Kurtlar Sofrasında Kadınlar (52) | Özge Şimşek Çağlayan anlatıyor: “Kurtların oturduğu değil, mücadelenin eşit şartlarda büyüdüğü bir sofra kuracağız”

İSTANBUL (Medyascope) – Kurtlar Sofrasında Kadınlar’ın bu bölümünde hukukçu Elçin Özge Şimşek Çağlayan vardı. Göksel Göksu’nun sorularını yanıtlayan Çağlayan, şu sıralar halen genel sekreterliğini yürüttüğü Ankara Barosu Başkanlığı’na hazırlanıyor. Seçilirse Ankara Barosu son 100 yıldır ikinci kez bir kadın tarafından yönetilecek.

“Kurtlar Sofrasında Kadınlar” programına konuk olan avukat Elçin Özge Şimşek Çağlayan, hem hukuk mesleğinde yaşanan toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini hem de basın özgürlüğü alanındaki güncel sorunları değerlendirdi. Ankara Barosu Başkanlığı’na aday olan Çağlayan, hedeflerini de açıkladı ve bu sürecin yalnızca bireysel bir hedef değil, eşitlik mücadelesinin bir parçası olduğunu vurguladı.

“Biz sayı olarak çok eşitiz”

Kadınların kimlik mücadelesi ve soyadı sorunlarına da değinilen programda, yargı camiasında bile kadınların soyadı sorunu yaşayabildiğini kendisinden örnek vererek açıklayan Özge Şimşek Çağlayan, kadın avukatların sayısal olarak erkeklerle eşit olmasının gerçek bir eşitlik anlamına gelmediğine de dikkat çekti. Özge Şimşek Çağlayan, “Biz sayı olarak çok eşitiz… Fakat Türkiye’de kadın olmak o kadar zor ki bunu avukat olarak da yaşıyorsunuz” dedi. Hukuk sisteminin “eril bir zihniyetle dizayn edildiğini” belirten Çağlayan, özellikle genç kadınların meslekte daha fazla önyargıyla karşılaştığını ifade etti: “Bence en zorlanan kesim Türkiye’de genç ve kadın olmaktır. Hep size yapamıyor gözüyle bakarlar.”

Özge Şimşek Çağlayan

Kadın avukatların yalnızca mesleklerini icra etmediğini, aynı zamanda kendi hak mücadelelerini de yürüttüğünü söyleyen Özge Şimşek Çağlayan, duruşma salonlarında karşılaştığı cinsiyetçi yaklaşımlara dair çarpıcı bir örnek paylaştı. Kendi ismini tam olarak söylemesine dahi tahammül edilmediği bir anıyı aktararak, bu tür tavırların bir “baskı aracına” dönüşebildiğini dile getirdi.

“Terzi kendi söküğünü dikemez” sözünü de değerlendiren Çağlayan, başkalarının haklarını savunmanın daha kolay olduğunu ancak söz konusu kendi yaşamları olduğunda sürecin zorlaştığını belirtti. Buna rağmen genç kadınların daha donanımlı ve mücadeleye hazır geldiğini vurgulayarak, “Kendi söküğünü dikmeye çok hazır bir nesil geliyor” dedi.

“Maalesef medyanın sesi çok fazla kısıldı”

Programda basın hukuku ve ifade özgürlüğü de önemli başlıklar arasında yer aldı. Türkiye’de basın özgürlüğünün anayasal güvence altında olmasına rağmen uygulamada ciddi sorunlar yaşandığını belirten Çağlayan, “Maalesef medyanın sesi çok fazla kısıldı… ufacık bir haber yapılıyor, o haberle ilgili yargılanır hale geliyor” sözleriyle mevcut tabloyu özetledi. Yargı süreçlerine dair bilgilerin çoğu zaman iktidara yakın medya üzerinden öğrenildiğini belirterek bunun kaygı verici olduğunu ifade etti.

Meslek hayatındaki en zor deneyimin eşinin şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrıldığı süreç olduğunu anlatan Çağlayan, kişisel olarak bu durumun çok daha ağır hissettirdiğini söyledi: “Olmayan bir iddiayla karşı karşıya kaldığınız bir durumdu… En zor kısımda avukatlığını yaptığıma da sonradan pişman oldum.”

Ankara Barosu Başkanlığı’na aday olduğunu açıklayan Çağlayan, baronun 100 yıllık tarihinde kadın temsilinin son derece sınırlı kaldığını hatırlattı. Bu adaylığın yalnızca bir seçim yarışı değil, aynı zamanda eşitlik mücadelesi olduğunu belirterek, “Kadınların varlığını kabul etmek, liyakatini görmek… eşit bir yarışın ortasında olmamız gerekiyor” dedi.

Kadınların yönetim kademelerinde daha görünür olmasının toplumsal dönüşüm açısından kritik olduğunu vurgulayan Çağlayan, “Kadınların görünür olduğu alanları çoğaltırsak cesareti de büyütürüz” ifadelerini kullandı. Mevcut yapıyı “kurtlar sofrası” olarak tanımlayan Çağlayan, hedeflerinin “eşit şartlarda herkesin söz söyleyebildiği bir yapı” kurmak olduğunu belirtti.

Elçin Özge Şimşek Çağlayan son noktayı programa adını veren Kurtlar Sofrasında Kadınlar’a gönderme yaparak koydu ve baro başkanı seçilmesi halinde “Gerçek bir sofra olacak. Kurtların oturduğu bir sofra değil, çiçeklerle donatılmış. Belki  mücadelenin de o sofrada, eşit şartlarda büyüdüğü bir sofrada oturabilir hale geleceğiz. Bu  da çok kıymetli, çok değerli. Umarım kurtlar sofrasından kalkacağız. ” dedi.


Söyleşimizin tam metni:

  • Merhabalar Kurtlar Sofrası’nda bugün bir hukukçu Elçin Özge Şimşek Çağlayan’ı  ağırlayacağız. Kendisi Ankara Barosu’nun genel sekreteri ve basın hukuku üzerine uzman  özellikle ama tabi biz bugün kendisiyle programın adından da anlaşılacağı üzere hukuk  alanındaki Kurtlar Sofrası’nı konuşacağız. O sofrada kadın olmayı. Merhaba hoş geldiniz. 

Merhabalar Göksel Hanım hoş bulduk. 

  • Önce şunu merak ediyorum. Hukukçu bir kadın var karşımda. Biliyorsunuz aileden  gelen bazı meslekler vardır. Doktor olmak gibi, hukukçu olmak gibi.  Anne baba doktorsa çocuk da genellikle doktor olur. Sizinki de aileden gelen bir seçim mi?  Yoksa siz, hayır ben hukukçu olacağım mı dediniz? 

Hiç hukukçusu olmayan bir aileden gelen bir seçim. Tam tersi. Tamamı sanatla ilgilenen,  hepsi müzisyen bir ailenin içindeki tek hukukçuyum. O yüzden biraz farklı da algılanıyorum  her zaman. 

Çünkü bizde bütün 7’den 70’e herkes konservatuvarlı ve şöyle bakıyorlar. Müzikle  ilgilenmeyen, ucundan sanatın herhangi bir alanına dokunmayan kişi için ya o da öyle çıktı  gözüyle bakılıyor. Ben de muhtemelen onlar için öyleyim ama politik bir aileden geliyorum.  Her şeyden önemlisi elbette hukuk. Biraz politikanın içinde siyasetin içinde çok entegre birbirine ama hukukçusu olmayan  fakat özünde hayata politik bakan, bazı değerleri olan ve o değerlere sarılmış bir ailenin  çocuğuyum. O yüzden tesadüfü değil aslında hukukçu olmam da tercih etmem de. 

  • Ne anlamalıyım ben politik bir aile deyince? 

Politik bir aile deyince ben tabii yine annem ve babam en çok tabii ki bizim üzerimizde  etkisi olan. Devrimci bir annenin babanın çocuğuyum. Onlar da 80 döneminde birbirleriyle  tanışıyorlar. Üniversite hareketiyle birlikte birbirlerini buluyorlar ve bir mücadelenin içinde hayata tutunuyorlar. Anneanne, dede, dayılar, teyzeler. Bu hayatımızdaki herkes aslında bir yerinde politik ve bu  da bizim biraz doğamız gereği öğrenilmiş bir hale bürünmüş durumdaydı. 90’lı yıllarda ben  çocuktum ve sizler de çok daha iyi hatırlayacaksınız. 93 yılı çok zorlu bir yıldı. 93 yılında fair meçhul cinayetler, ülkede Madımak katliamı, Uğur Mumcu… Hayatını  kaybettiği dönemi çok net hatırlıyorum ve unutmuyorum. Çünkü benim tam doğum günüme çok yakın bir tarihti, Ocak ayında. 

  • Kaç yaşındaydınız o zaman? 

O zaman 6 yaşındayım. Ve babamın omuzlarında o cenazeye katıldım. Sonrasında bizim  evimizde bir yas ilan edildi. Biz bunu çok net hayatımızın her alanında hissettik. O yası, o acıyı her birimiz bilerek büyüdük. Sonra Temmuz ayında tabii ki ülke açısından çok acı bir döneme girdik ve Madımak katliamı yaşandı. Tabii ki yine bizim evimizde bir yas  vardı. O günde anneannem, dedem, herkes o yası hisseden bir yerden, acısını evinde  hisseden ve yakınlarını kaybetmişçesine bütün omuzlarında uyku sırtlanan bir  durumdaydık. 

  • Böyle bir ailede çocuk olmak hep merak edilir. Aslında bir yandan da onu anlatıyorsunuz. 

Evet aslında çocuk olmak da enteresan. Çünkü yine o 93 yılını, belki de 94 ama  ben çocuk aklımla benzeri yılları peş peşe yıllar gibi hatırlıyorum. Öğretmen eylemleri var.  Ben öğretmen bir anne babanın çocuğuyum aynı zamanda. Öğretmen eylemleri işte Türkiye’de bir hareketlilik her konuda kamusal alanda insanların  sokağa çıktığı bir dönem ve annem de babam da bir eyleme katıldı. o eylem de  televizyondan tabi tek televizyon var şimdi tabi şöyle Biz artık çok korunaklı alanlardayız,  ana akım medyayı kendi çocuklarımıza izletmiyoruz ve televizyonda ne olup olmadığını,  neyin yayınlanıp yayınlanmadığını kontrol edebilir bir noktadayız. Ama o dönemde tabi ki  böyle… Sadece TRT var ya da ne bileyim bir tane özel kanal var ve o özel kanal… 

  • Star’dı galiba… 

Star  vardı. Ne gösterilirse evdeki bütün halk da onu izlemek zorunda kalıyor. Tabi burada  6 – 7 yaşında bir çocuk var, hadi televizyonu kapatalım denmiyor.  Tabi ki o kodlara göre, toplumsal kodlara göre yaşanıyor. Ve o öğretmen eylemine ciddi bir  polis müdahalesi var. Tabii ben çok kaygılıyım, çok endişeliyim çünkü annem ve babam  orada, ne olacağını bilemiyorsunuz. Anneannem o gün çocukları için ağlıyordu. Ama kendi çocukları için değil. Orada şiddet gören, orada mücadele eden ülkenin çocukları  için ağlıyordu. Ve annem ve babam o çocuklar için bir mücadele veriyorlardı. Bugün annem  ülkedeki çocuklar için ağlıyor ve ben o mücadeleyi veriyorum. Değişen bir şey yok aslına bakarsanız. 

  • Bu ülkede anneler hep ağlıyor. 

Evet hep ağlıyor. Ve hep onların çocukları, o ağlayan annelerin çocukları da onların  çocukları zarar görmesin diye sokakta bir mücadele veriyor. Belki o mücadelenin koduyla  da hayatta bir şeye tutunmak zorunda hissedip hukuk fakültesini tercih ettim. Çünkü az  önce başında da söylediğimiz gibi hukuk politikadan çok ayıramıyorsunuz, siyasetten  ayıramıyorsunuz. 

  • Politik olmayan hiçbir şey yok gibi artık günümüzde tabi bir yandan ama tabi ki hukuk  başka bir… 

Tabi her şeyin özünde zaten politik nedenler, politik bir altyapısı olmayan hiçbir  kurgulanmış zemin yok ama hukuk O politikayı dizayn edebileceğiniz, değiştirebileceğiniz,  dönüştürebileceğiniz bir alan açıyor size. Belki de o alana sığınma ihtiyacıyla bu fakülteyi tercih etmişim zamanında. 

  • Tercih etmişsiniz ama Ankara’dasınız, İstanbul tercih etmişsiniz. Şimdi biraz sorenizm yapayım ben burada dilerseniz. Geldiniz, hoş geldiniz Marmara Üniversitesi’ne ve  okudunuz. Niye döndünüz tekrar Ankara’ya? 

Ankara enteresan bir şehirdir. Bilmiyorum hiç yaşadınız mı? Ankara insanın evi ve orada  yaşayan insanlar böyle hep şöyle bir tasvir yapıyorum, Ankara insan olsa sarılmak isterdim.  Böyle bir özlem duyuyorsunuz Ankara’ya dair. İstanbul’u da çok severek yaşadım. 6 sene  burada kaldım ama sonrasında evime dönmek istedim galiba. O korunaklı alana dönmeye  ihtiyacı duydum. Hiç de mutsuz olmadım. Kim nihayetinde evine alıyor insanı. 

  • İşin esprisi bir yana hakikaten Ankara’da yaşayanlar Ankara’yı evi belliyorlar.  İstanbul’da yaşayanlar açısından da İstanbul öyle bir yer. Hatta İstanbul’da çok yaygın siz de bilirsiniz “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşü” diye bir sözümüz var bizim. Tabii ki öyle bir şey yok. Bulunduğunuz yani yaşadığınız yerdeki çevre belirliyor oradaki koşulları. Eşiniz dostunuz  ilişkileriniz besliyor. Nerede yaşıyor olursanız olun bunların tabi çok büyük önemi var. 

Tabi ki biraz Ankara insan kenti. İstanbul’da çok bireyselleşiyorsunuz. 

  • Memur kenti. 

Memur kenti, insana temas edebildiğiniz, dokunabildiğiniz, bir dostunuzu çok hızlı bir  şekilde görebildiğiniz bir kent. İnsan kenti aslında. 

  • Kolay erişilebiliyor. 

Tabii, erişilebilir bir kent. Burada biraz daha yalnızlaşıyorsunuz, kendinize dönüyorsunuz.  Toplumsal yönünüze ağır basıyorsa dönmek istiyorsunuz. 

  • Peki şimdi gelelim aklıma takılan bir başka konuya. Elçin, Özge, Şimşek, Çağlayan çok uzun  ama bu yanıyla da kendi soyadınızdan vazgeçmemiş olmanız kısmı beni ilgilendiriyor.  Neden ilgilendiriyor? Kendi soyadlarına sahip çıkabilmek için dişe diş bir mücadele  yürütüyorlar. Siz bunu nasıl becerebildiniz? Hukukçu olmanızın etkisi var mı? Dilediği zaman kendi  soyadını kullanamıyor biliyorsunuz. 

Şöyle, çok zor tabi. Çok zor ama bu bir tercihti elbette ki. Zorlanmaya rağmen bir hayat tercihi, toplumsal bir  bakış açısıyla bunu tercih etmiştim. Hala da iyi ki kullanıyorum diyorum elbette. Türkiye  şartlarında kadınlar o da elbette ki kendi soyadlarımız değil. Onlar da yine aile koduyla gelmiş soy isimleri ama… O da babamızın soyadı. 

  • Buradaki mesele şu tabii, onun kimin soyadı olduğundan ziyade siz o soyadıyla bir kadın  olarak bir kariyer yapıyorsunuz. Toplumsal bir zemin elde ediyorsunuz. Yaptıklarınızla, başarılarınızla. Sonra değiştiğinde o soyadı bir anda o geçmiş görünmez hale geliyor. 

Yok oluyorsunuz. 

  • Sanki yeni bir kimlikle hareket ediyor gibi oluyorsunuz. Bunun tersi de geçerli. Evliyken  yapabilirsiniz bu kariyeri. Evliyken isminizi kullanarak pek çok şeye imza atabilirsiniz. Boşandığınızda da aynı şey başınıza gelebilir. Kaldı ki etrafımız bunun örnekleriyle dolu. Yasal kısmını soracağım. Medeni kanunun 187. maddesinin iptal edilmesiyle kadınlar diledikleri soyadını kullanabilir hale geldi bu ülkede. Gelin görün ki kullanamıyorlar. Mahkeme kararı isteniyor. 

Çok zor bir çaba bu çünkü maalesef boşanma da, boşanma dediğiniz de kadın üzerinden  kurgulanmış ve o eril toplumların her şeyi kadın üzerine iliştirmesiyle birlikte soyismi de yine kadın üzerinde bir baskı aracına dönüşmüş durumda. Çünkü kadınlar kendi soyisimlerini kullanamıyor, kadınlar boşanırken de, evlenirken de hep kendi öz varlığından  vazgeçen olmak zorunda bırakılıyor. Bu toplumsal bir norm ve eril politikaların maalesef  kadın üzerindeki dayatmalarından ufacık bir tanesi. Belki çok görüneni ama bir toz zerresi  gibi diyebiliriz fakat burada sembolik olarak Bu isimlere sarılmak, kendi isimlerimizi  kullanmak gerçekten o kadar önemli ki bunu şöyle de söyleyebiliriz. 

Bir kadın avukat olarak bunu söylüyorum. Çünkü soyisminizi kullanıyor olmak, yargı  camiasında da bazen ki üniversite mezunu, hukuk fakültesi mezunu, yargıçlar tarafından  enteresan söylemlerle karşılanıyorsunuz. Mesela duruşma sırasında hakim çıkıyor, diyor ki  kızlık soyadınızı mı kullanıyorsunuz? Şimdi bu da bir toplumsal bakış açısı aslında  baktığınızda. 

  • Ve aynı zamanda bir baskı değil mi bu?

Bu bir baskı. Bu zaten yargının dilinin de yansıması. Yargının size nasıl baktığını, bir kadını  toplumsal olarak nerede gördüğü, evlenmeden önce ve evlendikten sonra kadının  toplumdaki varlığına dair belirlenmiş o kodların dille yansımış hali. Şimdi kızlık soyadı  dediğiniz kavram artık kabul görmemesi gerekir.

  • Yani bir erkeğe kalkıp da erkeklik soyadını mı kullanıyorsun demiyoruz değil mi? 

Aynen öyle. Bir nebze belki dönüşüme eşlik etmesi açısından evlenmeden önceki soy ismi  dahi denilebilir. Fakat onu bile kullanmaktan imtina ederek hala bu çağda insanlar kızlık  soyadınız mı kullanıyorsunuz diye bir üslupla Fakat buraya sarılmak gerekiyor. Çünkü  kadınlar bu anlamda tarih boyunca hep kendi mücadelesini, kendi kazanımlarını elde  edebilmek için verilmiş bir mücadelenin parçası. Bugün Osmanlı’ya da gitseniz kadın mücadelesi aynıydı. Bugün sokaktaki 8 Mart’ta sokağa  çıkıp kendi direnişini gösteren kadın da aynı mücadelenin parçası. 

  • Ama mesafe kat edildi değil mi bir yandan? 

Elbette. Elbette çok büyük bir yol kat edildi. Acı olan tabi ki bu yolun kat ediliyor oluşu.  Böyle bir yolun oluşu aslına bakarsanız. Mecbur kalışlarımız, kadın olarak varlık göstermeye çalışmamız. Bunlar çok rahatsızlık  verici ama bir yandan da mücadeleyi büyüten bir yerden. Biz kadın olarak o mücadeleye  sarılmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Ama diğer taraftan da elbette üzücü. 

  • Aslında bu konuyu sona bırakmıştım ama yeri gelmişken o zaman konuşalım toplumsal  cinsiyet eşitliği boyutunu da değil mi? Sizin bir sözünüze rastladım ben. “Eşitlik yarının değil bugünün meselesidir” diyorsunuz. Şimdi birlikte ele alalım. Eşitlik dediğimiz zaman hakikaten az önce sizin de söylediğiniz gibi kadına biçilen roller  var. erkeğe biçilen roller var. Kadın deyince nazik, ne bileyim duygusal, sevecen, anne, aile gibi kavramlarla eşleştiriliyor. Erkek dediğiniz zaman lider, başarı, güç gibi bir takım eşleşmeler var. Hatta bu nazik kadın eğer güçlüyse, lider özelliklerine sahipse de erkek gibi kadın diye  niteleniyor.

Aynen. Giydirilmiş ve çizilmiş, biçimlendirilmiş roller. Maalesef eşitler arası bir dünyadan  bahsediyoruz, onun hayalini kuruyoruz, onun için bir mücadele veriyoruz ama eşit değiliz  aslına bakarsanız. Çünkü maalesef güç dengesi hep erkek üzerinden kurgulanmış. Erkek  üzerinden idealize edilmiş ve insanlık ölçütü olarak erkek ele alınmış ama kadın hep istisna  sayılmış.  Buna belki şöyle örnek bile verebiliriz. Sağlık alanında yapılan deneyler bile erkek  üzerinden. Mesela ilaçlar erkek üzerinde deneyimlenmiş ve sonra piyasaya sürülmüş. Kadın bedenine verdiği zararlar daha sonra anlaşılmış. Her şeyde erkek “ideal olan” olarak bakılmış. Bunun içine az önce sizin de söylediğiniz, mesela liderlik özelliği… Aslına bakarsanız erkeğin fiziki gücü üzerinden değil, güç algısı erkeğe  atfedilmiş. Erkek dediğimiz şey bir güç olarak algılanmış. Halbuki eşitler arası bir dünyada gerçek anlamda bir eşitlik varsayılabilse -ki bunun için bir mücadele veriyoruz- kadın ve erkeğin toplumsal olarak eşit olduğu bir normda söz  sahibi oluyor oluruz. Gelinen dünya düzeninde evet bir değişim olması için mücadele veriyoruz ama lider dediğimiz zaman hep erkek üzerinden bir  değerlendirme yapıyoruz. Çünkü maalesef kamusal alanda da dijital alanda da artık  sürdürülebilir her alanda biz erkeklere göre kurgulanmış bir dünya düzeniyle kadın olarak  baş etmeye çalışıyoruz kadın olarak. Ayrımcı yerden söylemiyorum bunu, kadın olmayı ayrıştıran bir yerden değil bir eşitlik vurgusuyla… Çünkü hep eril bir politikanın altında cins üzerinden bir baskı aracına dönüşmüş durumda.  Politika da eril. Hukuk da eril, dilimiz de eril aslına bakarsanız. Her alanda bunu çok net siz de ben de hissediyoruz. 

  • Tabii, tabii… Hatta biz de özellikle medya sektöründe Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak bu alanda uzun yıllardır çok ciddi çalışmalar yapıyoruz. Medyadaki eril dille mücadele edebilmek için. Çünkü haberi biz yazıyoruz. Aslında okurun kafasında bir takım şeyleri kodluyoruz yazdığımız haberle. O yüzden bizim  kullandığımız dil de, sizin kullandığınız dil de son derece önemli. 

Özellikle sizin kullandığınız dil çok daha kıymetli. Çünkü medya çok ciddi bir manipülasyon aracı aslına bakarsınız. Doğru ifade etmek isterim. Manipülasyonu kötü anlamda  kullanmıyorum burada. Eğitici bir anlamda söylemek lazım. Türkiye’deki o domino taşlarını belki dizecek yer  medyadır, basındır ve fakat şu an gelinen aşamada elbette ki çok körelmiş, tek taraflı ve tek  bir bakış açısıyla bakan bir medyayla karşı karşıyayız. Buna dijital işte televizyon medyası  da dahil, belki sosyal medyada dahil her bir alanında bakıldığında hep yine dilin Çok hoyrat  bir yerden, kadını dışlayan, ötekileştiren, o toplumsal ayrışmayı net hissettiren bir yerden  vurgulandığını görüyoruz. Burada medyanın rolü çok büyük çünkü. 

  • Çok büyük. Siz “kendisini aldatan karısını öldürdü” dediğiniz anda okura diyorsunuz ki “ya öldürmüş ama hele bir sor niye öldürmüş?. Kadın da adamı aldatmış”  deyip o cinayeti gerekçelendirmesine vesile oluyorsunuz. 

Nedenler yaratıyorsunuz? Bir kadın sokakta, İstanbul’da, Bakırköy’de bir kadın sokakta öldürüldü demek var. Ama onun yanında şunu da demek var: Gece saatinde sokakta bir kadın tek başına yürürken  öldürüldü. Şimdi neden o kadın tek başına yürüyordu? Neden o kadın mini etek giymişti vesaire… 

  • Yani siz aslında kafasında kurgu yaratmasına neden oluyorsunuz ve bunu bir de suça  dönüştürüyorsunuz aynı zamanda. Tersinden bakınca da “kadın sürücü kaza yaptı”.  Şimdi hep söylüyorum genç arkadaşlarım erkek sürücü kaza yaptı diye bir cümle kuruyor musun? O halde niye kadın sürücü kaza yaptı diyorsun? 

Her şeyde böyle ya mesela işte kadın gazeteci, kadın avukat. Mesela ben hiç erkek avukat  dendiğini duymadım. Ama kadın avukat. Zaten yapamaz ama ona da işte böyle bir vurgu bir sıfat ekleme ihtiyacıyla her zaman kadın olmayı bir yerde hissettiriyorlar: Sen kadınsın! 

  • Bizim sektörde böyle peki sizin sektörde nasıl? 

Zor. 

  • Çünkü sizin sektörde de benim de bildiğim kadarıyla çok sayıda kadın hukukçu  var. Çeşitli alanlarda hakim, avukat, hukukçu var. Kadının çok olması orada eşit bir zemin  kurulduğu anlamına geliyor mu peki? 

Şöyle Göksel Hanım, biz sayı olarak çok eşitiz. 200 bin üzerinde avukat var. Bunun  yarısı kadın, yarısı erkek. Belki bu anlamda çok kıymete değerdir. Çünkü mesleki açıdan bakıldığında tam bir eşitliği görebiliyoruz. Fakat bunu belki daha  önce başka bir yerde daha söyledim. Türkiye’de kadın olmak o kadar zor ki bunu avukat  olarak da yaşıyorsunuz. Az önce söylediğimiz şeyler. Yine eril bir dille dizayn edilmiş, eril bir politikayla dizayn edilmiş bir alan var. Hukuk aslına bakarsanız. Her biri yargıcıyla, belki duruşma salonunda bekleyeniyle, herkes her bütünüyle bakıldığında eril bir zihniyetin yansıması. Haliyle Türkiye’de kadın olmanın zorluğunu,  kadın avukatı olarak da çok net iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Çünkü mesleği yaparken özellikle genç kadın olarak bunun zorluğunu yaşıyorsunuz. Çünkü  bence en zorlanan kesim Türkiye’de genç ve kadın olmaktır. Hep size yapamıyor gözüyle  bakarlar önce. Dün siyasetçi bu ülkede önemli yerlere gelmiş bir kadın arkadaşımla  konuşurken ona da sordum “En çok neyde zorlanıyorsun?” diye. Benzer bir şeyi o da söyledi. Dedi ki, Türkiye’de genç  kadın olmak siyasetin içinde de zor, hukukun içinde de zor. Her alanda olduğu gibi hep  toplumun ikincili, yapamaz denileni olarak ve görüldüğü gibi… O ikincil olma hali bir yerde size bir mücadele alanı da açıyor elbette. Hukuk evrensel bir bakış açısı katar, insan hakları bağlamında çok derin bir bakış açısı katar bize ve biz  mesleğimizi yaparken aynı zamanda kendi hak mücadelemizin de verildiğinin farkına  varıyoruz elbette ki. O duruşma salonundaki dili düzeltmek için bir çaba harcıyorsunuz. Az  önce söylediğim gibi mesela benim dört ismimin oluşunu hakimler hala kabul edemiyor. Duruşma salonunda, geçenlerde hatta, bir duruşma sırasında avukat hanım isminizi yazmak  isterim dedi. Tabi ki dedim. “Elçin Özge Şimşek Çağlayan”  dedim; “Sadece sizin isminizi  yazmak isterim” dedi. Herkesin ismini söylediğimi düşündü muhtemelen. O kadar  kabul edemediği bir yerden öyle bir bakış açısıyla bakıyor ki sizin onu söylemekten çekinmenize, bir baskı aracına dönüştürmeye çalışıyor ama bu baskıya boyun eğmemek  gerekiyor. Zaten kadınlar hiçbir zaman bu boyun eğmeme halini benimsedikleri için boyunda eğmiyorlar ama yine de bunu benimseyerek hayatta mücadele etmek gerekiyor. Biz de zorlanıyoruz bu mesleği yaparken. 

  • Terzi kendi söküğünü dikemez diye bir laf var biliyorsunuz. Siz dikebiliyor musunuz  diyecektim kendi söküğünüzü, ki bu bir örnek oldu ama yine de sorayım. Kendi  söküğünüzü dikebiliyor musunuz? 

Zorlanıyoruz. Kendimize döndüğümüzde çünkü birinin hakkını savunmak her zaman çok  daha kolaydır. Bu biraz mesleki belki alışmışlıkla da alakalı. Birinin hakkını savunurken çok  daha kontrollü, daha güvenli bir alanda hissediyorsunuz kendinizi.  Ama kendinize döndüğünüz zaman o hoyratlıkla baş etme hali zorlaşıyor. Kolay bir durum  değil elbette ki. Ama kendi söküğünü dikmeye çok hazır bir nesil geliyor bence arkadan.  Kadınlar, genç kadınlar o söküklerle baş etmeye hazır bir noktada geliyorlar. 

  • Donanımlılar da… 

Donanımlılar, hazırlar, erkeklere karşı verdikleri o mücadelenin çok farkındalar. Uzun  zamandır bu alanda da emek veriyorum ve genç kadın arkadaşlarımızla da birlikte çalışma  imkanı buluyorum Ankara Barosu’nda. Hepsinin o gözündeki motivasyon, inanmışlık ve  gerçekten toplumsal olarak bazı şeyleri dönüştürmeye dönük azmi ve cesareti o kadar  kıymetli ki Göksel Hanım. O yüzden biz meslekte belki başkaları için verdiğimiz mücadeleyi  kendimiz için bir tık fazla veriyoruz. Ama diğer mesleklere nazaran kendi söküğümüzü dikmekte biraz daha başarılıyız  diyebiliriz. 

  • Peki o zaman yeterince toplumsal cinsiyet, feminizm konuştuk. Gelelim biraz da mesleğinize. Siz aynı zamanda serbest avukatsınız. Üstelik de bizim alanımızda. Basın hukuku üzerine serbest avukatlık yapıyorsunuz. Zor bir alan mı? Bir de şöyle bir  geçmişten bugüne baktığınız zaman en zor dönemlerden biri diyebildiğiniz bir alan mı  yoksa daha zorları oldu mu? 

Şöyle Göksel Hanım, zor bir dönemde yapmaya çalışıyoruz çünkü maalesef medyanın  baskılandı. sesinin çok fazla kısıldığı, hatta yok sayıldığı bir dönemde mücadele etmeye  çalışıyoruz. Gazeteci arkadaşlarımızla kendimizi çok ayrı kısa bir yerde görmüyoruz. Çünkü  onlarla aynı yerde mücadele ediyoruz biz. İfade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü duruşma salonlarında artık konuşur hale geldik.  Çünkü artık yapılan bir haberden dolayı çok daha hızlı yargılanır hale geldi meslektaşlarınız. Şimdi bugün hatta bir haber gördüm. Yıllar önce yine bir siyasi yargılamasında bütün basın  mensupları içeride kamera kayıtları alabiliyormuş. Dönemin Cumhurbaşkanı’nın yargılandığı bir dosyada herkes çok net  televizyonlardan, ana akım medyadan izleyebiliyormuş. Ama şu an yok sayılan bir medyayla karşı karşıyayız. Görünmeyen, gösterilemeyen. Mesela en büyük eleştiriyi şöyle alıyoruz. Bu arada muhalefet derken bir parti muhalefetinden bahsetmiyorum. Toplumsal  muhalefete dair, sesin çok çıkmadığına dair bir eleştiri alıyor insanlar. Fakat o toplumsal  muhalefetin sesinin çıkma işi değil mesele. Ses çıkıyor ama o sesin yankı buluşu, ne kadar  görünür olduğu ile ilgili. Maalesef medyada görev alan arkadaşlarımızın sesleri o kadar kısılır hale geldi ki ufacık bir  haber yapıyor, o haberle ilgili yargılanır hale geliyor. Ve biz… Belki biraz teknik bir bilgi  vermiş olacağım ama Türkiye’de aslında basın özgürlüğü geniş bir koruma altına alınmış  durumda. Anayasayla güvence altına alınmış. Normal şartlarda anayasada ifade özgürlüğü bir çerçeve ile çizilmiş. Aynı şekilde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de ifade özgürlüğü içinde basın özgürlüğüne de yer verilmiş.  Ama anayasa ayırmış. Demiş ki basın daha özgürdür, hürdür, sansürlenemez kısmını çok net bir biçimde ayrı bir madde ile yer vermiş. Bu aslında Türkiye’de basın hukukuna verilen değerin, önemin ve basın özgürlüğünün nasıl toplumun haber alma hakkıyla bir arada ve entegre olduğunun bir açıklaması, bir yansımasıdır. Fakat gelinen konjonktürde maalesef basın artık yok sayılmış durumda, sesi  kısılmış durumda, birçok gazeteci arkadaşımız yaptığı haberler nedeniyle yargılanır  durumda. Bu haliyle evet, biz çünkü mahkemede, duruşma salonlarında derdimizi  anlatmaya çalışıyoruz ama Çok zor. İnanın bu anlamda zor. Gazeteci arkadaşların yaşadığı kaygı ama eş zamanlı cesaret hali. Çok da ciddi bugün… Biz yine enteresan bir şekilde iktidar medyası tarafından öğreniyoruz birçok şeyi.  Sizler de zaten bunu görüyorsunuzdur. Artık yargı kararlarını iktidarın medyasından  öğrenir hale geldik. Bu da bizim hem mesleğimiz açısından kaygı verici bir durum. Çünkü bir haber yapılıyor. O haberin içinde bir iddianame görüyoruz. Ya da savcı tarafından bir yakalama kararı verilmişse ona ilişkin bir belge görüyoruz. Bunu yandaş denilen ve  iktidarın maalesef yanlısı olan medya aracılığıyla topluma Bu tabii ki kaygı verici ve  maalesef şu dünyada zor bunu yapıyor oluş. Çok fazla zor dedik. Zor demeyelim. Kötüyü çağırmayalım. 

  • Demeyelim ama sıradaki sorun da zor. Size en çok zorlayan dava hangisi oldu diye  soracaktım. Mecburen zor diyorum yani. Var mı böyle sizin hakikaten uğraştığınız ya da şaşırtan sizi gerek sonucu itibariyle gerek ilerleyişi itibariyle. Örnek bir davanız var mı öyle? 

Şöyle. Ben tabi toplumsal davalarla da ilgileniyorum ve ifade özgürlüğüyle ilgili alanlarda  ilgilendiğim için elbette ki çoğu dava zor. Ama bu profesyonel bir iş yapıyoruz nihayetinde  ve girdiğimiz zaman onun yükünü sırtlanarak oradan çıkmayı başarıyoruz. Bizim mesleki  olarak en zorlandığımız şeyler kişisel alanlarımız. Kendimizle ilgili bize dokunan anlarda zorlanırız. En zorlandığım eşimin ifadesine gittiğim  zaman zannediyorum. Orada çok zorlanmıştım. 

  • Eşiniz de avukat. Çağlar Çağlayan, CHP’nin avukatı. Neydi sizi zorlayan orada? 

Avukatlık yaptığı bir dosyada, maalesef. Türkiye’deki yargının geldiği süreç, avukatlığını  yaptığı Cumhuriyet Halk Partisi’nin çok bedeller ödediği, çok mücadele ettiği kurultay  dosyasında bir gecede savcının bir telefonuyla şüpheli sıfatına çevrildi. Yine bir kendini  bilmezin, belki yolda görse tanımayacağı birinin bir ifadesiyle şüpheli sıfatına çevrildi. Biz  de o gün hatta çok samimi bir şekilde dedik ki yani ne olabilir ki? Türkiye’de adalet var,  Türkiye’de hukuk var ve bizler avukatız her birimiz. Sevgili dostlarımız, meslektaşlarımız, çok sevdiğimiz iki dostumuzla birlikte dedik ki biz  ifadeye gireriz ve çıkarız. Fakat öyle olmadı. İnsan kendi hayatıyla örtüşen bir yerde  zannediyorum zorlanmaya başlıyor. Çünkü kendinizi anlatmakta zorlandığınız, olmayan ve  var olmayan bir iddiayla karşı karşıya kaldığınız bir durumdu. Zannediyorum en zor kısımda avukatlığını yaptığıma da sonradan pişman oldum. Keşke yapmasaydım dediğim zamandı. 

  • Pek çok şeyden konuştuk. Hukukla toplumsal cinsiyet eşitliğini de bir araya  koyunca ister istemez şunu sormadan edemeyeceğim. Ankara barosunun başında biz artık  bir kadın görebilecek miyiz? Hani erk sahibi  alanlarda kadınları görelim istediğimiz için soruyorum. 

Bunu ben de çok istiyorum. Bunu sadece bir kadının varoluşuyla ilgili değil, bu eşitlik  mücadelesinin her alanda hissedildiğinin gösterilmesi açısından kıymete değer buluyorum.  Ankara Barosu 100 yıllık tarihe sahip ve cumhuriyetle eşit bir baro. Fakat sadece bir kere  bir kadın başkanla tanışma şansına erişmiş. 

  • Ne kadar süre başkanlık yapmış? 

Bir yıl kadar. Şöyle olmuştu o dönemde, Türkiye Barolar Birliği başkanlığı seçimi vardı. O dönemki  başkanımız Türkiye Barolar Birliği’ne seçilmişti. İçeriden birinin başkan olması  gerekiyordu. Yani yine seçildi, seçimle geldi ama kendi listesiyle giremedi maalesef. Böyle bir şansı olmadı. Çünkü kadınların bu anlamda hiç cesaretlendirilen ya da cesaret  bulabileceği alanlar değil. Ve biz bunu yıkmak için o cam tavanları aşabilmek ve kırabilmek için ciddi bir mücadele veriyoruz. Her alanda eşitlik dediğimiz, her  alanda eşitliği vurguladığımız, hayatın her alanında hissettiğimiz yerlerde bir söylemde var  olan ama reelde seçme şansı elimize geçtiğinde hiç seçmediğimiz alanlarda o kadın  varoluşunu yükseltmek istiyoruz. Umarım bu dönem Ankara’dan size güzel haberler göndereceğiz. 

  • Öyle mi? Yakın zamanda var mı seçim? 

Haziranda bir ön seçimimiz var. 

  • Siz aday olacaksınız. Evet aday olacağım. Peki şansınızı nasıl görüyorsunuz? 

Şansımı yüksek görüyorum. Şansımı yüksek görmekten ziyade bunun için verilen  mücadeleyi çok anlamlı buluyorum. Bizimle birlikte yol yürüyen arkadaşlarımızın inancını  çok kuvvetli buluyorum. Sadece aslında mesele kadın olmak da değil burada. Kadınların varlığını kabul etmek, kadınların liyakatini görmek, emekte ve varlıkta o eşitliği  kabullenebilmek. kadın hukukçuyum, bir kadın siyasetçiyim belki ama aynı zamanda bir  siyasetçiyim. Başındaki o sıfattan ari olarak bunu söyleyebilirim ki, üreten, yıllardır emek  koyan, bir erkekle eşit şartlarda, aynı koşullarda yarışmayı hak eden biriyim. Ben de, diğer  kadın arkadaşlarım da. O yüzden gerçek ve eşitlikçi bir yarışın ortasında olmamız gerektiğini düşünüyorum. O  mücadeleyi de veriyoruz çok keyifli. 

  • Peki Ankara barosunun başına bir kadının gelmesi o baroda neleri etkileyecek ve  değiştirecek? 

Şöyle, aslında toplumda birçok şeyi değiştirecek. Daha önce de söylemiştim, biz kadınların  görünür olduğu alanları çoğaltırsak cesareti de büyütürüz. Çünkü biz belki şanslı olan  taraftayız. Bugün konuşabilen, üretebilen, kendi varlığıyla ilgili herhangi bir şeyden  çekinmeyen taraftayız. Ama maalesef toplumun bir de gerçekliği var. Anadolu’da bir sürü kadın kendi varoluşuyla  ilgili bir mücadele veriyor. Yok sayılıyor, ötekileştiriliyor. Hala bir varlık mücadelesi veren  ciddi bir kitle var. Bunun içinde en büyük etkilenen de kız çocukları. Yıllardır söylediğimiz, belki Türkan  Saylı’nın da verdiği mücadele bunun bir parçasıydı. Çünkü o kız çocuklarına umut olmaya  ihtiyacımız var. Değişimin, dönüşümün en temel noktası da bazı kadrolarda, yönetimsel  kadrolarda, liderlik yapabilecek kadrolarda kadınların varlığını kabul etmek. Haliyle Ankara barusunda bir kadın lider gördüğümüzde Türkiye’de de çok şey değişecek.  Siyasette olan bazı arkadaşlar benim adaylığımı duyduğunda heyecanla arayanlar oldu.  Dediler ki ülkem adına heyecan duyuyorum. Çünkü bu büyük bir cesaret, büyük bir değişim, büyük bir heyecan. O yüzden ben de çok anlamlı buluyorum bu süreci. Türkiye’de değişecek şeyler Baru içinde  de elbette değişecek. Çünkü gerçek anlamda eşitliği sağladığınız noktada hiyerarşik yapıyı  yok ettiğiniz noktada, o eril tahakkümü, parmak sallayan zihniyeti yok ettiğiniz noktada,  eşitler arası, söz söyleyebilen, herkesin adil, eşit bir ortamda, kendiyle ilgili bir varlığını  ifade edebildiği bir düzenin gelebileceği bir baroya inşa edeceğiz belki o gün. Bugün baktığımız noktada yine dizayn edilmiş, sınırlandırılmış, özgürlükleri yine iktidarların eline  hapsedilmiş yönetimsel aktörleriz. 

Merkezleriyle, kurullarıyla çok geniş yapılar var olar. Ama her birini özerkale  dönüştürdüğünüz, söz söyleyebildiğinde duyabildiğiniz… Çünkü kadınlar daha çok duyar.  

  • Ve siz bu söylediklerinizi hayata geçirecek olursanız da mesela en azından Ankara  Barosu’nda bir kurtlar sofrasından söz edemez hale gelinecek. 

Evet. 

  • Gönül ister ki bunu her yerde böyle hissedebilelim. 

Gerçek bir sofra olacak. Kurtların oturduğu bir sofra değil, çiçeklerle donatılmış. Belki  mücadelenin de o sofrada, eşit şartlarda büyüdüğü bir sofrada oturabilir hale geleceğiz. Bu  da çok kıymetli, çok değerli. Umarım kurtlar sofrasından kalkacağız. Kalkacağız.

  • Harika bitirdiniz. Çok çok teşekkürler yanımızda katıldığınız için. 

Ben teşekkür ederim. Çok sağ olun. Çok keyifliydi. 

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.