İSTANBUL (Medyascope) – Ali Vatansever’in “Bir Arada Yalnız” filmi, ağır hastalığı nedeniyle hareket kabiliyetini yitiren bir genç ile annesi ve babasının yaklaşan ölüm karşısındaki farklı arayışlarını anlatıyor. Vatansever, Onur Gözeten ve Fatih Al, ölüm, çaresizlik, inanç ve sanal gerçeklik ekseninde şekillenen filmi Elif Akbıyık’a anlattı.
“Bir Arada Yalnız”, aynı evde yaşayan ama yaklaşan ölüme farklı yollardan cevap arayan üç kişinin hikâyesini anlatıyor. Bursa’da yüksek bir toplu konutta yaşayan 19 yaşındaki İzzet, ağır hastalığı nedeniyle giderek hareket imkânını yitirirken sanal gerçeklikte kendine başka bir dünya kuruyor. Annesi Reyhan, oğluna çare bulma arayışıyla sosyal medyaya ve yeni umutlara yöneliyor; babası Abdi ise inanç, çaresizlik ve kabulleniş arasında gidip gelirken oğluyla bir yolculuğa çıkıyor. Film, kaybı yalnızca ölüm anıyla değil, o anı beklerken süren hayatla birlikte düşünüyor.
Ali Vatansever’in “El Yazısı” (2012) ve Saf (2018) sonrasındaki üçüncü uzun metrajı, dünya prömiyerini Kasım 2025’te Tallinn Black Nights Film Festivali’nin ana yarışmasında yaptı; “En İyi Yönetmen” ve Erdem Helvacıoğlu’na verilen “En İyi Müzik” ödüllerini kazandı.

Türkiye prömiyerini 45. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştiren film, Ayvalık’taki gösterimin ardından 33. Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film dahil beş ödül aldı. Ali Vatansever En İyi Yönetmen ödülüne layık görülürken Fatih Al En İyi Erkek Oyuncu, Onur Gözeten Umut Veren Genç Erkek Oyuncu seçildi; Vatansever ayrıca FİLM-YÖN En İyi Yönetmen Ödülü’nü Pınar Yorgancıoğlu ile paylaştı. Film 4 Aralık 2026’da sinemalarda.
Vatansever’in Saf filmindeki şantiye ve dönüşen kent manzarası, “Bir Arada Yalnız”da yüksek bir toplu konutun içine taşınıyor. Film bir yandan yaşamın sonuna dair sorular sorarken bir yandan da hareket edemeyen bir bedene, sanal bir dünyaya ve oyuncuların yönetmenle birlikte kurduğu sinemasal dile bakıyor. Adana’da yönetmen Ali Vatansever ve filmin ödüllü oyuncuları Onur Gözeten ile Fatih Al’la bu farklı katmanları konuştuk.

“Bir hayatın tamamlandığına kim karar verebilir?”
Film çok ağır bir sorudan, ölüm ve ötenazi tartışmasından yola çıkıyor. Hikâyenin çıkış noktası neydi?
Saf’ın postprodüksiyon sürecindeyken bir gazetede gerçek bir haber okumuştum. Terminal dönemde hasta oğlunun acılarını dindiremeyen bir baba, çaresizlik içinde onun yaşamına son veriyor. Daha sonra avukatı bu davayı Türkiye’nin ilk ötenazi vakası olarak sunuyor. O haberdeki karmaşık aile hâli, bir yandan bıkkınlık bir yandan şefkat hissetmeniz benim için çok güçlü bir çıkış noktasıydı. “Bir hayatın tamamlandığına kim karar verebilir?” sorusuyla başladım. Çok okudum, uzmanlarla görüştüm. Zamanla bunun siyah-beyaz bir mesele olmadığını gördüm. Film ötenazi yanlısı ya da karşıtı bir yerde durmuyor; hayatın net tavırlardan daha karmaşık olduğuna bakmaya çalışıyor.
Anne, baba ve oğul aynı gerçekle yüzleşirken üç farklı sığınak buluyor. Bunu kurarken hangi duygu öne çıktı?
Böyle olağandışı şeyler yaşayan insanlarla sosyal medyada her gün karşılaşıyoruz ve on saniyede bir yargıya varabiliyoruz. Reyhan’ı yalnızca hasta oğlunun annesi olarak görüyoruz; onun kendine ait hayatı, nefes almaya ihtiyaç duyduğu alanlar olduğunu unutuyoruz. Babayı da oğlunun yanında olmaktan kaçan biri diye tanımlamak kolay. Oysa o insanların hayatına biraz daha yakından baktığımızda çok daha derin bir şeyle karşılaşıyoruz. İnsan hasta çocuğuna hayatını vakfetmiş olsa bile bir sığınağa, bir kaçışa ihtiyaç duyabilir.
Yönetmenin önceki filmi Saf’la kurduğu bağ, bu kez kentin içine yerleşmiş bir ailenin mekânsal yalnızlığında beliriyor.
Toplu konutun yüksek katındaki evin filmdeki sıkışmışlık duygusuyla ilişkisi ne?
Benim sinemam benimle birlikte dönüşüyor. Saf’ta şantiyeler, kentsel dönüşüm ve kentle kurduğumuz ilişki vardı. Bu film, onun devamındaki başka bir yaşam biçimine, bize vaat edilen yüksek katlı toplu konut hayatına bakıyor. En başından bu gerçekle yüksek bir katta yüzleşen ailenin yalnızlığını anlatmak istiyordum. Önce İstanbul’u düşündük. Sonra mekân araştırırken Bursa’daki bu evin görüntüleri geldi. İzlediğim anda “Burası” dedim. Evi boş olarak kiraladık, sanat ekibi yaşanmış bir eve dönüştürdü.
İzzet’in acısını büyük jestler ya da sürekli inlemelerle göstermiyorsun. Neden?
Acının ekrandaki temsilinin bir sonu yok. İstediğiniz kadar bağıran bir insan gösterebilirsiniz ama acının öyle çalıştığını düşünmüyorum. İlk taslaklarda daha agresif sahneler de vardı. Sonra acının zaten orada olduğunu, seyircinin bunu bildiğini fark ettim. Reyhan’ın çiçek sularken oğlunun yanından uzaklaşmasını görmek, bana acıyla ilişkimiz üzerine daha derinlikli bir zaman sunuyor. Acıma duygusunu büyütmek yerine, acının zaten hayatın içinde olduğu ve ona rağmen hayatın sürdüğü bir yerden ilerledik.
İzzet’in görünür biçimde daralan hayatına karşılık film, onun zihnine ulaşmak için başka bir görüntü alanı açıyor: sanal gerçeklik.
Sanal gerçeklik dünyası senaryoya nasıl girdi?
Koç Üniversitesi’ndeki Karma Laboratuvarı’nda 2017’den beri sanal gerçeklik üzerine çalışıyorum ama senaryonun ilk taslağında VR yoktu. Bir mentorum “Bu oğlanın kafasının içine giremiyorsun” demişti. Gerçekten de anne babayla belli bir yere kadar empati kurulabilirken erken ölümü yaşayacak bir gencin zihnine girmek çok zordu. O sırada sanal dünyada belgeseller çeken bir yönetmenle tanıştım. İhtiyacım olanın bu olduğunu anladım. Nasıl yapacağımızı bilmeden VR sahneleri yazmaya başladım. Çekimlerde sanal kamerayı gerçekten ben kullanıyordum; avatarlar, sanal mekânlar ve oyuncular aynı anda o dünyadaydı. Normal bir setin sanal karşılığı gibiydi.

Onur’la İzzet’i nasıl çalıştınız?
Seçmelerde gözündeki ışığı gördüğüm anda çok etkilendim. Oyuncularla ayrı ayrı çalıştık, uzmanlarla tanıştırdık. Onur’un herkese sorduğu soru aynıydı: “Ölümü kabullenmek nedir?” Genç biri için bu sorunun cevabını bütünüyle idrak etmek çok zor. Onur sette de kendi deneyimini yaşadı. Ben bazen onun alanına girmemeye çalıştım. O anda orada olmaya cesaret etmesi, bizim de buna alan açmamız önemliydi.
Abdi’nin inançla ilişkisini nasıl düşünüyorsun?
Bu film ne sosyal medya üzerine ne de inanç üzerine bir film. Neye inanırsak inanalım, yaklaşan ölümle zihinsel ve duygusal mücadelemiz üzerine bir film. İnanç baba için sığınaklardan biri. Ama bir noktadan sonra insan “Oğlum için ne yapabilirim?” diye soruyor ve cevap bulamıyor. Abdi de gelecekte yapabileceklerinin, ihtimallerin peşinde koştuğu yerden çıkarak sonunda sadece oğlu için orada olmaya doğru gidiyor.
“Bu rolün en zor kısmı hareketimin elimden alınmasıydı”
İzzet’i canlandıran Onur Gözeten’in hazırlığı yalnızca fiziksel dönüşümden ibaret değil. İzzet’in hareketini yitirdiği yerde oyuncu da hareket etmemeyi öğreniyor; gerçek dünyadaki bu sınırlılık, sanal sahnelerin üretim biçimiyle çarpıcı bir karşıtlık kuruyor.
İzzet gibi ölümle yüzleşen bir karaktere nasıl hazırlandın?
Diyetisyenler, onkologlar, psikologlar ve hasta yakınlarıyla çalışan insanlarla görüştük. İlk başta sürekli ölümü düşünmeye çalıştım. Bir noktada bunun mümkün olmadığını, tıkandığımı fark ettim. Sonra yaşamı düşünmeye başladım: Yaşarken kaybetmek istemediğim şeyleri. Hazırlığın yönünü değiştiren buydu. Bir buçuk ayda yaklaşık 16 kilo verdim. Zorluydu; enerjim, hareket etme isteğim azaldı. Ama bir yandan rolün fiziksel tarafına yaklaştım.
Oyunculuk açısından seni en çok zorlayan ne oldu?
Bugün bakınca kilo vermekten çok hareketimin elimden alınmasıydı. Normalde çok hareketli biriyim. Bir yerde müzik çalsa dans ederim, insanlar arasına girerim. Bu süreçte ise nereye gitsem oturan biri oldum. Sette de çok yavaş hareket ederek, bazen neredeyse hiç hareket etmeden bir şey oynamam gerekiyordu. Kendime sürekli “Ne kadar az şey yaparsan o kadar iyi” dedim. Sinemada bazen hiçbir şey yapmadan bir şey anlatabilmek çok önemli.
Filmin dikkat çekici taraflarından biri, VR sahnelerinin yalnızca dijital efekt olarak üretilmemesi. Onur’un anlattığına göre sanal mekânda oyuncular ve ekip aynı anda bulunmuş; Ali Vatansever de o dünyanın içinde kamerayı bizzat kullanmış.
Peki sanal gerçeklik sahneleri nasıl çekildi?
İlk taktığımda gözlüğün duyuları nasıl kandırdığına şaşırdım. Sonra gözlüğü bir iki haftalığına eve istedim; onunla vakit geçirdim, sette de sık sık taktım. Koç Üniversitesi’nde yaklaşık 30 kişi aynı anda sanal dünyaya girdi. Bazıları sabit avatarlar hâline getirildi; mikrofonlarımız vardı. Ali Hoca da sanal dünyanın içine girip kamerayı aldı. Orada bildiğimiz settekine benzer biçimde master planlar, açı-karşı açılar ve aktüel çekimler yaptı. Kamerayı kendisi kullandı. Bana da “Şuradan uç, buraya kon, biraz dur, etrafına bak, sonra yokuştan çık” diye tarif ediyordu. Yani sanal dünyanın içinde gerçekten bir set kurduk.
VR’ın filmin anlatısındaki yerini nasıl değerlendiriyorsun?
İzzet’in gerçek bir ihtiyacına cevap veriyor. Gerçek dünyada yapamadıklarını orada yapabiliyor, istediği manzarayı yaratabiliyor. Aynı zamanda çok ağır bir hikâyenin melodrama kaymasını engelleyen bir yabancılaştırma alanı açıyor. Finalde dansı ve İzzet’in koşabildiğini görmek de bununla ilişkili; seyirciye başka bir nefes veriyor.

“Onun için oğlu çoktan gitmiş; artık acı çekmesini istemiyor”
İzzet’in hareket edemeyen bedenine karşılık babası Abdi sürekli bir şey yapmaya çalışıyor. Fatih Al, karakterin inançla ve çare arayışıyla kurduğu ilişkiyi, oğlunu kaybettiğini zihninde kabul etmiş bir babanın çaresiz eylemliliği olarak yorumluyor.
Abdi’nin oğlu İzzet’le ilişkisini nasıl düşündün?
Bence Abdi’nin sürekli taşıdığı bir duygu var: O, oğlunu çoktan kaybetmiş. Artık sadece acı çekmesini istemiyor. Doktorların artık yapabilecekleri bir şey olmadığını söylediği noktayı kabul etmiş. Reyhan ise hâlâ yeni çareler arıyor. Abdi’nin sorusu başka: “Ben bunu kabul ettim. Peki bununla ilgili yapabileceğim bir şey var mı?” Onun duygusu biraz “Güzel ölsün, rahat ölsün; bundan sonra ne olacaksa mümkün olduğunca acı çekmeden olsun.”
Oğluyla çıktığı yolculuk onun açısından ne anlama geliyor?
Bir karar veriyor; destek arıyor ama bulamayınca sorumluluğu üstleniyor ve oğluyla gidiyor. Reyhan’a da bir anlamda “Sen artık dinlen, sen yeterince çırpındın. Şimdi ben çırpınıyorum” diyor. Finali kendisi üstleniyor. Ama o duygunun nasıl oynanacağını baştan uzun uzun tasarladığımı söyleyemem; çok sezgisel ilerledi.
Abdi’nin daha kontrollü, duygusunu çok göstermeyen tarafını nasıl kurdun?
Benim de hayatımda yas deneyimleri var. Birinde annem bana “Ne zaman ağlayacaksın?” diye sormuştu. Çünkü ben daha sert ilerleyen taraftayım. Abdi’de de o sertliği seçtim. Olayların tam içinde olmak yerine biraz dışarıdan bakan, içine fazla girdiğinde yeniden dışarı kaçan biri. Ama sonunda her şey gelip üzerine çöküyor.

Abdi’nin farklı çarelere, dine yönelmesinde ne görüyorsun?
Asıl mesele bir şey yapma ihtiyacı. İnsan çaresiz kaldığında bir şey yapmak istiyor. Abdi’nin başvurduğu ota, başka bir yönteme ya da dine gerçekten inanması gerekmiyor. Sadece bir şey yapıyor olması gerekiyor. Ama film bir noktadan sonra onun gerçekten yapması gereken şeye doğru ilerliyor.
Üç söyleşinin kesiştiği bir başka nokta, yönetmenin oyuncularla ilişkisi. Vatansever belirgin bir görsel çerçeve kurarken oyuncuların sahne içindeki tepkilerine alan açıyor.
Ali Vatansever oyunculara ne kadar alan açtı?
Öncesinde uzun uzun konuştuk. Bir psikiyatristle yaptığımız yas çalışması da aile duygusunu kurmamız açısından önemliydi. Ali’nin biçimsel tercihleri çok belirgin. “Bu çerçeve, bu resim, bu ışık, bu duygu” diyerek sınırları çiziyordu. Ama o alanın içinde oyuncular birbirine tepki veriyordu. Esra’nın çok küçük bir hareketi bende başka bir şey yaratabiliyordu; sonra o da diğerini etkiliyordu. Domino taşları gibi birbirimizi hareket ettiriyorduk. Yalnızca oyuncu değil, hikâyenin anlatıcılarından biri olduğumuzu hissettik.
Üç farklı anlatımda aynı gerilim tekrar ortaya çıkıyor: sınırları belirli bir beden, bir kadraj ya da bir hayat içinde, yine de kendine ait bir hareket alanı aramak. Bir Arada Yalnız’ın gerçek evinden sanal manzarasına, Abdi’nin yolculuğundan İzzet’in hareketine uzanan çizgi de burada birleşiyor.








