Pınar Yorgancıoğlu: “Kaçtıkları dünyalar hem özgür oldukları hem de onları yalnızlaştıran dünyalar”

İSTANBUL (Medyascope) – İlk uzun metrajı Karanlıkta Islık Çalanlar ile 33. Adana Altın Koza Film Festivali’nden En İyi Senaryo ve En İyi Müzik ödülleriyle dönen Pınar Yorgancıoğlu, Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü’nü de Bir Arada Yalnız’ın yönetmeni Ali Vatansever’le paylaştı. Pınar Yorgancıoğlu ile filmin altı yıla yayılan yolculuğunu, hayaletlerden amatör telsizciliğe uzanan dünyasını, aynı evin içinde kurulan kaçış alanlarını, “sevilebilir kadın karakter” beklentisini ve bir kabusun zamanla nasıl maceraya dönüşebildiğini konuştuk.

Pınar Yorgancıoğlu’nun ilk uzun metrajı Karanlıkta Islık Çalanlar, 33. Adana Altın Koza Film Festivali’nden iki ödülle döndü. Pınar Yorgancıoğlu ve Emre Gülcan’ın birlikte kaleme aldığı film En İyi Senaryo, Alican Çamcı’nın müzikleri ise En İyi Müzik ödülünü aldı. Pınar Yorgancıoğlu ayrıca Film Yönetmenleri Derneği (Film-Yön) jürisinin En İyi Yönetmen Ödülü’nü Bir Arada Yalnız’ın yönetmeni Ali Vatansever’le paylaştı.

İki yönetmenin aynı ödülde buluşması, festival sırasında yaptığımız bu söyleşide konuştuğumuz tesadüfi bir akrabalığı da daha görünür hale getirdi. İki filmin merkezinde de aynı çatı altında yaşayan fakat kendilerine başka dünyalar açan aileler var. Bir Arada Yalnız’da bu kaçışlar VR oyunlarına, dine ve sosyal medyaya uzanırken; Karanlıkta Islık Çalanlar’da Toprak oyunlara, Melih amatör telsizciliğin açtığı dünyaya yöneliyor. Suzan ise ailenin gündelik yükünü taşırken kendisine küçük çıkış alanları arıyor.

Yorgancıoğlu’nun ifadesiyle üç karakterde de bir tür “escapism”, bir kaçış hali var: Kaçtıkları yerler hem özgür olabildikleri hem de onları yalnızlaştıran dünyalar.

Pınar Yorgancıoğlu
(Pınar Yorgancıoğlu, Taşköprü önünde / Analog fotoğraf: Elif Akbıyık)

“İlk filmin biraz kendi sesini yansıtması gerekiyor”

Bu senaryo ne zamandır seninle? İlk uzun metrajın olarak bu hikâyeye yönelmene ne sebep oldu?

Aslında üzerinde çalıştığım başka bir senaryo vardı. Fakat sanırım ya onun ya da benim belli bir olgunluğa gelmem gerekiyordu. Çünkü bence her yazılan şey, aynı insanın kaleminden çıksa bile, “Tamam, bu benim ilk uzun metrajım olmalı” hissini vermiyor. İlk filmin biraz kendi sesini, şahsına münhasır tarafını yansıtması gerektiğini düşünüyorum.

Diğer senaryonun konusuna ve karakterlerine çok düşkündüm ama bir türlü tam tutunamıyordum. Bana kancasını atmamıştı.

Sonra bir arkadaşımın annesi, kardeşini kansere kaybetme sürecindeyken bir şey görmüş. Arkadaşım bunu bana o kadar detaylı ve gerçekçi anlattı ki gerçekten bir şey görmüş yani kadın. Hatta arkadaşımla, “Bu beyazperdeye taşınacak olsa kurmaca değil, belgesel olurdu,” diye dalga geçtiğimizi hatırlıyorum.

Sonra şunu düşünmeye başladım: Bir insan en yakınını kaybetmek üzereyken neden bir şey görmeye ya da başka bir şeye inanmaya ihtiyaç duyar?

Bir noktada, “İnsanların gözünden doğaüstü bir olayı anlamaya çalışmak yerine hayaletlerin gözünden insanları ve bizim fani dertlerimizi anlamaya çalışsak? Onlar bizim belgeselimizi çekiyor olsalar?” diye düşündüm.

Film aslında böyle başladı. 2018’in sonu, 2019 diyebiliriz.

Sonra oldukça uzun bir yolculuğa dönüşüyor.

Emre Gülcan’la beraber yazdık. Emre master programından yakın arkadaşım. Senaryo 2019’da hızlıca ortaya çıktı. Sonra pandemi patlayınca uzun bir bekleme sürecine girdik.

Bir yandan çok zordu, çünkü gerçekten çok bekledik; bir yandan da iyi ki olmuş diyorum. 2019’dan 2024’ün sonuna kadar baktığında filmin yolculuğu neredeyse beş-altı yıl sürdü.

Pandemi, deprem, seçimler, finansal durumumuzdaki çalkantılar derken ancak bir araya getirebildik. Ama o sırada senaryo üzerinde hiç beklemediğim kadar uzun çalışma fırsatım oldu. Oyuncularla da uzun süre vakit geçirebildik. Mecburi bekleyişi avantaja çevirmeye çalıştık.

Oyuncularla çalışma süreci senaryoyu da değiştirdi mi?

Evet. Başrolleri 2022’nin sonunda netleştirdik, 2023 Haziran’da da çekimlere başladık. Altı ay boyunca sürekli prova yapmadık tabii; oyuncuların dizileri vardı, bir araya gelmek kolay olmuyordu. Ama toplamda 10, belki 13-14 gün prova yapmışızdır.

Provalarda oyunculardan bol bol doğaçlama yapmalarını rica ettim. Ben bütün provaları kameraya kaydediyordum. Ortaya çıkan güzel şeyleri tekrar senaryoya dahil ettik. Dolayısıyla prova ve senaryo birbirinden ayrı değil, birbirleriyle konuşarak ilerleyen süreçler oldu.

Ankara’yı önce fotoğraflamak

(Pınar Yorgancıoğlu, Analog fotoğraf: Elif Akbıyık)

Film Ankara’da geçiyor. Mekânları yazarken de bu kadar net görüyor muydun?

Ben zaten Ankaralıyım. Mekânların bir kısmı bildiğim yerlerdi. İstanbul’da çekiyor olsam bile yazarken muhtemelen Ankara’da bildiğim mekânlar kafamda canlanırdı. Bazı sahneleri mekânlarını çok net gözümde canlandırarak yazdım.

2020 ve 2021’i büyük ölçüde bekleyerek geçirdik. Ben de o sırada ekşi maya ekmek yapıp mekânları gezdim diyebilirim. Güzel tarifler birikti, çeşitli çorbalar… Ama gerçekten mekân mekân gezerek senaryonun üzerinden tekrar geçtim.

Çekime geçtiğimizde, mekânların fotoğraflarıyla birlikte yapıma teslim edebileceğim ayrıntılı bir dosyamız zaten vardı. Ailenin yaşadığı evi de babaannemlerin evinde çektik.

Görüntü yönetmenimiz Jonas Raphael Schneider, kısa filmlerimden beri birlikte çalıştığım ve yakın arkadaşım olan biri. Ocaktan hazirana kadar farklı zamanlarda Ankara’ya geldi. Bütün mekânları beraber gezdik. Filmin neredeyse her karesini önceden fotoğraflamıştık. Sete girmeden önce kadrajlarımız bile büyük ölçüde belliydi.

Bir de babaannenlerin evinde hayalet hikâyesine dönüşen bir şey olmuş.

Yonas orada kaldı. Babaannemle dedemin fotoğrafları vardı odada. Fotoğraflardan biraz ürküp onları çekmeceye saklamış. Sonra fotoğrafları bulamadık! “Jonas, sen bunları alıp Almanya’ya mı götürdün?” diye sordum. “Yok, bir bakayım,” dedi. Çocuk biraz huzursuz olmuş o hayaletli atmosferden. (Gülüyor.)

(FOTOĞRAF – Pınar Yorgancıoğlu ve Elif Akbıyık / Analog fotoğraf)

Kapalı kapılar ardında kim olduğumuz

Fantastik olanla gündelik gerçekliği yan yana getiren dünyalara hep ilgin var mıydı?

Evet ama hemen “sihirli gerçekçilik” gibi bir etiket yapıştırmak istemiyorum. Absürdite, sihirli gerçekçilik gibi alanlar zaten edebiyattan beri, sinemaya girmeden önce de ilgimi çeken dünyalardı.

Şu bana hep ilginç geliyor: İnsan başkalarıyla birlikteyken birtakım roller oynamak zorunda kalıyor. Maske demiyorum buna ama sinirlendiğinde bile sinirini filtrelemek zorunda kalabiliyor. Hayatı çeşitli filtrelerle yaşıyoruz.

Sonra insan kendi başına kaldığında, kafasının içinde yarattığı oyun alanındaki kişi… O kişi benim hep ilgimi çekiyor.

Ergenliğimde evimize temizliğe gelen bir abla vardı. Aralarda benim radyomu dinlerdi. Bir gün onun System of a Down müptelası olduğunu keşfettim. Hiç beklemediğim bir iç dünyası olduğunu fark ettim.

Kapalı kapılar ardında kim olduğumuz ve orada yaşama ihtimalimiz olan hayatlar benim hep ilgimi çekiyor.

Karakterler de sende tek bir fikirden değil, küçük gözlemler biriktikçe ortaya çıkıyor sanki.

Biraz öyle. Bitki gibi aslında. Sularsın sularsın, ister istemez verdiği yapraklarda onun etkisi çıkar ya… Çocukken karanfili renkli suya koyduğumuz deneyler vardı. Karanfilin uçları mavi, kırmızı olurdu. Biraz öyle.

Özellikle insan davranışlarından çok besleniyorum. Şimdi bunu “Herkes benim etrafımda ne yaptığına dikkat etsin” gibi söylemeyeyim! Ama insanları gözlemlemek hoşuma gidiyor. Sonra bunlar bir araya geliyor ve karakterlerden kendiliğinden bir hikâye çıkıyor.

“Boşluğa bir ses bırakıyorsun”

Melih de böyle mi çıktı?

Dayım biraz Melih’e benzer. Bundan haberi yok bu arada, okursa sürpriz olacak. (Gülüyor.)

Dayım çok teknik bir iş yapan ama aynı zamanda çocuk ruhlu bir insan. Kendi kendine küçük deneyler, icatlar yapar. Bir ara boza yapıyordu mesela. Bozayı pürüzsüz hale getirmek için uzun uzun elemek gerekiyormuş ve bunu yaparken kolu yoruluyormuş. Sonra kendine bir boza eleme aleti yaptı ve patent başvurusunda bulundu.

Filmdeki amatör telsizcilik hobisi de dayımdan bildiğim bir şey.

Çok teknik bir uğraş gibi görünmesine rağmen arkasında romantik bir taraf var. Dayım anlatırken, karanlıkta iki insan arasındaki konuşmayı dinleyebildiğini ya da “Sesimi duyan var mı?” diye çağrı yaptığını söylüyordu. Hiç tanımadığın, belki hiç görmeyeceğin insanlarla bir tür mektup arkadaşlığı kuruyorsun.

Bir de ses dalgasını uzaya gönderiyorsun ve o yayılmaya devam ediyor. Sen ölüp gidiyorsun ama o ses dalgası kalıyor. Biraz şişeye mesaj koyup denize atmak gibi.

Filmin temasıyla da çok uyumluydu bu. Karanlıkta Islık Çalanlar fikriyle de örtüşüyor: Boşluğa bir ses bırakıyorsun, “Biri duyarsa ne güzel,” diyerek.

O teknik dünyanın arkasındaki romantik tarafı çok seviyorum. Melih’te de dayımdan gelen o aşırı matematiksel kafa ile çocukça romantizmin birleşiminden izler var.

“Bildiğimiz matematiğin öldüğünü fark etmek”

Toprak sana ne kadar yakın?

Toprak’ın aile dinamikleri bana çok yakın değil. Ben gerçekten çok destekleyici bir ailede büyüdüm. Ailemin verdiği manevi ve maddi desteğin imtiyazını yaşamış biriyim. O anlamda Toprak’tan çok daha şanslıyım.

Ama aynı kuşaktan olmanın getirdiği şeyler var. İçinde bulunduğumuz sosyoekonomik koşullar ve genel bir yas hali…

Ben de çok çalışkan bir öğrenciydim. Toprak’ı da hep öyle yazdım. Bütün her şeyi kitabına göre yaptım ve bir noktada bunun sonucunu alacağımı düşündüm. Tam oraya geldiğinde kurallar değişti. Son on yıldır bu sürekli oluyor. Şimdi yapay zekâ çıktı mesela. Yeniden oturup sıfırdan yapay zekâ mı öğreneyim?

Sürekli sıfırdan başlamak zorunda kalıyorsun. Bir şeye emek veriyorsun ve o emeğin boşa gitmiş olabileceği gerçeğiyle karşılaşıyorsun. Belki bunun yasını ben de hâlâ tam tutamadım: Bildiğimiz matematiğin öldüğünü fark etmek.

Eskiden denklem şuydu: Diploman varsa, iyi çalıştıysan, işini düzgün yaptıysan okuduğun alanda bir iş bulursun. Artık öyle bir şey yok. Okuduğun işi hiç yapamayabilirsin. Yapsan para kazanamayabilirsin. Para kazansan o parayla ne alacaksın, neye yetecek?

Bir hedefe doğru yürüdüğünü bildiğinde yoldaki taşların ayağına batması o kadar rahatsız etmez. Çünkü bir yere gidiyorsundur. Ama hedef sen yürüdükçe uzaklaşıyorsa, bir noktada “Oraya gerçekten varabilecek miyim?” diye soruyorsun.

Yolumu mu değiştireyim? Değiştirirsem bugüne kadar yaptığım zaman ve emek yatırımı boşa mı gitmiş olacak? Başka bir yola girersem orada da başka taşlar batacak. Devam mı edeyim? Gideceğim yer hâlâ var mı?

Bir arada ama başka dünyalarda

Toprak’ın oyun dünyasına kaçışı da bunun bir parçası mı?

Ben biraz oyun oynuyorum, kardeşim çok oynar. Toprak birebir benden çıkan bir karakter değil; kardeşimden ve çevremdeki arkadaşlarımdan da çok şey var onda.

Aslında üç karakterde de bir tür “escapism”, bir kaçış hali var. Her birinin kaçtığı ve kontrol edebildiği bir dünya var. Bu dünyalar bir yandan, tırnak içinde, çok özgür oldukları; bir yandan da onları yalnızlaştıran dünyalar.

Senaryoyu yazarken erkek arkadaşımla ayrılmıştık ama sanal dünyada hâlâ birlikte oyun oynuyorduk. Her gün eski erkek arkadaşımla oyunda buluşuyordum yani.

Bir gün ben oyuna girmemiştim. O da tanımadığı dört kişilik bir gruba dahil olmuş. Sonra bana, “Seslerinden 13-14 yaşlarında küçük kızlar olduğunu anladım. Ben 28 yaşında adamım. ‘Gregory koş, hadi!’ falan diyorlar. Konuşmaya utandım çünkü yaşlı olduğumu anlayacaklardı, o yüzden sadece yazdım,” diye anlatmıştı.

Çok komik gelmişti bana. Sanal dünyada istediğin kişi olabilme hissi de ilgimi çekiyor.

Burada Bir Arada Yalnız ile enteresan bir akrabalık var aslında. Orada da aynı evdeki insanların her biri başka bir yere kaçıyor: biri sanal dünyaya, biri dine, biri sosyal medyaya…

Evet. Bir kaçış ihtiyacı ailede çok güçlü. Herkes yan yana olsa da biri bir diziye kaçıyor, biri futbola, biri başka bir şeye… Gerçekten yalnız bir bir aradalık var.

Ali’yle de bunun şakasını yapıyoruz. Filmlerimizin vizyon günü de aynı. “Bir Arada Islık Çalanlar”, “Karanlıkta Yalnız Kalanlar” gibi bir şey yapıp ortak kampanya mı düzenlesek diye konuştuk. Bunu avantaja çevirelim dedik. (Gülüyor.)

İlk kurgu çıktığında filmi Ali’yle paylaşmıştım. Onlar henüz sete girmemişti. Senaryoyla ilgili öyle şeyler söyledi ki, “Tamam, bu meseleler üzerine en az benim kadar düşünmüş biri şu anda bana geri bildirim veriyor,” diye hissettim. Çok güzel, insana gerçekten görülmüş hissettiren bir şeydi.

“Sevilebilir kadın karakter yaratmak zorunda değiliz”

Suzan ise sanki diğerlerinden farklı. Ailenin görünmez emeğini üstlenen, herkesi bir arada tutmaya çalışan kişi o.

Evet. Görünmez emek ve hep “sihirliymiş” gibi görünen emek…

Ailede hep birisinin “Banyodan çıktığında havluyu yere atmasan mı?” demesi gerekiyor. Faturaların, aidatların matematiğini birisinin takip etmesi gerekiyor. İdari işlerden sorumlu biri olmak zorunda.

Ve idareci olan kişi, hiçbir idarecinin sevilmediği gibi, pek sevilen biri olmuyor. Üstelik çoğu zaman bayıldığı için değil, nefret ederek yapıyor bütün bunları. Ama görev onun üzerine yapışmış durumda.

Onun da kaçası var. Onun da özgür olmak istediği bir taraf var.

Spoiler vermeyeyim ama Suzan’ın içinde hâlâ genç bir kız var. Ben Suzan’ı hep tutkulu bir insan olarak hayal ettim. Fakat her şey içinde patlıyor. Çünkü dışarıda yapması gereken o kadar çok iş var ki… Yorgun, bitkin ve gençliğinden istediği verimi alamadan yaşlanmış bir kadın. Bunun da insanın içinde bir öfkesi oluyor.

Bana çok tanıdık gelen ama ilk bakışta sevilmesi zor bir karakter. Köşeli, sivri, sert bir tarafı var. Ama birisinin o işi yapması gerekiyor ve Suzan, Toprak ve Melih’e göre çok daha sorumluluk sahibi.

Ama sen onu “sevilebilir” hale getirmeye de çalışmıyorsun.

Bence şu anda iyi kadın karakter yazmayı biraz yanlış anlamış bir yaklaşım var. “Sevilebilir kadın karakter” yaratma baskısı hissediyorum senaryolar üzerinde. Sektörün de hissettirdiği bir baskı bu.

Ben sevilebilir kadın karakter yaratma zorunluluğunun başlı başına başka bir cinsiyetçilik olduğuna inanıyorum. Hiçbir karakterin böyle bir zorunluluğu yok.

Suzan’da benim için önemli olan aralarda birtakım çatlaklar olması ve o çatlaklardan kırılgan bir şey görmemizdi. “Sevilebilir” değil, kendimizi onun yerine koyabileceğimiz bir karakter yaratmak benim için daha önemliydi.

Toprak da öyle. Onun da bayağı toksik tarafları var; hepimizde olduğu gibi.

Anneden kıza kalanlar

Film ilerledikçe bu karakterlerin nereden geldiğini de görmeye başlıyoruz. Özellikle kadınlar arasında kuşaktan kuşağa aktarılan şeyler var.

Kendi ailemle ilişkimde de bazen bunu yaşıyorum. Bir şey yapıyorlar ve ben onu on şiddetinde hissediyorum. “Hiç kendilerini geliştirmemişler,” falan diyorum.

Sonra onların kendi aileleriyle ilişkilerini görünce şunu fark ediyorum: Meğer onlara gelen şey on şiddetindeymiş, bana üçünü yansıtıyorlarmış.

Demek ki aslında bir şeyleri göğüslerinde yumuşatıp filtrelemişler. Orada da bir tür “coming of age” yaşanmış. Kendilerini düzeltebildikleri kadar düzeltmişler.

Ben de kardeşimle ya da özel ilişkilerimde bazen kendimi yakalıyorum. Bana gelen şeylerin bende de çıktığını görüyorum.

Bir şekilde herkes çocuğunu yetiştirirken elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor bence. Ama tamamen düzelmek diye bir şey mümkün mü, bilmiyorum.

Kabustan maceraya

Filmde psikanalitik bir damar da var gibi geliyor bana. Sen de rüyalarınla çok uğraşıyor musun?

Çok. Rüyalarım üzerine çok düşünürüm. Tekrarlayan rüyalarım var. Jung üzerinden de düşünürüm, Freud üzerinden de. Hatta bazen karşılaştırmalı bakarım.

Uzun süre tekrar eden bir kabusum vardı. Bir arabanın arka koltuğundayım. Araba benim değil; annemin babamın arabası gibi. Arka koltukta oturmanın verdiği bir küçüklük hissi var.

Birisi gelip “Arabayı biraz geri alsanız da biz çıksak,” diyor. Ben direksiyonun başına geçmek hiç istemiyorum ama sonunda mecbur kalıyorum.

Arabayı çekiyorum fakat bir daha park yerine dönemiyorum. Ayağım frene yetişmiyor. Frene basmaya çalışırken gaza basıyorum. Sağa dönüyorum, sağdaki arabalara çarpıyorum; sola dönüyorum, soldakilere… Arkadan korna çalıyorlar, ilerlemek zorunda kalıyorum. Derken caddeye, sonra ana yola çıkıyorum ve artık duramıyorum.

Sanki hayatım boyunca kaza yapa yapa ilerleyecekmişim gibi bitiyordu rüya.

Sonra yakın zamanda rüya değişti.

Bu kez bir galeri gibi bir yerdeyim ve arabayı ben seçiyorum. İlk kez kendi seçtiğim bir arabaya biniyorum. Minicik, motosikletten bozma gibi iki kişilik bir araba. Kardeşim beni gaza getiriyor ve arkama oturuyor.

Deneme sürüşüne çıkıyorum. Tam frene basacağım, ayağım yine yetişmiyor. “Ulan, ben bu rüyayı biliyorum. Nasıl kandım da yine bindim bu arabaya?” diyorum.

Sonra aynaların yanında bisiklet freni gibi elle kullanabileceğim frenler olduğunu fark ediyorum. Araba hiçbir zaman tamamen durmuyor ama artık kaza yapmayacak kadar kontrol edebiliyorum.

Virajlı, go-kart pistine benzeyen bir yere giriyoruz. Sürekli kaza yapacakmışım gibi hissediyorum. Normalde korkmam gerekirken kardeşim arkada çok eğleniyor, roller coaster’daymış gibi çığlık atıyor. Onu duydukça benim de hoşuma gitmeye başlıyor.

Sonradan şunu fark ettim: İlk kez arkamda biri var. Yanımda değil, arkamda. Kendi seçtiğim arabayla kendi yolculuğuma çıkıyorum. Direksiyon bende ama destek arkamda.

Aslında aynı korkunç yolculuğa doğru yol arkadaşıyla çıktığında, kabusla macera arasındaki tek farkın bu olabileceğini düşündüm.

(FOTOĞRAF – Pınar Yorgancıoğlu, ödül gecesi / Fotoğraf: Elif Akbıyık)

Bu rüyanın değişmesi filmin hangi dönemine denk geliyor?

Film bitmişti. Festivallere başvuruyorduk.

O dönem çok kaygılıydım. Ekip, yapımcılar, ailem… Herkes destek oluyordu. Ama bir de ilk filmini çekmiş ve o süreci yaşamış yakın yönetmen arkadaşlarım var.

Onların o dönemde bana verdiği desteği anlatamam. Yıllarca onları gıptayla izlemiştim: İlk filmini çekmiş, o süreçte sağlığını, maddi kaynaklarını, ilişkilerini ve akıl sağlığını tüketmiş insanlar…

Sonunda ben de oraya geldim. Çok mutluyum. Ben de hepsini tükettim! (Gülüyor.)

Hani birbirini gösteren Spider-Man meme’i vardır ya… Oraya geldiğimde beni gerçekten öyle karşıladılar. Çok doğru dokunuşlarla, çok güzel bir manevi destek verdiler.

Tam onun üzerine bu rüyayı gördüm ve şunu fark ettim: Aslında bu yolculukta zannettiğim kadar yalnız değilim. Düştüğümde beni tutacak bir hamak var dünyamda.

Biraz filmin temasıyla da çok örtüştü. İlginç bir şeydi.

(Fotoğraflar: Elif Akbıyık)

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş