Taner Akçam yazdı: Türklüğümün üç hali

73 yaşındayım. Hayatım boyunca üç ayrı “Türklük Hali” yaşadım. Üç ayrı Türklük deneyimi… Biraz kişisel olacak ama olsun. Bu farklı Türklük hallerini anlatmanın, “Sol ve Türklük” konusunda söylediklerime açıklık getireceğini biliyorum.

Birinci Türklük halim, Türkiye’de iken yaşadığım Türklüktü. “Türklüğünü bilmemek hali” diye tanımlayalım bunu… İkinci Türklük halim Almanya’da yaşadığım Türklüktür. Deyim yerindeyse Türk olduğumun zorla hatırlatıldığı bir deneyim! Üçüncü Türklük halim, ABD’de yaşadığımdır. Bunu “Türklüğümün normalleşmesi” olarak tanımlamak taraftarıyım. Kendisine özel bir anlam yüklenmeyen, rahatlatıcı bir Türklük halidir bu

Taner Akçam yazdı: Türklüğümün üç hali
Taner Akçam yazdı: Türklüğümün üç hali

Birinci hal: Türklüğün farkında bile olmamak

Türk olduğunu fark etmeyen bu Türklüğü, “Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” sözü ile anlatmak isterim. Türk olmaktan kaçma veya farkında bile olmama hali… Acaba neden?

Akla gelen, herkesin ezbere bilebileceği iki izah tarzı var: Birincisi, çünkü solcuyduk. Ve sol düşünce evrensel bir düşünceydi. Din-ulus-sınıf farkı bilmez enternasyonalistlerdik bizler. Solcu olan kendisini etnik kökenine göre tanımlamazdı. Bu nedenle “Türk” olmadım hiçbir zaman. İkinci neden Kürtlerdi. [Burada Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudi gibi diğer grupları özellikle saymıyorum, çünkü onlar zaten “yoktular” ve “öteki” idiler.]

Sonuçta solcular olarak Türkiye’deki egemen sistemin Kürtleri en temel haklarından mahrum ettiğini biliyorduk. Ezenler “Türk” yönetici sınıf mensubu idiler ve Kürtleri “Türklük adına” eziyorlardı. Bu nedenle “Türklük” ile özdeşleşmek-ilişkilendirilmek yerine Türkiye kelimesini kullanmayı tercih ediyorduk.

Bunlar belki saygı duyulması gereken son derece “masum” düşünceler. Ama her hikâyenin sakladığı başka gerçeklikler vardır. Din-etnik-kültür kimliklerine göre hiyerarşi oluşturmuş bir toplumda yaşıyorduk. Üstelik en tepesinde Sünni Müslüman Türk’ün olduğu bu hiyerarşik yapının temel taşları, kendisinden olmayanlara yönelik büyük katliam, sürgün ve bastırma politikalarıyla atılmıştı. Sistemden en çok yararlananlar Türklerdi. Farkında ol veya olma, Türkler grubuna dahilsen şanslıydın ve sistemin diğer etnik-din-kültür gruplarına baskı kurmasının sonuçlarından otomatik olarak yararlanıyordun.

Ama bu avantajlı durumunu açıkça tanımlamadığın ve Türklüğünü evrensel kategorilerin arkasına sakladığın zaman ise ötekinin senden kuşkulanmasının temellerini atıyordun. Onun için örneğin Kürtler, bizlerin “evrenselci nutukları”na pek inanmadılar. Onun arkasındaki Türkçülüğü çok rahat, kolayca gördüler.

İkinci hal: Almanya’da azınlık olmak

Burada Almanya’ya mülteci olarak gelen her solcunun yaşadığı bir “Türklük Hali”nden söz ediyorum. Bizlere “Türk olduğumuz” sadece Alman hukuk sistemi tarafından değil, Alman toplumu tarafından zorla hatırlatıldı. Kendimiz öyle sayalım veya saymayalım, Türk sayılıyorduk ve bu nedenle dışlanıyor ve horlanıyorduk.

Münih’te 1978-79 yıllarında olacak, otobüse bindiğimde siyah saçlı olduğum için yanıma kimsenin oturmadığını fark ettiğimde Türk olduğumu anladım.

1981 yılında rahmetli babamı Hamburg’da Alman kültürünü tanıtmak amacıyla bir birahaneye götürdüm. Ama oturmamız ile Türk olduğumuz için kovulmamız bir oldu. Yan masada derneğimizin “Anti-Faşizm Komitesi” üyesi Alman arkadaşlar oturuyordu. Gözleri önünde, neredeyse tekme tokat kovulurken onlar biralarını içmeye devam ediyorlardı.

Taner Akçam yazdı: Türklüğümün üç hali
Taner Akçam yazdı: Türklüğümün üç hali

Yine o yıllardaydı, ev arıyordum. Gazetelerdeki ev ilanlarına telefon ediyordum ama her seferinde telefondaki şivem anlaşıldığı için “ev tutuldu” diye suratıma kapatılıyordu. Evinde kaldığım Alman arkadaş bana yine “sınıf mücadelesi”, “hepimiz eziliyoruz”, “evrensellik, enternasyonalizm” nutukları atmaya başladı. Tepemin attığını hatırlıyorum. Öfkeyle telefonu önüne koydum. Biraz önce suratıma kapanan telefonu aramasını söyledim. Kırmadı, aradı ve “tutuldu” denilen evin tutulmadığını ve isterse tutabileceğini beraberce öğrendik. “Yok öyle evrensellik, sen Almanlığı kabul et veya etme, Alman olarak bu ülkenin avantajından faydalanıyorsun, önce bunu öğrenmen lazım” diye nutuklar attığımı hatırlıyorum. Türkiye’nin Kürd’ünü, Alevi’sini o zaman daha rahat anlıyorsun. Dediğim gibi, her Türk mültecinin içinden geçtiği bir değişimdir bu.

Bu Türklüğümü “öfke Türklüğü” veya “tepki Türklüğü” olarak tanımlamak isterim. Kendini Türk olarak tanımlamak gibi özel bir arzun olmamasına rağmen, ırkçı saldırılara muhatap oluyor ve zorla “Türk” ilan ediliyorsun. “Türksem Türküm ne var bunda” öfkesiyle, Türk (yabancı) olmanın derin anlamı üzerine düşünceler geliştiriyorsun.

Üçüncü hal: Ermenilerden öğrendiğim Türklük

Amerika’ya geldiğim ilk yıllarda, insanların etnik-ulus tanımını bol miktarda yapmalarının şokunu yaşadım. Kimse ulus-kültür kimliğini saklamıyor, bunun üzerine son derece açık ve rahat bir tarzda konuşuyorlardı. Almanya’daki Enstitü’deki arkadaşlarıma, ABD’de “dilin ne kadar etnikleştirilmiş olduğu” üzerine teorik analizler yaptığımı hatırlıyorum.

Sonra Ermenilerin beni “Türk akademisyen” olarak tanıması süreci geldi. Alıştıkları bir “Türk tipi” değildim ama bu onların beni Türk olarak görmelerine engel de değildi. Sıradan inkârcı bir Türk olmadığım için de diyalog yolları son derece açıktı. Bu rahatlık “Türklüğümü” bir başka boyutta tanıma imkânı verdi bana.

Ohannes adlı bir arkadaşıma göre benim tüm amacım Türklerin iyiliğini sağlamaktı. Ermenilere, başlarına gelenler üzerine açık olarak konuştuğum için onlara belki psikolojik bir rahatlama veriyordum ama yaptıklarım, yazdıklarım esas olarak Türkler içindi… Türkleri kastederek, “bir gün, bu çabalarını Ermeniler için değil, Türkler için verdiğini anlayacaklar” diyordu.

Çarpıcı bir başka örnek Anna’ydı. “Ne zaman Türkçe duysam, ‘düşmanımın dili, milletimin başına felaket getirenlerin dili’ diyordum. Seninle tanıştıktan sonra Türkçe duyduğumda ‘arkadaşımın dili’ demeye başladım.”

Bu deneyimler, Türk olmanın ne saklanması gereken ne de ötekisine öfke duyulması gereken bir şey olmadığını öğretti bana. Söylediği zaman da kıyamet kopmuyordu! Soru şu: bu rahatlamanın nedeni neydi?

Burada kimliklerin statik olmadıkları, değişken oldukları; sadece birey veya gruba dair ontolojik bir özü anlatmadıklarını ama ilişkisel olarak kurulan, anlatı içinde şekillenen ve anlam kazanan bir şey oldukları üzerine derin sosyolojik analizler yapmak istemiyorum.

Rahatlamaya ilişkin benim cevabım çok basit: “Ortak Hikâye.” Türklüğümün normalleşmesini sağlayan, Ermeni dostlarımla kendimize ve tarihimize ilişkin “ortak bir hikâye” anlatmaya başlamamızdı. Altını çizeyim, “ortak hikâyeden” kastım “aynı ve tek” hikâye değil. Farklılıkları gören ve bilen, örneğin acının ve sorumluluğun farkına varan ortak bir anlatımdı bu. Benim Türklüğüm bu anlatı içinde kurulan, paylaşılan ve karşılıklı tanınmayla normalleşen bir şeydi. Türklüğüm bir anlamda, Ermenilerle konuşmam sürecinde “karşılıklı anlatı içinde” yeniden kuruluyordu.

O hâlde Türk solcularına tavsiyem, kendileri hakkında anlattıkları hikâyenin içinde “ötekinin” olmadığını görmeleridir. Kürd’ü, Ermeni’yi, Rum’u ve Süryani’yi kendisi gibi özne olarak gören bir anlatıyı kuramadıkları müddetçe Türklüklerini normalleştiremezler. Türklüklerini saklamalarının nedeni, ötekiyle paylaşacağı hikâyeden yoksun olmasıdır.

Bunun siyasi açıdan anlamı ne? Aslında çok basit: kendi kimliğinin ve devletinin kuruluş sürecini “hataları olsa bile emperyalizme karşı yoktan var edilen ulusal kurtuluş savaşı” olarak anlatmak yerine “yazık oldu” diye anlatmaya başlamak… Ve bu ülkenin Kürd’üne, Ermeni’sine, Süryani’sine, Yahudi’sine yazık oldu diyebilmek… Onların acısını kendi hikâyesinin bir parçası yapmayı öğrenmek gerekiyor!

“Neydik ne olduk” sorusunun cevaplarından birisi de burada yatıyor. Çünkü Türk solunun kendisi ve toplumu için anlattığı hikâye hem bugün için en çok ihtiyaç duyulan “birlikte yaşam” sorusuna cevap vermiyor hem de birlikte yaşamayı imkânsız kılan ve saklamak zorunda kalacağı sorunlu bir Türklük yaratıyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.