İSTANBUL (Guardian) – Fransa’dan Macaristan’a, İtalya’dan Almanya’ya kadar birçok ülkede yargıya yönelik siyasi saldırılar artıyor. Uzmanlara göre bu süreç, Avrupa’da hukuk devletinin temelini sarsabilecek bir kırılma noktası yaratıyor.
Avrupa’da yargı bağımsızlığına ve hukuk devletine yönelik siyasi baskılar giderek daha görünür hale geliyor. Sivil özgürlükler alanında çalışan kuruluşların raporlarına göre, özellikle aşırı sağın güç kazandığı ülkelerde yargı kurumlarına yönelik eleştiriler ve doğrudan hedef almalar artıyor.
Örneğin Avrupa Sivil Özgürlükler Birliği’nin yeni yayımladığı raporda Avrupa Birliği (AB) üyelerinden 5’i, hukukun üstünlüğünü “kasten ve sürekli” yok etmekle suçlandı. Bulgaristan, Hırvatistan, İtalya, Macaristan ve Slovakya yönetimlerinin hukukun üstünlüğüne bilerek zarar verdiği iddia edildi.
Fransa’da aşırı sağın önde gelen isimlerinden Marine Le Pen’in zimmete para geçirme suçundan mahkûm edilmesinin ardından yargıya yönelik sert söylemleri dikkat çekti. Le Pen kararı “siyasi suikast” ve “yargı tiranlığı” olarak nitelendirirken, davaya bakan hâkimin tehdit edilmesi ve adresinin paylaşılması yargıya yönelik baskının boyutunu ortaya koydu
Benzer bir tartışma eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin aldığı hapis cezasının ardından da yaşandı. Sarkozy, kararı “hukuk devleti açısından son derece ciddi” olarak tanımlarken, yargıyı hedef alan açıklamalar kamuoyunda geniş yankı buldu.
Macaristan: “Ele geçirilmiş” yargı ve seçim baskısı
Macaristan’da Başbakan Viktor Orbán, 16 yıllık iktidarının ardından zorlu bir seçim sürecine girerken, yargı üzerindeki kontrolü artıran politikalarıyla eleştiriliyor. Yapılan anayasal ve yasal değişikliklerle mahkemelerin yapısının dönüştürüldüğü ve sistemin büyük ölçüde hükümete bağlı hale getirildiği belirtiliyor.
Uzmanlara göre Orbán’ın kurduğu bu model, yalnızca Macaristan’la sınırlı kalmayabilir. Özellikle seçim baskısı altındaki yönetimlerin yargıyı daha fazla kontrol altına alma eğilimi, Avrupa genelinde benzer riskleri gündeme getiriyor.
İtalya: Meloni’nin “Berlusconi çizgisi” tartışması
İtalya’da Giorgia Meloni hükümeti ile yargı arasında süregelen gerilim, son yıllarda daha da belirgin hale geldi. Hükümetin ilk adımlarından biri, eski başbakan Silvio Berlusconi’nin uzun süredir savunduğu “görevi kötüye kullanma” suçunun kaldırılması oldu.
Meloni hükümeti ayrıca dinleme yetkilerini sınırlayan düzenlemeler getirdi ve mahkemelerin göç politikalarına müdahalesini sert şekilde eleştirdi. Hükümet, yargıyı “siyasallaşmış” olmakla suçlarken, muhalifler bu adımların yargının bağımsızlığını zayıflattığını savunuyor.
Yakın dönemde yapılan referandumda Meloni’nin desteklediği yargı reformu reddedildi. Gözlemciler, hükümetin yargıyı “kontrol altına alma” yönündeki yaklaşımının Orbán modeline benzerlik taşıdığına dikkat çekiyor.
Almanya ve Polonya: Farklı ama kritik kırılganlıklar
Almanya’da güçlü bir yargı geleneğine rağmen sistem üzerinde baskı artıyor. Yetersiz finansman, artan iş yükü ve yaklaşan emeklilik dalgası, yargının işleyişini zorlaştırıyor. Bunun yanında aşırı sağcı AfD’nin bazı eyaletlerde yargı atamalarını engelleme girişimleri dikkat çekiyor.
Polonya’da ise önceki PiS hükümetinin yargı reformları hâlâ etkisini sürdürüyor. Yeni hükümet bu sistemi geri döndürmekte zorlanıyor. Cumhurbaşkanının veto yetkisi ve siyasi dengeler, reform sürecini kilitlemiş durumda.
Eski Adalet Bakanı Adam Bodnar’ın da belirttiği gibi, toplumun önemli bir kesimi yargı bağımsızlığını öncelikli bir sorun olarak görmüyor. Bu durum reform sürecini daha da zorlaştırıyor.
“Eşikler aşılmış olabilir”
Uzmanlara göre Avrupa’da henüz Macaristan’daki gibi tam bir sistem değişimi yaşanmış değil. Ancak siyasi söylemlerin sertleşmesi ve yargının doğrudan hedef alınması, kritik eşiklerin aşılmaya başlandığına işaret ediyor.
Yargıç Magali Lafourcade, demokratik sistemlerin kısa sürede otoriterleşebileceği uyarısında bulunarak, bağımsız yargının korunmasının hayati olduğunu vurguluyor.
Uzmanlara göre yargıya yönelik bu tür saldırılar yalnızca kurumları değil, toplumun adalet sistemine duyduğu güveni de zedeliyor. Bu da Avrupa demokrasileri için uzun vadeli bir risk oluşturuyor.








