Transatlantik: Trump’ın ara seçim endişesi | Gözler Yemen’de

İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, Transatlantik’te ABD siyasetinin gündemini, Trump’ın ara seçimler öncesindeki hesaplarını ve Yemen’de tırmanan gerilimin bölgesel ve küresel sonuçlarını değerlendirdi.


Transatlantik’te bu hafta Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile ABD’de yaklaşan ara seçimleri değerlendirdi. ABD’deki ara seçimlerin temel gündeminin ekonomi olduğunu belirten Taşpınar, İran savaşının Trump yönetimine yönelik tepkileri artırdığını söyledi:

“Bugün ana mesele kürtaj değil, kültürel konular, kimlik konuları değil. Amerika’daki ana mesele bugün petrol fiyatları, benzin fiyatları, hayat pahalılığı ve genelde enflasyon diyelim. Bu enflasyon da temelde Amerikan halkı tarafından İran’daki savaşa bağlanıyor. İran’daki savaş da Trump’a bağlanıyor. Biraz Trump’a, biraz da Trump’ın İsrail’in ipiyle kuyuya inmesine bağlanıyor. Dolayısıyla Trump şu anda zor durumda. Hem Temsilciler Meclisi’ni kaybetme riski var hem de daha ilginç olan Senato’yu kaybetme riski var.”

Trump’ın ara seçim endişesi 

Trump’ın ara seçim
Transatlantik: Trump’ın ara seçim endişesi | Gözler Yemen’de

Demokratların kamuoyu yoklamalarındaki üstünlüğünün seçim sonuçlarına aynı ölçüde yansımayabileceğini belirten Gönül Tol, seçim sisteminin etkisine dikkat çekti:

“Bir mavi dalganın olmama ihtimalini de bence göz önünde bulundurmak gerekiyor. Evet, şu anda gerçekten siyasi şartlar Demokratlar için çok uygun. Ömer ekonomik problemlerden bahsetti, enflasyondan, İran savaşının Trump tabanında ne kadar tepki yarattığından bahsetti. Bütün bunlar Demokratlar için avantajlı bir siyasi ortam yaratıyor. Fakat bu ortamda dahi bir mavi dalga olmayabilir. Bu ihtimalin yabana atılmaması gerektiğini düşünüyorum.”

Demokratların karşı karşıya olduğu yapısal engellere dair ise Tol, “Bu seçim bölgelerinin sınırları çoğu zaman bir partinin lehine olacak şekilde çiziliyor. Bu yapısal bir durum. Bu yüzden ülke genelinde Demokratlara destek artıyor olsa dahi bu artış aynı ölçüde Kongre’de sandalyeye dönüşmeyebilir. Temsilciler Meclisi’nde çok büyük ihtimalle Demokratlar çoğunluğu ele geçirecek fakat bu çok büyük bir çoğunluk olmayacak muhtemelen. Senato’da durum çok daha karışık” dedi.

Gözler Yemen’de

Yemen’de Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmaları değerlendiren Taşpınar, saldırıların Riyad yönetiminin ekonomik hedeflerini de tehdit ettiğini söyledi:

“Bu kadar ciddi ekonomik imkânları olan, askeri imkânlarına, ordusuna, füze savunma sistemlerine bu kadar yatırım yapmış bir ülkenin Riyad’daki uluslararası havalimanını koruyamıyor olması gerçekten Muhammed bin Selman için ciddi bir meşruiyet krizi yaratıyor bence. Suudi Arabistan’ın 2030 projesi bütünüyle ekonomik olarak şu anda bıçak sırtında. Bu proje temelde dünyadaki yatırımcıların Suudi Arabistan’a güvenmesi üzerine kurulu.”

Gönül Tol ise Türkiye’nin Suudi Arabistan’a verebileceği desteğin sınırlarını ele aldı. Askeri müdahalenin taşıdığı risklere değinen Tol, “Bu çok riskli bir şey olur. Türk askerinin Yemen’de ne işi var ki? Erdoğan söyledi zaten. Dedi ki bu bir Mekke Anlaşması, bir savunma paktıdır. Hakan Fidan’ın söyledikleri biraz farklıydı fakat Erdoğan’ın söylediklerinden anladığım, mümkün olduğunca teknik destek verilecek, personel desteği verilecek ama asker göndermek bambaşka bir mesele. Bence kesinlikle Türkiye müdahil olmamalı” dedi.



Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile biraz Amerika Birleşik Devletleri, biraz da Ortadoğu konuşacağız. Hoş geldiniz arkadaşlar. Ömer, geçen hafta yayını sensiz yaptık, onun için önce seninle başlayalım. Önce ABD’deki ara seçimle başlayalım. Benim anladığım kadarıyla Trump bayağı panikte. Paniğin nedeni çoğunlukları elden kaçırması olsa gerek. Yapmak istedikleri de var, Rusya ile bir anlaşma yapmak istiyor. Şunları bir özetler misin bize?

Ömer Taşpınar: Burada ara seçimlere 22 gün kaldı galiba Ruşen. Bu ara seçimler genelde mevcut yönetimin, mevcut başkanın partisinin aleyhine oluyor hep. Bu seçimlerden başkanın partisinin galip çıkması çok ender görülür. Obama’nın, biraz Biden’ın başına geldiği gibi, bu sefer de muhtemelen Trump’ın başına aynı şey gelecek. Gerçi geçen sefer baktığımızda Biden dönemindeki ara seçimlerde kürtaj meselesi çok gündemdeydi ve Biden beklediği kadar büyük bir yenilgi almamıştı. Zaten biraz da o nedenle aday olmaya karar vermişti. O dönemki dinamiklerde kürtaj çok büyük rol oynuyordu. Bugün ana mesele kürtaj değil, kültürel konular, kimlik konuları değil. Bugün Amerika’daki ana mesele petrol fiyatları, benzin fiyatları, hayat pahalılığı ve genelde enflasyon. Bu enflasyon da temelde Amerikan halkı tarafından İran’daki savaşa bağlanıyor. İran’daki savaş da biraz Trump’a, biraz da Trump’ın İsrail’in ipiyle kuyuya inmesine bağlanıyor. Dolayısıyla Trump şu anda zor durumda. Hem Temsilciler Meclisini kaybetme riski var, ki o %100 gibi, hem de daha ilginç olanı Senatoyu kaybetme riski var. Çünkü tahmin ediyorum 10-12 eyalette çok zor durumdalar. Bu eyaletlerin önemli bir kısmı Teksas, Güney Karolina, Alabama, Tennessee, Alaska gibi eyaletler. Trump genel seçimlerde %10’dan fazla kazanmıştı. Şu anda Cumhuriyetçi Parti normalde rahat kazanması gereken Teksas, Güney Karolina gibi eyaletlerde bile inanılmaz paralar harcıyor. Cumhuriyetçi Parti’nin parasının önemli bir kısmı da Trump’ın arası çok iyi olmamasına rağmen Elon Musk’tan geliyor. Dün Washington Post‘ta, Elon Musk’ın, Cumhuriyetçilerin kaybetmemesi için 250 milyon dolar civarında para harcadığına dair bir haber çıktı. Demokratların durumu daha iyi. Fakat orada da güçlü ve ivmesi olan ve kendilerine “Democratic Socialists of America” diyen, ideolojik olarak kendisini sosyalizme yakın hisseden bir hareket var. O nedenle orada da bir soru işareti var. Michigan gibi eyaletlerde popüler liderler var, ama Demokrat Parti’nin ön seçimlerini kazanmak başka bir şey, o eyaletlerin genel halkını kazanmak başka bir şey.

Fakat bir tahmin yapmak gerekirse, büyük ihtimalle bir “Mavi Dalga” geliyor diyebiliriz. Trump, bu mavi dalganın gelmemesi için, şu anda kırmızı eyaletlerde büyük mitingler düzenliyor ve sosyal medyadan, hiç kimsenin tam olarak takip etmediği, anlamadığı, inandırıcı da bulmadığı açıklamalar yapıyor. Mesela hafta sonu “Rusya ve Ukrayna arasında bir ateşkes ilan ediyorum” dedi. Kendisi ilan etti bunu. Rusya’nın ve Ukrayna’nın bundan haberi yok! Böyle bir ateşkes ortada yok, kendisi ilan ediyor bunu. Niye ilan ediyor? Çünkü bir şekilde petrol fiyatlarını düşürmeye çalışıyor, psikolojik bir etkisi olacağını düşünüyor. Rusya’dan, piyasayı etkilemeyecek miktarda dizel, benzin alıp piyasaya sürüyor. Şu anda Amerika’da dizel fiyatları galonu 7 doların üstüne çıkmış durumda. Bu inanılmaz yüksek bir rakam ve dizel fiyatları ulaşım fiyatlarını, her şeyi etkiliyor. O nedenle Trump’ın Amerika’da bu ekonomik konularda ne kadar zor durumda olduğu ortada.

Bir de tabii bono faizleri ciddi artmış durumda. On yıllık bono %5’in üzerinde, %6’ya dayanmış durumda. Bu ne anlama geliyor? 40 trilyonluk bir borcu var Amerika’nın. Faizler arttıkça, ki Merkez Bankası burada faizleri küçük bir oranda arttırdı, Amerika’nın bu borcu çevirme zorluğu da artıyor. Yani zor durumda Amerika’nın ekonomisi, başarılı değil. İkiye bölünmüş bir ekonomi var. Borsa iyi gidiyor. Hâlâ, yapay zekâ nedeniyle şişmiş durumda olan bir borsa var. Çok büyük paralar aktı yapay zekâ şirketlerine; bu Nasdaq’ı, Dow Jones’u, borsayı iyi götürüyor. Parası borsada olan, emeklilik fonları borsada olanlar genelde hallerinden memnun gibi. Ama Amerika’nın çok önemli bir kesimi asgari ücretle geçinmeye çalışıyor, bunlar 2-3 işte çalışıyorlar aynı zamanda.

Göçmenler meselesi konusunda da Trump çok zemin kaybetti ve vatandaş olmuş bazı göçmenlerin bile oy kullanmaması için elinden geldiğince hukuki zorluklar da çıkarıyor. Bütün bunlar Trump’ın kaybetmekten çok korktuğunu gösteriyor. Ne olur kaybederse? İki yıl daha iktidarda “topal ördek” durumuna düşer, Kongrede ve Senatoda kendisine karşı soruşturmalar artar, kendisinin kabine üyeleri daha fazla Kongreye gelip açıklamalar yapmak zorunda kalabilirler, azletme konusunda bazı girişimlerde bulunabilirler.

Fakat nihayetinde benim kanım şu: Trump zaten kendisini şu anda son iki yılda kanun hükmünde kararnamelerle yürütme yapmaya, bir şekilde öyle devam etmeye yatkın görüyor ve çok fazla da umurunda olmayabilir bu seçimleri kaybetmek. Çünkü nihayetinde onun aslında ilgisi sembolik konularda. Herkes Beyaz Saray’daki balo odasını konuşuyor, yeni bir inşaat yapılıyor. Washington DC’de Fransa’daki Arc de Triomphe’a (Zafer Takı) benzer, büyük bir tane “Arc de Trump” yapmaya çalışıyor. Kendisi mimari projelerle, Kennedy Center ile uğraşıyor. Yani böyle kozmetik, çok fazla halkın gözünde önemi olmayan, ama kendisini tarihte önemli sanki kılacak bazı miras konularına, “tarihe nasıl geçeceğim?” konularına kafayı yormuş durumda. Ekonomiye, İran’daki savaşa, Ukrayna’daki savaşa bence yeterince mesai ayırmıyor. Kendi çapında bir şekilde bu seçimlerden mağlup çıksa da bence yoluna devam edecek ve önümüzdeki dönemde 2 yıl sonra ne olacağı çok daha önemli Amerika açısından. Şu anda öyle bir ihtimal yok ama eğer burada çok ciddi bir hezimet olursa, bir bakıma bu Trump’ın bir şekilde Amerika’daki bütün sistemi alaşağı edip “Tekrar üçüncü kez aday olabilir miyim” konusundaki hevesini de kırabilir. O açıdan önemli olabilir burada bir hezimet yaşaması. “Trump’tan sonra kim gelecek” tartışmalarını biraz güçlendirir tabii. Burada da genelde Marco Rubio ve JD Vance üzerinden giden bir tartışma var, onları canlandırır.

Ama asıl önemli olan, Demokratlar bu zaferi nasıl yorumlayacaklar? Eğer bu “Demokratik Sosyalist hareket’’ başarılı çıkarsa, Demokratlar muhtemelen bu zaferi bir zafer sarhoşluğu içinde değerlendirip yanlış politikalar izleyebilirler. Daha fazla sola kayabilirler, Amerika’nın genelinden kopuk bir sola daha radikal bir kayış olabilir Demokratlar’da. O tür konularda da bence Demokrat Parti’nin merkez isimleri endişeli. Şu anda Demokratlar kazanacak gibi gözüküyor, ama böyle çok popüler bir lider yok ortada henüz. Parti içinde de çok ciddi kırılmalar ve kutuplaşma var.

Ruşen Çakır: Gönül, seninle devam edelim. Demokratlar’ın çok başarılı olmadığı bazı eyaletlerde Senato seçimini kazanma ihtimalinden bahsediliyor. Bir de Ömer kısmen bahsetti; Demokratlar’ın aday profillerinde birtakım sol isimler öne çıkıyor. Herhalde bunlar seçimin en önemli hususları ve Trump da bunu seçim kampanyasında komünizme karşı mücadele etme iddiasıyla ortaya çıkarıyor, öyle değil mi?

Gönül Tol: Evet ve bunu aslında etkili bir şekilde kullandığını gösteren şeylerden bir tanesi de şu: Bazı Demokrat adaylar, Trump’ın “Bunların hepsi sosyalist” söyleminin etkisini azaltmak için kendilerini “kapitalist” olarak, yani kampanyalarının başında, kampanyalarının en görünen ayağı olarak kullanıyorlar.

Ömer “Mavi Dalga’’dan bahsetti. Aslında şöyle ilginç bir dinamik de var; bir mavi dalganın olmama ihtimalini de bence göz önünde bulundurmak gerekiyor. Evet, şu anda gerçekten siyasi şartlar Demokratlar için çok uygun. Ömer ekonomik problemlerden, enflasyondan, İran Savaşı’nın Trump tabanında ne kadar tepki yarattığından bahsetti. Bütün bunlar Demokratlar için aslında pozitif, avantajlı bir siyasi ortam yaratıyor. Fakat bu ortamda dahi bir mavi dalga olmayabilir. Bu ihtimalin de yabana atılmaması gerektiğini düşünüyorum. Programdan önce kamuoyu yoklamalarına baktım, Demokratlar 8 puan önde görünüyor ki genelde 8-9 puan, mavi dalga beklentisi yaratıyor.

Bütün bu avantajlara rağmen, neden Demokratlar büyük bir zafer kazanmayabilir? Bunun birkaç sebebi var. Bunlardan bir tanesi, Amerika’daki seçim sistemi. Temsilciler Meclisi’nde 435 sandalye var. Bu sandalyelerin yalnızca 40 ya da 50 kadarının gerçekten iki parti arasında el değiştirebilecek durumda olduğu söyleniyor. Çünkü uzunca bir süredir bu seçim bölgelerinin sınırları çoğu zaman bir partinin lehine olacak şekilde çiziliyor, bu yapısal bir durum. Bu yüzden ülke genelinde Demokratlar’a destek artıyor olsa dahi, bu artış aynı ölçüde Kongrede sandalyeye dönüşmeyebilir. Temsilciler Meclisi’nde çok büyük ihtimalle Demokratlar çoğunluğu ele geçirecek fakat bu çok büyük bir çoğunluk olmayacak muhtemelen.

Senatoda durum çok daha karışık. Senatoda Cumhuriyetçilerin şu anda 53, Demokratlar’ın ve onlarla birlikte hareket eden bağımsızların 47 sandalyesi var. Demokratlar’ın Senatoda çoğunluğu elde edebilmeleri için dört sandalye daha kazanmaları gerekiyor. Ama bunun için Demokratlar’ın, Trump’ın 2024 yılında çok büyük farkla kazandığı eyaletlerde başarılı olmaları gerekiyor. Dün bir seçim analistini dinliyordum, çok ilginç bir şey söyledi: “Ülke genelinde Demokratlar’a destek 10 puan artsa bile Senatoda çoğunluğu elde etmeleri mümkün olmayabilir.” 10 puandan bahsediyoruz! Biraz önce bahsettim, kamuoyu yoklamalarında Demokratlar 8 puan önde görünüyor ve buna dayanarak bir sürü insan “Mavi dalga geliyor” diyor. Bu analistin söylediği şey önemli. Yazdığı başka şeylere de baktım, güvenilir bir analist. “10 puan dahi artsa ülke genelinde, bu Senatoda Demokratlar açısından bir çoğunluğa dönüşmeyebilir” diyor. Çünkü Senato seçimlerinde ülke genelindeki oy oranından çok, eyaletlerde tek tek kimin kazandığı önemli. Bu bir.

İkincisi, seçime katılım da önemli. Gençler, azınlıklar, siyahlar, Latin Amerikalı seçmenler arasında önemli bir desteği var Demokratlar’ın. Ama tarihi olarak bu gruplara baktığımızda, seçimlere katılım oranları çok daha düşük. Özellikle gençler, mesela başkanlık seçimlerine kıyasla ara seçimlerde çok daha az sandığa gidiyorlar. Buna karşılık yaşlı seçmenlerin katılımı daha yüksek ve yaşlı seçmenler genelde Cumhuriyetçiler’e daha fazla destek veriyor. Dolayısıyla Demokratlar’ın seçmenini sandığa götürmesi de önemli.

Ömer önemli bir şeyden bahsetti, Cumhuriyetçiler’in burada bir başka avantajı para. Seçim kampanyalarına ayırabilecekleri kaynak Demokratlar’dan çok daha fazla. Özellikle Trump’ın Demokrat Parti’nin sol kanadını öne çıkaran söylemi etkili oluyor gibi görünüyor. Ama tabii Cumhuriyetçiler açısından da pek çok sorun var. Her şeyden önce ekonomik durum seçmen açısından en önemli dosya. Ama Cumhuriyetçiler açısından sorun olabilecek bir diğer şey de Trump’ın kendisinin aday olmaması meselesi. Trump’ın çok sadık bir seçmen kitlesi var ama bu seçmenlerin hepsi Trump’ın adının olmadığı bir seçimde aynı heyecanla sandığa gitmeyebilir. Trump da bunun farkında. O nedenle Cumhuriyetçi seçmene “Ben adaymışım gibi davranın. Ben adaymışım gibi sandığa gidin, ben adaymışım gibi oy kullanın” diyor. Hatta 2024 seçimlerinde rahat kazandığı eyaletlerde bile Trump, Cumhuriyetçi adaylara destek vermek için mitingler düzenliyor.

Sonuçta Demokratlar açısından elverişli bir siyasi ortam var, fakat Demokratların bu ortamdan ne kadar yararlanabileceği henüz belli değil. O nedenle de bu ‘’mavi dalga’’ analizlerini çok görüyorum, ama bunun olmayacağına dair emareler de var, onu da söylemek lazım.

Ruşen Çakır: Evet, biraz Yemen’i konuşalım. Ömer, orada bir savaş var ve Suudi Arabistan’a kök söktürüyorlar anladığım kadarıyla. Suudi Arabistan da Pakistan ve Türkiye’nin yardımını istiyor. Alıyor mu, alacak mı, nasıl yardım alacak? Bunlar tabii bizi çok ilgilendiriyor. İran Savaşı unutuldu artık, yok hükmünde diyelim, ama fiilen savaş bitmiş değil. Yemen’deki savaşın bir tür vekâlet savaşı olduğunu söyleyenler de var ama bunun tam gerçeği yansıtmadığını söyleyenler de var. Sen nasıl bakıyorsun?

Ömer Taşpınar: “İran Savaşı unutuldu” dersek, o vekâlet savaşı boyutu tabii çok azalmış olur. Husiler bağımsız bir hareket, İran tarafından yönetilmiyorlar. İran’la bağlantısı yok, dolayısıyla İran Savaşı’nın bir sonucu, etkisi olarak bakmamak gerekir. Ben tam öyle düşünmüyorum. Her ne kadar operasyonel olarak Husiler İran’dan bağımsız hareket ediyor olabilse de, ortada bir vekâlet, bir proxy durumu var. Husiler’in şu anda hem Hürmüz Körfezi’nde hem de Babülmendep’te bu kadar güçlenmiş olması, Körfez’deki Arap ülkelerinin, petrol üreticilerinin zor durumda olması, petrol fiyatlarını çok ciddi etkiliyor. Bence İran açısından son derece elverişli bir konsept yaratıyor Suudi Arabistan’ın zorlanıyor olması. Tabii ki aslında baktığımızda mesele daha çok Suudi Arabistan’ın kendini doğru dürüst koruyamıyor olması. Elinde bu kadar ciddi ekonomik imkânlar olan, petrolü olan, askeri imkânlarına, ordusuna, füze savunma sistemlerine bu kadar yatırım yapmış bir ülkenin, Riyad’daki uluslararası hava üssünü, havalimanını koruyamıyor olması, gerçekten bir bakıma Muhammed bin Selman için ciddi bir meşruiyet krizi de yaratıyor bence.

Suudi Arabistan açısından baktığımızda önümüzdeki hafta Ortadoğu’nun Davos’u olarak görülen Riyad’da çok büyük bir yatırımcılar toplantısı olacak. Bu yatırımcılar toplantısına, geçmişte dünyanın her yerinden liderler, finans bakanları, başkanlar katılıyordu. Şimdi buraya nasıl gelecekler? Husiler Riyad Havaalanı’nı haftalardır istedikleri gibi vuruyorlar. En son yaptıkları saldırıda 13 kişi öldü, 250 kişi yaralandı, bunların içinde ciddi ağır yaralı olanlar var. Bu terminali kapatmamış olmaları, bu terminali Patriotlarla, hava savunma sistemleriyle doğru dürüst koruyamamaları, inanılmaz bir güvenlik zafiyeti yaratıyor Suudi Arabistan açısından.

Suudi Arabistan’ın 2030 vizyonu, ekonomik olarak şu anda bıçak sırtında bence. Zaten Suudi Arabistan’ın 2030 vizyonu konusunda çok büyük soru işaretleri vardı. 2030 vizyonu nedir? Belki seyircilerin içinde bilmeyenler vardır: Suudi Arabistan 2030 vizyonu, Muhammed bin Selman’ın bir şekilde Suudi Arabistan’ı Birleşik Arap Emirlikleri hâline getirme vizyonudur. Yani petrolden daha bağımsız, finans sektörü, turizm sektörü, daha güçlü büyük altyapı projeleri, “NEOM” diye yeni bir şehrin kurulması… Trilyonlarca dolarlık bir proje ve bu proje temelde, yatırımcıların, dünyanın Suudi Arabistan’a güvenmesi, Suudi Arabistan’ın geleceğine yatırım yapılması üzerine kurulu. Şu anda güvenlik krizi yaşayan bir ülkede, bırakın böyle büyük bir altyapı ve çeşitlendirme projesini, kendini savunamayan bir ülke durumuna gelmiş konumda Suudi Arabistan. Belki de tarihinin bu en zor dönemlerinden birinde, Türkiye ve Pakistan, Suudi Arabistan’la bir anlaşma yaparak, Mekke Anlaşması ile “Biz senin güvenlik ortaklarınız” dediler ve beklentiyi çok arttırdılar. Pakistan ve Türkiye ne yapacak beklentisi artıyor.

Ama tabii geleneksel olarak burada Suudi Arabistan’ın güvendiği ülke Amerika. Amerika Suudi Arabistan’ı, İran’dan veya bu tür saldırılardan askeri olarak hep korumuş durumda. Amerika’nın elinde de şu anda İran Savaşı nedeniyle %60-%70 oranında azalmış bir füze savunma sistemi stoku var, yani yeterince füze savunma sistemi yok. Belki bu da etkiliyor olabilir. Suudi Arabistan istediği kadar füze savunma sistemi alamıyorsa, bunları çok daha ekonomik olarak kullanmak zorunda kalıyor olabilir. Bu nedenle de bir güvenlik zafiyeti doğuyor olabilir. Amerika istese bile, şu anda füze savunma sistemi açısından kapasitesi sınırlı durumda. Husilerin bütün yapmaları gereken şey, birkaç füze veya dronla terörize etmek, anarşi yaratmak. Tıpkı Ukrayna’nın Rusya’yı derinlerde vurabilmesi gibi, Yemen’deki Husiler de müthiş bir askeri güç olmamalarına rağmen, gerilla tipi bir güçle Suudi Arabistan’a, senin deyiminle kök söktürüyorlar. Suudi Arabistan gerçekten şu anda Birleşik Arap Emirlikleri’nden de biraz kopuk bir durumda. Birleşik Arap Emirlikleri’nin askeri gücü önemliydi Yemen’de; onların da omuz verdiği bir ortam vardı. Şu anda Yemen’de Birleşik Arap Emirlikleri ile ayrı düşmüş durumdalar. İstediği kadar asker de bindiremiyor oraya. Yemen’deki Husiler’i askeri olarak yok etmek çok zor. 2022’deki Husilerle ateşkes anlaşması artık bitmiş durumda. 2022’deki ateşkes anlaşması niye bitti? Çünkü hem İran’la savaş başladı hem de İsrail ve Gazze yaşandı. Dolayısıyla Husiler, belki de kendi ağırlıklarının çok üzerinde sıklette güreşerek, Ortadoğu’da inanılmaz bir başarı sağlıyorlar kendi açılarından. Bu, Muhammed bin Selman açısından utanç verici.

Türkiye açısından baktığımızda da ciddi bir ikilem yaratıyor. Gönül daha iyi takip ediyor bu konuyu. Ama bence Türkiye Yemen’e asker yollama konusunda, Suudi Arabistan’daki gibi bir politika içine girmek istemeyecektir ve elinden geldiğince kozmetik, fakat ağırlığı varmış gibi gözüken bazı göstermelik adımlar atmaya çalışacaktır ki, çok konuşulan, “Amerika sonrası Ortadoğu” diye lanse edilen Mekke Anlaşması’nın içi biraz doldurulsun.

Ama nihayetinde Amerika’nın vereceği destek, Amerika’nın ne yapacağı, Trump’ın İran’la savaşa nasıl devam edeceği konusu çok daha önemli. Fransa’nın politikalarına da bakıyoruz, Fransa da askeri olarak, daha ciddi Suudi Arabistan’a destek vermeye başlıyor, İngiltere de aynı şekilde bunları yapabilir. Fakat nihayetinde ben artık Suudi Arabistan’ın 2030 vizyonunun suya düştüğünü, doğru dürüst bunun kurtarılamayacağını düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Gönül, seninle devam edelim. Ömer “Türkiye’nin pozisyonunu Gönül daha iyi, yakından takip ediyor” dedi. Benim gördüğüm kadarıyla tabii ki Türkiye asker göndermek istemeyecektir ama Muhammed bin Selman, eğer buna ihtiyacı varsa, Türkiye’den bunu ısrarla isteyecektir diye düşünüyorum. Çünkü öyle bir profili var. Türkiye ile Suudi Arabistan’ın arası çok bozuktu biliyorsunuz, sonra Türkiye’nin bir hamlesiyle yakınlaşıldı. Orada geri adımı attıysa, Ankara attı. O anlamda eli daha güçlü olan sanki Suudi Arabistan gibi geliyor bana. Ama çok zor bir konu olduğu kesin. Oraya savaşmaya asker yollamak kolay kolay Erdoğan’ın yanaşacağı bir şey olmaz.

Gönül Tol: Evet, bu çok riskli bir şey olur. Geçen haftaki yayında konuşmuştuk bunu Ruşen. Türk askerinin Yemen’de ne işi var? Hakan Fidan, “Bu bir Mekke Anlaşması bir savunma paktıdır” dedi. Hakan Fidan’ın söyledikleri biraz farklıydı fakat Erdoğan’ın söylediklerinden anladığım; mümkün olduğunca teknik destek verilecek, personel desteği verilecek ama asker göndermek bambaşka bir mesele. Bence Türkiye kesinlikle müdahil olmamalı.Ama tabii Ömer’in söylediği şey de önemli, bir taraftan da Hakan Fidan’ın her fırsatta “NATO gibi bir oluşum” dediği Mekke Anlaşması’nı da bir ete kemiğe büründürmek gerekiyor. Her yerde herkes bunu konuşuyor, “Yemen aslında gerçekten bu Mekke Paktı bir kâğıttan kaplan mı, bir söylem mi yoksa gerçekten içi doldurulabilir bir şey mi? Bunun bir testi olacak” diyor.

Bu noktada tabii Türkiye’nin, Pakistan’ın ne yapacağı önemli. Bunu daha önce de konuştuk. Türkiye açısından bakıldığında, ben bu Mekke Paktı’nın, Türkiye’nin, zaten var olan savunma işbirliğini özellikle Suudi Arabistan’la derinleştirmek istemesi ve oradan mümkünse KAAN için finansman çekme projesi olarak görüyorum. Bunun bir NATO askeri savunma oluşumuna dönüşme olanağını zayıf buluyorum. Bunun sebeplerinden bir tanesi de, bölgenin tarihine baktığımızda, CENTO’dan tutun 1950’li yıllardan GCC’ye (Golf Corporation Council) kadar, onun oluşturduğu bir askeri güç vardı. Bu, İran-Irak Savaşı’ndan sonra ortaya çıktı ve bir askeri güç oluşturuldu. 2000 yılında yine Körfez ülkeleri arasında varılan bir askeri uzlaşı var. Bölgenin tarihine baktığımız zaman, bu tür NATO türü askeri savunma oluşumları hayata geçirilemiyor ve bunun pek çok sebebi var. Bir tanesi, ortak tehdit algısı yok. Bu bölgesel ülkelerin her birinin bölgesel tehditlere bakışı farklı; İran’a farklı bakıyorlar, İsrail’e farklı bakıyorlar. Ayrıca bölgedeki ülkelerin karşı karşıya kaldığı bir şey yok. Mesela NATO Sovyetlere karşı, yani bir devlet aktörüne karşı kurulmuştu. Ama burada, Husiler gibi devlet olmayan bir aktör var. Terörizm aynı şekilde benzer bir tehdit, ama uzlaşılamayan bir tehdit anlayışı var. Bu, bu tür bölgesel inisiyatifleri başarısız kılan sebeplerden bir tanesi.

Bir diğeri ve belki de daha önemlisi, geleneksel olarak bölge ülkeleri, özellikle de Körfez ülkeleri, kendi güvenliklerini sağlamak için, bu tür bölgesel oluşumlar yerine Amerika ile güvenlik ilişkilerine yatırım yapmayı tercih ettiler. Her ne kadar Mekke Paktı’ndan sonra pek çok insan “İşte Amerika sonrası Ortadoğu ortaya çıkıyor” dese de ben buna çok katılmıyorum. Çünkü hem Amerika hem Pakistan hem Suudi Arabistan’a baktığımızda, bunlar, Amerika ile savunma ilişkilerini derinleştirmeye çalışan ülkeler. Bugün bile öyle. Muhammed bin Selman 2030 vizyonuyla ortaya çıkmış olabilir, savunma konusunda Suudi Arabistan’ın özerkliğini derinleştirmek isteyen bir lider olabilir, fakat bu ülkelerin her biri… Mesela Suudi Arabistan hâlâ F-35 almaya çalışıyor, Türkiye F-35 almaya çalışıyor. 28 Şubat’ta başlayan savaştan sonra bile savunma harcamalarına baktığınızda, Suudi Arabistan hâlâ Amerika’dan silah alıyor. Yani bu ülkelerin hâlâ başat güvenlik partneri Amerika. Dolayısıyla bu, tarihi olarak, bu tür oluşumların -Müslüman NATO deniyor ya- altını oyan bir faktör olarak önümüze çıkıyor.

Bir de tabii kurumsallaşma sorunu var. Bölgede bir türlü efektif kurumsallaşma olamıyor. Bunun iç siyasete dayanan, bölgenin tarihiyle açıklanabilecek pek çok nedeni var. Velhasıl ben bu Mekke Paktı’nın NATO benzeri bir yapıya dönüşmesinin çok zor olduğunu düşünüyorum. Hakan Fidan sürekli 5. maddeden bahsediyor. NATO dediğiniz oluşum 5 maddeden çok daha fazlası. Bir kere, bir ortak asker havuzu oluşturmanız gerekiyor. NATO’nun kurumsallaşması onlarca yıl sürdü ve dev bir bürokrasi… Bunun içerisine ortak bir komuta yapısı gerekiyor. Bunları Türkiye yapabilecek mi? Türk askerini Suudi Arabistan’ın emrine verebilecek mi Türkiye? Ki şimdi ana üs Suudi Arabistan’da. Bütün bunlar bana, Mekke Paktı konusunda daha şüpheci yaklaşmayı düşündürtüyor.

İkinci soru, ne olacak peki? Türkiye’nin ne yapacağını anlamak için bu çatışmanın nereye evrileceğini de anlamak lazım. Nereye evrilecek? Suudi Arabistan’ın havaalanı bombalandı ve Ömer’in söylediği gibi bu, çok ciddi bir güvenlik zafiyeti. Üstelik bu hafta çok önemli bir yatırımcı konferansı vardı Suudi Arabistan’da. Bu ayın sonunda zannediyorum, 2030 vizyonu açısından çok önemli bir konferans; ona “Çöldeki Davos” diyorlar. Şimdi baktım, bir sürü büyük şirket çekilmiş. Çünkü insanlar bombaların düştüğü bir havaalanına inmek istemiyorlar. Dolayısıyla bu, ekonomik olarak çok ciddi bir baskı yaratıyor Suudi Arabistan üzerinde.

IMF’nin de bir raporu var, o da önemli. Suudi Arabistan ekonomisinin çok ciddi baskı altında olduğunu gösteren bir rapor yayınladı. Suudi ekonomisinin 2025’te %4,6 büyüdüğünü, fakat bu yıl büyümenin %1,7’ye düşmesini bekliyor IMF. Bütün bunlar ne anlama geliyor? Suudi Arabistan Husiler’e bir yanıt vermek zorunda. Ekonomik bir baskı var, ciddi bir prestij kaybı yaratıyor, bir yanıt vermek zorunda. Özellikle havaalanı saldırısına yanıt verecek. Ama Suudi Arabistan bunun 2015-2022 arasındaki türden bir savaşa dönüşmesini de istemiyor. O nedenle kısa vadede Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışmanın daha da şiddetleneceğini görebiliriz bence. Buna bir yanıt vermek zorunda kalacak Suudi Arabistan. Ama dediğim gibi, yıllarca sürecek yeni bir savaşın içine girmek istemiyor Riyad. Amaç burada Husileri zayıflatmak, saldırıları durdurmak, ama aynı zamanda da mümkünse Husileri müzakere masasına çekmek. Bunu başarmak kolay değil. Çünkü Husilerin elinde hâlâ önemli bir füze ve insansız hava aracı kapasitesi var. Suudi Arabistan Yemen’de bazı bölgeleri ele geçirse bile Husi tehdidini tamamen ortadan kaldıramayabilir ya da Husiler toprak kaybetseler de Suudi Arabistan’ın havalimanlarını, petrol tesislerini ya da diğer kritik altyapıyı vurmaya devam edebilirler. Dolayısıyla Suudilerin önünde çok zor bir soru var: Husileri tamamen yenmeden bu saldırıları durdurmak mümkün mü?

Peki Husileri tamamen yenmek için ne gerekiyor? O da bizi şu noktaya getiriyor: Ciddi bir kara gücü, asker sokmadan çok zor. Onun bile komplikasyonları var, ama şu hâliyle operasyonları bu şekilde havadan yöneterek Husiler’in bu tür saldırılarını durdurmak mümkün değil. Peki bu tür bir kara gücünü kim sağlayacak? İşte o noktada “Türkiye’den bunu ister mi?” sorusu var. İsteyebilir, ama dediğim gibi Türkiye’nin buna “evet” demesi çok riskli bir şey. Bugün hâlihazırda Suudi Arabistan’a kim ne destek veriyor diye baktığımızda, Pakistan mesela Mekke Savunma Anlaşması kapsamında savaş uçağı, askeri personel ve savunma kapasitesi sağlıyor. Ki Pakistan’ın çok uzun zamandır Suudi Arabistan ile çok ciddi bir savunma işbirliği var. Ama onlar bile “Bizim askerimiz yok orada” dediler. Gazetelere “Pakistan askerleri Suudi Arabistan’da” diye bir şey çıktı, Pakistanlı yetkililer yalanlamak zorunda kaldılar. Ki Pakistan’da askerin ne kadar önemli bir rol oynadığını ve otokratikleşmede geldiği noktayı düşündüğümüzde… Şimdi Pakistan bile İran’la ilişkilerini gözetmek istiyor bir taraftan, Husilerin hedefi olmak istemiyor, belki, iç siyasi endişeleri var. “Biz asker gönderdik” netliğinde bunu söylemek istemiyor. O yüzden Türkiye için de bu opsiyon oldukça riskli bir opsiyon.

İngiltere Suudi savaş uçaklarına havada yakıt ikmali desteği sağlıyor. Muhammed bin Selman Amerika’dan yardım istedi. Trump çok net olarak “Şu anda yapabileceğimiz bir şey yok” dedi. Washington’da Muhammed bin Selman’a çok yakın bir isim “Tabii seçim öncesi anlıyoruz biz Trump’ın neden bize yardım etmek istemediğini. Bu arada biz çok teknik bir destek istiyoruz Amerika’dan. Ama durum böyle giderse, yani bu çatışma şiddetlenirse, seçimlerden sonra Suudi Arabistan Amerika’dan da daha fazla destek isteyebilir, Türkiye’den de isteyebilir” dedi.

Ruşen Çakır: Evet arkadaşlar, çok teşekkürler. Bu arada yeni basın sözcüsü göreve başlamış Beyaz Saray’da. Onun açıklamasına göre, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma ve rüşvet iddiaları üzerine ABD’nin Atina Büyükelçisi’nin istifası istenmiş. Böyle bir ilginç olay var.

Gönül Tol: Evet, istifa etti Ruşen.

Ruşen Çakır: Bir kadın büyükelçi. Bayağı magazinel birisiymiş galiba. Araya bir son dakika haberi de geçmiş olalım. Evet, yayını burada noktalayalım. ABD seçimini daha çok konuşacağız ama anladığım kadarıyla Trump’ın morali fazlasıyla bozulacak. Ama Ömer’in dediği gibi kararnamelerle ülkeyi götürmek isteyebilir. Bakalım, bize de konuşacak bayağı malzeme çıkacak, öyle gözüküyor. Gönül ve Ömer’e çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş