan Rice, o günden bu yana teknoloji ile sanatı duygusal bir derinlikle birleştirmeye devam ediyor.

Görsel tasarımcı Freny Antony ile işbirliği yaparak sürükleyici (immersive) deneyimlerin öncü isimlerinden biri haline gelen Rice, son dönemde Target3D stüdyosu ve koreograf Anna Vargha ile birlikte imza attığı yeni çalışmasıyla sınırları bir kez daha zorluyor. En yeni “Gaussian Splat”i (360 derecelik dijital modelleme teknolojisi) kullanarak gerçekleştirilen bu çekimler, alışılmışın dışında bir görsel dil sunarak sanat festivallerinde büyük bir merak uyandırıyor. Özellikle yaratıcı kitlenin (Rice’ın söylemiyle) “Bunu nasıl yaptınız?” sorusuyla karşıladığı bu yenilikçi yaklaşım, Rice’ın teknolojiye duyduğu tutkuyu ve müziğini ulaştırmak istediği o ruhani noktayı temsil ediyor.
Şimdi, Türkiye müzik ahalisi de bu performansın tanıklarından biri oluyor: Sónar Istanbul 2026 kapsamında sahalarımıza teşrif edecek isimlerden biri de Halina Rice. Ritim odaklı parçalardan derin ses manzaralarına uzanan geniş yelpazesiyle Rice, izleyiciyi sadece dinlemeye değil, bir parçası olmaya davet ettiği o “büyüleyici dünyayı” anlatıyor.
10-11 Nisan’da Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde gerçekleşecek Sónar Istanbul, 10. yıla özel bu edisyonunda çağdaş elektronik müziğin iki belirleyici gücünü de bir araya getiriyor. Programın merkezinde İsviçreli DJ, prodüktör Eric Sheridan Prydz ve Belçikalı DJ, plak yapımcısı Charlotte de Witte yer alıyor.

“Kendimi bir tür ‘sanatsal kâşif’ gibi hissediyorum”
- Bugüne kadar imza attığınız çalışmalara ve projelere bakıldığında, “Spheres”, “Terrain”, “Breaks”, “Sunken Suns”, “Elision”, “New Basis”, “Evolve” ve son olarak Ekim 2025’te dinleyiciyi selamlayan “Unreality”… Bu kronolojik akışta müziğinizin sürekli kabuk değiştirdiğini görüyoruz. Bugünden geçmişe baktığınızda, bu çalışmalar/projeler sizin için nasıl bir yaratıcı yolculuğu temsil ediyor? Arşivinizi açtığınızda karşınıza çıkan o bütünsel fotoğrafı nasıl tanımlarsınız?
Bu yayımların tümünü “New Worlds (Yeni Dünyalar)” projesinin bir parçası olarak görüyorum ve sanırım her biri müzikte, görsel dünyada ya da hatta yayımlama sürecinde bir tür keşfi temsil ediyor. Benim için evrim ve değişim önemli ve kucaklanması gereken temel kavramlar. Bu yüzden kendimi bir tür “sanatsal kâşif” gibi hissediyorum. Elbette tüm bu sürecin merkezinde, duygusal bir nitelik taşıyan müzik üretmeye dair süregelen, görünmez bir bağ var. Bunun dışında ise kendime sınırlar ya da kısıtlamalar koymayı hiçbir zaman tercih etmiyorum.
- Eleştirmenler sizi, elektronik dans müziğini görsel estetikle yeni biçimlere dönüştüren öncü bir hareketin figürü olarak tanımlıyor. Hatta şu tarif çok çarpıcı: “Dijital katedral atmosferi yaratıyor.” Peki, siz müziğinizi ve yarattığınız bu işitsel mabedi nasıl tarif ediyorsunuz?
Bence üretimlerim, en saf duyguları açığa çıkarabilmek adına formların dışına taşan, oldukça serbest ve kuralsız bir alandan doğuyor. Eğer o duyguyu müziğin içinde ben hissedebiliyorsam, bunun dinleyiciye de bir karşılık bulacağına inanıyorum. Bu, kelimelere veya tanımlara ihtiyaç duymayan bir tür iletişim biçimi, frekans paylaşımı. Belki de bir anlamda bu oldukça ruhani bir iletişim veya temas…
- Müziğiniz, ruhani ses manzaralarından ritim odaklı IDM’ye kadar uzanan oldukça geniş ve melez bir alanı kapsıyor. Bu türsel çeşitlilik, bestelerinizdeki atmosferi nasıl şekillendiriyor? Algınızda veya çalışma pratiğinizde “ses, fiziksel mekân ve kompozisyon” arasındaki bağı, ilişkiyi nasıl kurguluyorsunuz?

Sadece müzik prodüktörlerinden değil, sesi dinleyiciyi etkilemek için bir palet gibi kullanılan enstelasyon çalışmaları yapan sanatçılardan da ilham alıyorum. Görsel-işitsel eserler yarattıkça, ses ile mekânın nasıl bir araya gelebileceği ya da nasıl diyalog kurabileceği üzerine daha derinlemesine düşünmeye başladım. Mümkün olduğunca eserin/çalışmanın, sesin dinleyiciyi 360 derece çevrelediği, aslında doğal bir işitme deneyimimize daha yakın, sürükleyici bir ortamda sunulmasını tercih ediyorum. Bu yaklaşım, tasarımcı Freny Antony ile geliştirdiğimiz görsellerle tamamlanıyor; burada müziğin duygusal kodlarını sinematik bir deneyime dönüştürmeye çalışıyoruz.
- Günümüzde müziğin artık sadece melodiler değil, tamamen işitsel karakter odaklı bir yaklaşıma evrildiğini görüyoruz. Hem bir dinleyici hem de üretici olarak bu eğilimi nasıl gözlemliyorsunuz? Kendi ses dokunuzda sizi özellikle cezbeden ya da işitmekten bilinçli olarak kaçındığınız sesler var mı?
Çalışmalarımda kullandığım seslerin çoğu foley’e, yani doğadan kaydedilen organik kaynaklara dayanıyor. Örneğin, buzun çatlaması, sonbaharda kuru yaprakların hışırtısı ya da bir kayanın düşüşü gibi sesler… Bu kayıtlar daha sonra katmanlar halinde defalarca işlenip başkalaştırılıyor; öyle ki gerçeklikle bağlarını korusalar da sonunda alışılmadık ve inorganik bir his uyandırıyorlar. Sesin küçük parçalarından (mikro fragmanlardan) oluşan çok sayıda katman kullanmak, yapıya kesinlikle “odyofil” bir cazibe katıyor. Eseri benzersiz, detaylı ve canlı kılan şey de aslında bu; o neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük ses zerreciklerinin bir araya gelerek kurduğu bütün.
“Sanal evrende bir gösteri inşa etmek”
- Müzik ve görsel-işitsel sanat alanındaki yolculuğunuz klasik enstrümanlardan elektronik prodüksiyona kadar uzanıyor. Bu süreçte enstrümanla birlikte sanatsal bir dönüşüm de söz konusu… Eğer bu bir dönüşümse, bu geçişte sizin için belirleyici dönüm noktası ne oldu?
Klasik piyano eğitimi alarak büyüdüm ama aynı zamanda kardeşimin sahip olduğu ve benim de kurcalama fırsatı bulduğum geniş bir sentezleyici ve davul makinesi koleksiyonu vardı. Bu yüzden elektronik müzik prodüksiyonuna her zaman bir aşinalık hissettim. Gençlik yıllarımda daha çok indie müziğe yöneliyordum; ancak Jon Hopkins, Rival Consoles ve Lorn gibi isimlerin çalışmalarını duyduğumda; indie duyarlılığını ve o yoğun duygusallığı elektronik altyapıyla harmanlayan bir tür ifade alanı keşfettim. İşte o an, her şey zihnimde yerli yerine oturdu.
- Performanslarınızda sesi alışıldık stereo (sağ-sol) düzlemin dışına çıkarıp üç boyutlu bir hacme kavuşturan “mekânsal ses” (spatial audio) teknolojisini, 360 derecelik görsel tasarımlarla ve metaverse ile harmanlıyorsunuz. Tüm bu gelişmiş araçlar sizin için sadece performansınızı destekleyen teknik birer “detay” mı, yoksa yaratıcı sürecinizin özünü de şekillendiren bir hemhal mi?
Mekânsal ses (spatial audio), ses dünyasında gerçek bir kırılma yaratarak insanların müziği deneyimleme biçimlerini kökten dönüştürüyor. Yeni teknolojilere duyduğum ilgi nedeniyle bu yaklaşım, 2019’dan beri üretimimin ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Son iki albümümü Dolby Atmos formatında hazırladım; ayrıca L-Acoustics’in L-ISA yazılımıyla mekânsal ses düzeninde pek çok festivalde canlı performanslar sergiledim. Bu sistemde üretim yapmak için bir parçayı, dinleyicinin 360 derece etrafına serpiştirebileceğiniz bağımsız ses katmanlarına -başka bir deyişle objelere- ayırmanız gerekiyor. Bu, her parçada çok sayıda katman ve efekt kullanan benim gibi birinin çalışma pratiğine mükemmel uyuyor. Örneğin, Londra’daki Polygon Live festivalinde, 3 bin kişilik oditoryumdaki 100’ü aşkın hoparlör için ses mühendisi Davey Williamson ile günlerce çalıştık; hedefimiz, her bir sesin dinleyiciyi fiziksel olarak kuşattığı hissini yaratmaktı. Bu tür prodüksiyonlar ciddi bir ek emek ve zaman gerektiriyor; ancak aldığımız geri dönüşler, ortaya çıkan deneyimin buna fazlasıyla değdiğini gösteriyor.
- Performanslarınızı “yarı rave, yarı sanat enstalasyonu” olarak tanımladığınızı röportajlarınızda sıkça dile getiriyorsunuz. Fiziksel sahnenin somut enerjisi ile metaverse veya VR gibi uçsuz bucaksız sanal uzamlar arasında mekik dokurken; bu iki dünya arasındaki o eşikte sizi en çok heyecanlandıran veya teknik/duygusal anlamda en çok zorlayan unsurlar neler oluyor?”
Sanal evrende (metaverse) bir gösteri inşa etmek gerçekten alışılmadık bir deneyim. Çünkü çoğu zaman birkaç teknisyenle birlikte, parlak ışıklarla çevrili bir stüdyo ortamında, karşınızda somut bir izleyici kitlesi olmadan, adeta boşluğa doğru performans sergiliyorsunuz.
Bu durumda o “rave” ruhunu ve enerjisini bütünüyle zihninizde kurmanız, sıfırdan inşa etmeniz gerekiyor. Ardından da görünmeyen, dokunulamayan bu sürece tam anlamıyla güven duymak… Sanırım en büyük meydan okuma tam da burada yatıyor.
“Sınırları yıkın ve içgüdülerinize güvenin”
- Tüm bu ses sistemleri ve devasa ölçekli görsel teknolojiler kuşkusuz yüksek maliyetli üretimler demek… Küresel ekonomik tablonun pek de iyimser olmadığı bir dönemde, bu maliyetli üretimlerin icra ettiğiniz sanatın geleceğini nasıl şekillendireceğini düşünüyorsunuz?
Gerçekten çok yerinde bir soru… Yakın zamanda, Londra’daki Goldsmiths Üniversitesi bünyesindeki CoStar Labs tarafından yürütülen “yaratıcı pratiklerin geleceği” üzerine bir araştırmaya katıldım. Orada farklı sanatçıların bu çalışmadaki öngörülerini duymak / görmek oldukça ilham verici ve ilginçti; sanki iki ayrı gelecek hattı belirginleşiyor. Bir yanda disiplinlerarası teknikleri paylaşan, LED ekranlar ve butik mekânsal ses kurulumlarına yatırım yapan, çok amaçlı alanlar geliştiren yaratıcı kolektifler var. Diğer yanda ise Las Vegas’taki “The Sphere” gibi, sürükleyici deneyimleri devasa ticari yatırımlar gerektiren stadyum boyutunda fenomenlere dönüştüren görkemli yapılar, şovlar… Bu tablo, devasa arenalar ile daha bağımsız ve “tabandan gelen” (grassroots) mekânlar arasında üretim yapabileceğiniz oldukça geniş bir yelpazeye işaret ediyor.
- Birleşik Krallık merkezli müzik yardım kuruluşu PRS Vakfı, Londra’nın ikonik sanat kompleksi Southbank Centre ve köklü BBC Konser Orchestra ile hayata geçirdiğiniz proje, klasik müzik ile elektroniği kusursuzca harmanlayan bir çalışmaydı. Eleştirmenlerden tam not alan bu “disiplinlerarası senfoni”nin ardından, zihninizde benzer bir vizyonla şekillenen yeni hibrit arayışlar var mı?
BBC Konser ve Senfoni Orkestraları için The Path adlı eseri bestelemek, hayatımın en büyük deneyimlerinden ve fırsatlarından biriydi; aynı zamanda en öğretici ama bir o kadar da zorlu süreçlerinden biri oldu. Elektronik müziğin o kendine has ritmik etkileşim dinamiklerini akustik enstrümanlara uyarlama fırsatı bulmaktan büyük keyif aldım. Önümüzdeki birkaç ay içinde, daha önceki projelerimde de birlikte çalıştığım dansçı Anna Vargha’nın koreografisiyle piyanoyu birleştiren; klasik ve çağdaş disiplinleri tek bir nefeste buluşturan yeni bir eser üzerinde çalışıyor olacağım.
- Sesle görselliği, teknolojiyle duyguyu harmanlayan bir vizyoner olarak gençlere rotanız ne olur?
Tavsiyem, kendi yeteneklerinizi parlatmak ve o arzuladığınız özgün sesi bulmak için olabildiğince çok üretmeniz olurdu. Müziğinizin belirli bir türe hapsolup kalması konusunda asla endişelenmeyin; sınırları yıkın ve sadece kendi yaratıcı içgüdülerinize güvenin!








