İSTANBUL (Medyascope) -Elif Akbıyık, Ayvalık Film Festivali’ni izleyici olarak deneyimlediği bir haftayı festivalde izlediği filmler, kaçırdıkları ve analog fotoğraf makineleriyle tuttuğu görsel hafıza üzerinden anlattı.
Bir festivale geriye dönüp hatırlamanın yolları programa ve çekilen fotoğraflara bakmak galiba. Ayvalık’tan döndüğümde benim çizelgemin üzerinde tikler, çarpılar, son anda vazgeçilen etkinliklerin, kaçan bazı filmlerin tatlı pişmanlığı var. Bütün programı bünyeme yüklemek isterdim.
Festival bu yıl çizelgenin yanı sıra bir de katalog basmış. Son yıllarda analog ve fiziksel olana giderek daha fazla yönelen, elinde defter kalem tutmayı zaten hep seven biri olarak bu geri dönüş çok hoşuma gitti. Otele vardığımda yaptığım ilk şeylerden biri kataloğu baştan sona karıştırmak oldu.

Yanımda yıllardır kullandığım dijital dünyanın popüler küçük kameralarından Pocket’ım ve iki analog fotoğraf makinesi vardı. İkisi de birer aile yadigârı: Yakın zamandaki bir aile ziyaretinde el koyduğum Yashica 80’lerde alınmış; çoğunlukla büyüdüğüm şehir Balıkesir’de ve Ege koylarında kullanılmış. 2000’lerde ailede daha modern Canon EOS 3000’e terfi edilmiş. Şimdi ikisi de, yine Balıkesir’de, bu kez Ayvalık’ta ve benim ellerimdeydi.
Bu makineleri ilk kez kullandığım festival boyunca çevremdeki yüzleri, sokakları, gösterim aralarını ve karşılaşmaları da acemi bir heyecanla fotoğrafladım. Filmler tab’dan dönmeyi beklerken, bir haftanın sonunda Ayvalık’tan bende ne kaldığına bakıyorum.

Festival açılış kokteyliyle başladı; ardından kalabalık amfitiyatroya taşındı. Açılış filmi Almodóvar’ın “Buruk Noel”iydi ve amfitiyatro doğal olarak doluydu. Film hareketli ve merak uyandırıcı bir şekilde başladı: kadın bir yönetmen, striptiz dansçısı sevgilisi, hastane odasından tanışmalarına uzanan flashback’ler, yasla yüzleşme ve bir adaya çekilme fikri…
Fakat hikâye ilerledikçe yönetmenin ve yazarın yaratım krizleri ile gerçeklik ve kurmaca arasındaki gerilim daha fazla yer kaplamaya başladı. Bununla birlikte filmin ritmi de düştü. Başlangıçta beni içine çeken hareketliliği ve merakı filmin sonuna kadar taşıyamadım.

Farklı biçimler
Radu Jude’un “Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi” festivalde en merak ettiğim filmlerden biriydi. Jude zaten bir süredir takip ettiğim, sinemada yeni biçimlerin imkânlarını kurcalayan yönetmenlerden. Bordeaux’da burjuva bir ailenin yanında çalışan Romanyalı bir ev işçisini izlerken görüntülü aramalar, tiyatro, gündelik hayat ve internet videosunu hatırlatan görüntüler birbirine karışıyor. Görüntünün her zaman estetik ya da “iyi çekilmiş” olması gerektiği fikrini de pek umursamayan film; sınıf, göç, sınırlar ve temsil meseleleri arasında dolaşıyor.

Sonradan Jude’un filmi Octave Mirbeau’nun romanının klasik bir uyarlamasından çok bir varyasyon, bir “eskizler koleksiyonu” olarak düşündüğünü okudum. Bu kolaj fikri filmin parçalı ve yer yer bilinçli olarak ham duran yapısını iyi açıklıyor. Fransız toplumuna bakışı ve giderek keskinleşen politik dili mizahla ele alması özellikle hoşuma gitti; epey gülerek izledim.
Festival programında birkaç gün sonra yer alan, daha önce İstanbul’da izlediğim Ziya Demirel’in “En Güzel Cenaze Şarkıları” da başka bir yerden benzer bir biçim arayışına giriyor. Jude’un kolajının yerini burada altı bağımsız epizot alıyor; internet kültürü ve gündelik hayatın görsel dili filmin dünyasına rahatça sızıyor.
Esra Dermancıoğlu’nun oynadığı kocasını kaybeden bir anne, online dolandırıcılar, Facebook kullanan orta yaşlılar, influencer çocuklar… Ölüm, yalnızlık ve arzular, absürt ve ince çalışılmış diyaloglarla bugünün Türkiye’sine bağlanıyor. İki yönetmenin sinemaları farklı olsa da kusursuz görüntü ve klasik anlatı kaygısından uzaklaşıp bugünün dağınık görsel dünyasından yeni biçimler üretmeleri güzel bir akrabalık kuruyor.

Bruno Dumont’nun “Kızgın Kayalar”ı başta “Ben ne izliyorum?” dediğim, ilerledikçe bende büyüyen filmlerden biri oldu. Akdeniz’in kayalıklarından denize atlayan çocukları izliyoruz; çok fazla olay olmuyor, diyalog da giderek geri çekiliyor.
Bir süre sonra çocukların bakışlarına, sakarca ve özgürce sevgilerini gösterme biçimlerine, kıskançlıklarına ve bedenleriyle kurdukları o tuhaf ilişkiye dikkat etmeye başladım. Dumont’un çocukları değil “çocukluğu” çekmek istediğini söylemesi filmi neden sonradan sevdiğimi de biraz açıklıyor.
20 mm geniş açı ve omuz kamerasıyla çocuklara çok yakın kalıyor; sesi fazla temizlememesi de filme neredeyse belgesel bir dolaysızlık veriyor. Başta basit görünen bu dünya zamanla çocukluğa, bedene, sevgiye ve özgürlüğe dair çok daha tuhaf bir şeye dönüşüyor.
Bir tavuk da filmin öznesi olabilir
Macar yönetmen György Pálfi’nin “Hen”i benim için sinemayı biraz daha genişleten filmlerden biri oldu. Endüstriyel bir çiftlikten kaçıp Yunanistan kıyılarında hayatta kalmaya çalışan bir tavuğun peşine takılıyoruz.
Kamera onun göz hizasına iniyor; yumurtlamasından yiyecek aramasına, kaçmasına, saklanmasına, bedeninin en küçük hareketlerine kadar hayatının içine giriyoruz. Bir süre sonra bir tavuğu izliyor olmanın tuhaflığı da kayboluyor, gerçekten onun ölçeğinden bakmaya başlıyoruz.

Bir yanda sadece hayatta kalmaya çalışan bu hayvan, hemen etrafında ise göçmenler, insan kaçakçıları, şiddet ve bütün karmaşasıyla akan insan hayatı var. Endüstriyel çiftlikteki hayvanlarla bir restoranda sıkışıp kalan göçmenler arasında giderek bir paralellik beliriyor ama film bunu ağır bir alegoriye çevirmiyor; tuhaf ve yer yer komik kalmayı başarıyor. Üstelik sonradan öğrendiğim kadarıyla başroldeki tavuğu yaklaşık sekiz farklı tavuk oynuyor ve CGI kullanılmıyor.
Bütün bunların çarpışması benim daha önce yaşamadığım bir sinema deneyimiydi. Bir tavuğun bedenine ve dünyasına bu kadar yaklaşarak insan hayatına yeniden bakabilmek, sinemanın neyi anlatabileceğinin ve nereye kadar gidebileceğinin gerçekten uçsuz bucaksız olduğunu yeniden düşündürdü.
Ergenlik, arzu ve ölüm
B-film estetiğine uzak sayılmam ama slasher ve coming-of-age arasında dolaşan Jane Schoenbrun’un “Miyazma Kampında Ergenlik Arzular” ve “Ölüm” filmlerinin referansları bende pek yoktu. Schoenbrun’u da önceden tanımıyordum. Belki bu yüzden film boyunca birkaç kez gerçekten “Ben kimin kafasının içindeyim?” diye düşündüm.
Hannah Einbinder’ın oynadığı genç yönetmen Kris, eski bir slasher serisini yeniden çekmek için Gillian Anderson’ın canlandırdığı, serinin yıllardır ortadan kaybolmuş “final girl”ü Billie’yi buluyor. Buradan sonra ergenlik, queer arzu, korku ve fantezi birbirinin içine giriyor; gerçekliğin nerede bitip başka bir şeyin başladığı giderek belirsizleşiyor. Jack Haven’ın Little Death performansı da filmin bu acayip dünyasının önemli parçalarından biri.

Einbinder ve Anderson arasındaki ilişki özellikle hoşuma gitti. Kris daha rasyonel, hatta yer yer her şeyi anlamlandırmaya çalışan genç yönetmen tarafında dururken Billie kendini arzuya, fanteziye ve kontrolü bırakmaya çok daha rahat teslim ediyor. Film de bu ikisinin arasında gidip geldikçe kendi tuhaf dünyasını kuruyor. Senaryosu, kurgusu, oyunculukları ve özellikle görsel tarafıyla, referanslarının tamamına hâkim olmasam da, beklediğimden çok daha büyük bir yere açıldı.
Gregg Araki’nin “I Want Your Sex”i kendi 90’lar erotik sinemasının dünyası üzerinden kuruluyor. Cooper Hoffman’ın oynadığı Elliot, Olivia Wilde’ın canlandırdığı sanatçı Erika Tracy’nin önce asistanı, sonra “sexual muse”u oluyor. Kink, S&M, sanat ve güç ilişkileri arasında dolaşan eğlenceli bir film. Araki’nin Gen Z’ye bakışında da hafifçe “Biz daha cool ve cüretkârdık, siz de artık sevişin” diyen bir taraf var.

Biri genç bir yönetmenin fanteziyle gerçekliği birbirine karıştırdığı çok daha tekinsiz bir dünya, diğeri eski bir kuşaktan bugünün gençlerine arzu ve seks üzerinden bakan daha pop bir film. Ama ikisinde de kadınların arzuyu yönlendiren, kontrolü ele alan ya da bırakmaya karar veren tarafta olması şaşırtıcı ve güzeldi.
Büyümek, bedene bakmak
Programdaki güzel küçük seçkilerden biri “İki Film Birden: Kosova Dün ve Bugün” başlığını taşıyordu. Ben ikiliden Blerta Basholli’nin Dua’sını izleyebildim.
90’ların Priştine’sinde savaş yaklaşırken 13 yaşındaki Dua’nın büyümesini izliyoruz. Kamera Dua’ya ve gündelik hayatın küçük ayrıntılarına o kadar yakın ki yer yer belgesel izliyormuşum gibi hissettim.
Biz bir yüze, bedene, küçük bir harekete bakarken arka planda bir şeyler oluyor; politik şiddeti çoğu zaman tam görmeden hissediyoruz. İlk öpüşmeler, dans, arkadaşlıklar ve judo dersleri sürerken dışarıdaki dünya giderek daralıyor. Özellikle judoyla Dua’nın bedenini tanıması ve kendini savunmayı öğrenmesinin yan yana gelmesini sevdim.
Beyoğlu’nda kalmak
Melik Kuru’nun siyah-beyaz çektiği İsimsiz Eserler Mezarlığı ise çok başka bir kuşak sıkışmasına bakıyor. Fotoğraf sanatçısı olmak isteyen Aslı, galerilerden akademiye uzanan sanat dünyasının sistemleriyle sürekli didişiyor. Kendisine önerilen uzlaşmaları reddeden, inadı zaman zaman nevrotik boyutlara ulaşan bir karakter. Yanında ise ev arkadaşı ve bir çeşit “partner in crime”ı var.

Film boyunca galeriler, akademi ve tanıdığımız isimlerin cameo’ları Aslı’nın dünyasına girip çıkıyor. Efe Demiral’ın müzikleriyle siyah-beyaz İstanbul birleştiğinde şehrin kendisi de karakterin iç dünyasının uzantısı haline geliyor. Ama filmde beni yakalayan şeylerden biri çok daha basitti: Uzun zamandır bu kadar doğrudan bir Beyoğlu filmi izlememiştim.
Berlin’e giden arkadaşlar, burada kalanlar, seçimler, politik atmosfer, kentsel dönüşüm, giderek daralan ekonomik imkânlar… Bütün bunların ortasında hâlâ sanatçı olmak, üretmek ve belirli bir hayatı yaşamaya devam etmek isteyen genç insanlar. Bir noktada hayat onları hayallerinden vazgeçmekten çok, gerçeklikle daha sert biçimde pazarlık etmeye zorluyor. Sanatçı olmaya ve öyle kalmaya çalışmanın kendisi filmin meselesine dönüşüyor.
Kaçırılanlar
Festivalin programında filmler kadar kaçırılanlar da vardı. Bunlardan en çok üzüldüğüm, restore edilmiş sessiz filmleri canlı müzikle buluşturan gösterim oldu. Festivalin Eye Filmmuseum işbirliğiyle hazırladığı “Harika Çiçekler” programında, 1906–1920 yılları arasında çekilmiş kısa sessiz filmlerden bir derleme gösterildi. Ladies on Records olarak da bilinen Kornelia Binicewicz gösterime DJ performansıyla eşlik ederken, küratör Elif Rongen Kaynakçı dönemin renklendirme tekniklerinin bugünün dijital dünyasına nasıl aktarıldığını anlattı.
İstanbul’da Sinematek ve Beykoz Kundura’daki gösterimlerden, son yıllarda katıldığım Sessiz Sinema Günleri’nden aşina olduğum bu deneyimin Ayvalık ayağını maalesef kaçırdım. Çıkanların anlattığı kadarıyla festivalin “orada olmak gerekirdi” anlarından biri olmuştu.
“İki Boşluk Arasında”
Festivalin kapanış gününde ise Letisya Tapan’ın yönettiği “İki Boşluk Arasında”yı izledim. Film, yirmili yaşlarında Amerika’dan Türkiye’ye gelen ve hayatının büyük bölümünü burada geçiren sanatçı Nancy Atakan’ı takip ediyor.

Atakan’ın İMÇ’deki 5533’ün oluşumundaki rolü, genç sanatçılarla kurduğu ilişkiler ve yıllar içerisinde bir çeşit mentor figürüne dönüşmesi üzerinden İstanbul’un sanat dünyasının başka bir hafızasına açılıyor. Çağdaş sanatla, İMÇ’nin yakın tarihiyle ya da Nancy Atakan’ın üretimiyle ilgilenenler için özellikle görülmeye değer bir belgesel.
Bir izleyici festivali
Salonlarda sinemacı, gazeteci ve İstanbul’dan tanıdık yüzlerin yanında festivali tatilinin parçası haline getirmiş insanlarla da karşılaştım. Çevrede konuştuğum esnaf da benzer bir şey anlatıyordu:
“Ayvalık’a özellikle festival için gelen bir izleyici kitlesi oluşuyor. “
Film festivali seyahatlerinin Türkiye’de de yavaş yavaş bir alışkanlığa dönüşmesini görmek hoşuma gitti.

Seçki de buna alan açıyordu. Dünya festivallerinde dolaşan filmlerle Türkiye sinemasının son dönem işleri, kısa filmler, yaratıcı belgeseller ve animasyonlar aynı programdaydı. “Orta Sınıflar Nereye Gidiyor?” ya da “Kosova Dün ve Bugün” gibi başlıklar filmleri yalnızca yan yana getirmiyor, aralarında konuşmalar da açıyordu. Drakula İstanbul’da, Harika Çiçekler ve Bulutsuzluk Özlemi belgeselinin ardından gelen konser gibi etkinlikler de festivalin sinema salonunun dışına taşan tarafını güçlendiriyordu.
Vural Sineması’nın yalnızca festival için sinemaya dönüşen halinden, İKSV Ortaklaşa desteğiyle önümüzdeki kış itibariyle tam zamanlı bir sinemaya dönüşeceği haberini almak da çok sevindirici oldu.

Ben Ayvalık’tan iki analog makine, üzeri tikler ve çarpılarla dolmuş bir program, güzel tanışıklıklar, yaratıcı işbirlikleri ve bazıları giderek büyüyen film imgeleriyle döndüm.
Şimdi bir de filmlerin tab’dan çıkmasını bekliyorum. Anjiyo ameliyatından sonra iyileşme yolunda 40 yıllık işini ısrarla ve özenle sürdüren Karaköy Fotoğrafçısı Cemil Abi’ye de sevgiler.







