Özlem Yalım yazdı | Rant ve açgözlülük: Platon’un ateşli kenti

Su, kentin üstünü örten her şeyi bir gecede sıyırıp attı; geriye kentin asıl yüzü kaldı. 14 Ekim’i 15 Ekim’e bağlayan gece İstanbul’da olan tam olarak buydu. Beykoz’da metrekareye 273 kilogram yağış düştü; İçişleri Bakanı, 1942’den bu yana yaşanan en büyük sel afetiyle karşı karşıya olduğumuzu söyledi. Ayazağa’da cadde nehre döndü; Hacıosman’da metro istasyonunu, Sarıyer’de bir hastaneyi su bastı; 39 ilçede 53 istinat duvarı yıkıldı, 48 noktada toprak kaydı, 3 bin 55 kişi mahsur kaldığı yerden kurtarıldı. Haliç, Kemerburgaz’dan Kağıthane’ye inen derelerin taşıdığı toprakla kahverengiye döndü. Ve beş insan öldü: biri Ayazağa’da dere yatağında, biri bir köprünün altında, biri Beykoz’da bir okul inşaatının kuyusunda, biri Kocaeli’de bir mahalle muhtarı. Hepsine rahmet diliyorum, insanın yaşadığı kentte yağmur yağdığı için ölmesi bu çağa hiç yakışmıyor.

Ertesi gün devlet erkânı Ayazağa’daydı. “İklim değişiyor, bu afetleri daha sık yaşayacağız” dendi; halkın gözünde hızla Kanal İstanbul dâhil olmak üzere hızla ve kontrolsüzce yapılaşan kentte sorumlu devletti. Her felaketten sonra tekrarlanan bir ritüel bu: Suçlu ya gökyüzüdür ya da karşı taraf. Oysa yağmur öldürmez; dere yatağına kurulan mahalle, taşıyamayacağı yük ile doldurulan kanal veya kiralık bodrum katı öldürür.

Bu yazıyı, selin sorumluluğunu yalnızca iktidarın kapısına bırakmanın kolaycılığına itiraz ederek yazıyorum. İtiraz etmek için de yaklaşık üç yıl önce, depremin ardından “Kenti kim yapar?” başlığıyla yazdığım yazılara geri dönüyorum; çünkü soru aynı soru. Yalnızca felaketin adı değişti.

Özlem Yalım yazdı | Rant ve açgözlülük: Platon’un ateşli kenti
Özlem Yalım yazdı | Rant ve açgözlülük: Platon’un ateşli kenti

Çarpık yapılaşma: Suyun hafızası, kentin unutkanlığı

Su, hafızası en güçlü unsurdur. Bir derenin yatağını doldurup üstüne yol, altına otopark, iki yakasına site yapabilirsiniz; dere elli yıl sessiz kalır ve bir gece yatağını geri ister. Ayazağa’nın, Kemerburgaz’ın, Kağıthane’nin başına gelen bu: Kuzey ormanlarından Haliç’e inen vadi tabanları önce gecekonduyla, sonra sanayiyle, en son da “vadi manzaralı” konut ve ofis kuleleriyle dolduruldu. Haliç’in kahverengiye dönmesi sadece tuhaf bir görüntü değil, doğanın muhasebesi. Betonun altında kalan toprağın suyu emme kapasitesi kentin geri kalanına borç olarak yazılmıştı; borç 14 Ekim gecesi tahsil edildi.

“Çarpık yapılaşma” deyimini o kadar çok kullandık ki anlamı aşındı. Bana göre çarpık olan yapı değil, yapıyı mümkün kılan karar zinciri. Dere koruma bandını daraltan planlar, zemin artı ikiyi zemin artı on ikiye çeviren plan tadilatları, milyonlarca kaçağı tapuya dönüştüren imar barışı ve bütün bunları onaylayan meclis oyları bu çarpık zincirin halkaları. Üç yıl önce depremin ardından şöyle yazmıştım:

Kentler, insanların oluşturduğu değil, birilerinin tasarlayarak inşa ettiği yerler; bu birileri kim derseniz, gücünü göstermek isteyen bir diktatör, o diktatörün kurmayı olan müteahhitler ve çeşitli değerlere sahip mimarlar olabilir. Bir saadet çarkı olarak, kentin inşasında herkes karnını doyurmak, kimileri de bundan daha fazlası ile ceplerini de doldurmak istiyor. Ortaya çıkan manzara için bugün Ankara’ya, İzmir’e, İstanbul’a bakabiliriz. Tasarım böyle bir çarkta etkisiz kılınmıştır. Form olarak tasarım değil sözünü ettiğim, akıl, vicdan ve değer olarak tasarımdan dem vuruyorum. Tasarım eğer gerçekte sözünü etmekten bıkmadığım gibi bir düşünme sistemi olsaydı, bugün içinde yaşadığımız ortam bu olmazdı. (Kenti Kim Yapar? -I, 3 Aralık 2023)

Saadet çarkı burada anahtar kavramı oluşturuyor. Çarkın dönmesi için herkesin bir parça kazanması gerekir: Rezerv alanı ilan eden bakanlık, ruhsatı veren belediye, vadi manzarası satan gayrimenkul geliştiricisi, “ne olacak canım” diyen mühendis, bodrumu depo veya daire diye kiraya veren ev sahibi ve emlakçılar, kirayı ucuz bulduğu için bodrumda oturan kiracılar… Çark döndükçe kimse kendini suçlu hissetmez; çünkü herkesin payı küçük, toplam ise defaatle gördüğümüz üzere ölümcüldür.

Altyapı: Görünmeyen kent

Altyapı, politikacının en sevmediği yatırımdır; çünkü görünmez. Açılışı yapılamaz, kurdelesi kesilemez, seçim afişine koyamazsınız. Bir derenin ıslahı, bir yağmur suyu kolektörünün çapını iki katına çıkarmak, bir vadinin tabanını boşaltıp park yapmak: Bunların hiçbiri oy getirmez, hepsi para götürür. Bu yüzden altyapı hep “yarım kalır”. Bakan Kurum’un Ayazağa’da “yarım kalan dere ıslahının sürmesinin elzem olduğu” şeklinde kurduğu cümle, aslında kentin özetidir: İstanbul, hep yarım kalmış işlerden oluşan bir kenttir. 30 yıldır bu kentteyim ve hep bir şantiyenin içinde yaşıyorum. 30 yıldır bu kentin altyapı sorunlarına dair bir iyileşmeye hiçbir zaman tanık olmadım; aksine nüfus arttıkça bu sorunlar katlanarak büyüdü ve içinden çıkılmaz bir hâl aldı.

Elli üç istinat duvarı, kırk sekiz heyelan, dokuz bin yedi yüzü aşkın ihbar: Bunlar bir gecenin sayıları olarak kayıtlara geçti. Peki bu sayılar yarın nerede olacak? Hangi derenin ne kadarının ıslah edildiğini, hangi kolektörün hangi debiye göre tasarlandığını, hangi mahallede kaç bodrum katının mesken olarak kullanıldığını bilen var mı? Depremden on ay sonra sorduğum soru, selden üç gün sonra aynen geçerli:

Çözüme giden yolda problemin doğru ve etkili tanımını yapabilmek için veriye ihtiyacımız var. Bu veri listeler, haritalar, görselleştirmeler ve sayılardan oluşuyor. Sahada yaşanan ve eşsiz olan birebir deneyimi tamamlayan ve yapılacak yeniden ayağa kaldırma işinin boyutunu gösteren analiz ve veriler her şeyden önemli. Bu verilere sıradan bir vatandaş olarak ulaşmanız her zamanki gibi imkânsız. Türkiye Cumhuriyeti devleti, vatandaşını pek çok konuda, hâlen düzensiz listeler ve sonuç posterleri ile bilgilendiriyor. Devletin en öncü sorumluluklarından biri bilgi paylaşımı ve şeffaflık. Türkiye’de en çok sınıfta kalınan konu bu veri akışı. (Kenti Kim Yapar? -II, 10 Aralık 2023)

Veriler konusundaki zayıflığımızı daha bu kentin nüfus bilgisinin bile açıkça bilinmemesinde arayalım. 2010 yılında İstanbul nüfusunu 14 milyon civarında dillendiriyorduk; o günlerdeki kaynaklar bunu gösteriyordu. Bu kentte yıllardır nüfus sayımı yapılmıyor. Nüfus bilgisi TÜİK tarafından “adrese dayalı beyan” üzerinden bugün itibarıyla 15.754.053 kişi olarak belirtiliyor. 17 yılda nüfusun sadece 2 milyon kişi civarında arttığını kimse iddia etmesin. İddia ediyorum; bugün bir sayım gerçekleştirilse en az 20 milyon insanın bu şehirde yaşadığı ortaya çıkacaktır. Bu her gün artışını gözlerimizle gördüğümüz bir nicelik.

Aynı yazıda, bugün neredeyse kehanet gibi okuyabileceğiniz bir cümlemi de paylaşmak isterim.

Bir de rezerv alan ilanı, nehir yataklarına hâlen verilen ruhsatlar gibi hızlıca mimari tasarım ve konut üretiminden çok daha öncelikli temel konular var çözülmesi gereken. (Kenti Kim Yapar? -II)

Alman filozof Hans Jonas, 1979’da yazdığı Sorumluluk İlkesi’nde Kant’ın kategorik önermesini teknoloji çağı için yeniden yazar: “Öyle eyle ki, eyleminin sonuçları yeryüzünde gerçek bir insan yaşamının sürekliliğiyle bağdaşsın.” Jonas’a göre modern insanın en büyük ahlaki açığı, eyleminin menzilinin bilgisinin menzilini aşmış olmasıdır: Yaptığımız şeyin sonuçlarını göremeyecek kadar uzağa etki ediyoruz. Bir derenin üstünü kapatan mühendis elli yıl sonraki yağış rejimini düşünmek zorunda değildi eskiden; ama şimdi zorunda. Altyapı, Jonas’ın diliyle, henüz doğmamış olanlara karşı sorumluluğumuzun betona dökülmüş hâlidir. Gördük ki betona dökülmeyen sorumluluk, ilk yağmurda çamura dönüşüyor.

Özlem Yalım yazdı | Rant ve açgözlülük: Platon’un ateşli kenti
Özlem Yalım yazdı | Rant ve açgözlülük: Platon’un ateşli kenti

Phlegmainousa polis

Platon, Devlet’in ikinci kitabında Sokrates’e önce sade bir kent kurdurur: Bu kentte insanlar ihtiyaçları kadar üretir, ihtiyaçları kadar tüketir. Glaukon bu kenti “domuzlar kenti” diye küçümser; daha fazlasını, lüksü, sediri, sofrayı ister. Sokrates kabul eder ve o andan itibaren kent “ateşlenir”: İhtiyacın yerini arzu, yeterliliğin yerini fazlalık alır; kent komşusunun toprağına göz diker, ordu kurar, savaşa girer. Platon’un “phlegmainousa polis”, yani ateşli kent dediği bu yer, rant ekonomisinin iki bin dört yüz yıl önceki tarifidir. Aristoteles aynı hastalığa Nikomakhos’a Etik’te bir ad verir: “pleonexia”, yani kendi payından fazlasını isteme. Aristo’ya göre bu yalnızca bir karakter kusuru değil, adaletsizliğin ta kendisidir; çünkü birinin fazlası her zaman bir başkasının eksiğidir.

Rant ekonomisi, pleonexia’nın kurumsallaşmış hâlidir. Kentte değer emekle değil kararla yaratılır: Bir imza bir tarlayı arsaya, bir plan tadilatı dört katı on iki kata çevirir; o farkı kim cebine indirirse rant onundur. Sorun, bu farkın bedelinin hiçbir yerde ödenmemesi. Derenin taşıdığı su başka bir mahallenin bodrumuna, ucuz kiranın karşılığı bir insanın hayatına yazılıyor. Rant, maliyeti başkasına yüklenmiş kârdır.

Açgözlülük ise bunun bireysel yüzüdür. Seneca, Lucilius’a mektuplarında yoksulun az şeye sahip olan değil, daha fazlasını isteyen olduğunu yazar. İstanbul’un derelerine bakınca aynı şeyi söyleyebiliriz: Kenti suya batıran yoksulluk değil, açgözlülük.

Bunu sayılarda görebiliriz: 2018’de ilan edilen imar barışına 10 milyon 247 bin başvuru geldi; 1 milyon 785 bini İstanbul’dandı. Devlet, kaçak kat, kapatılmış balkon, ruhsatsız bodrum ve dere kenarına kondurulmuş yapı için 23,5 milyar lira tahsil etti ve beyana dayalı bir formla, binanın zeminine ve derenin nerede aktığına bakmadan, kayıt belgesi verdi. On milyon başvuru, on milyon elin yasayı kendi lehine büktüğü andır. Açgözlülük sadece devletin veya gayrimenkul geliştiricinin değil, hepimizin ortak dili değil de ne? Antakya’nın yeniden yapımını izlerken bu dili konuşanları şöyle sıralamıştım:

Herhangi bir toplumsal sorunla yüzleştiğimizde her alandaki profesyonel görüşler de ikiye ayrılır. Bir yanda düşünceye ve ortak akla dayalı ve daha iyi olanı inşa etmeye yönelik bir bakış açısı, bir yanda ise, sorunların ortasında acil, hızlı, bir an önce çözüm bekleyen kentliler. Bir tarafın uzun vadeli, akılcı, somut çıktı üretmeyen, dolayısı ile güven sağlamak için çok sabırlı olması gereken bir ortamı, diğer tarafın ise, sorunlu bir yaraya acil pansuman yapmak isteyen ve bunun için pek çok yapısal, hukuksal sorunu görmezden gelen yaklaşımı olur. Tüm bunların etrafında ise rant peşinde koşan ve koşacak olan fırsatçılar, kariyerleri için promosyon peşinde olan siyasetçiler ve bürokratlar ordusu hüküm sürer; korkarım bu sel felaketi de yine “geçmiş gitmiş” olacak, Allah’a şükürler edilip daha fazlası, fenası olmadığı için teselli bulunacak; vefat eden beş kişinin haricinde cana değil mala geldiği için sineye çekilecek.

Sorumluluk herkesin: Jaspers, Arendt ve örgütlü sorumsuzluk

“Herkes sorumlu” demek, “kimse sorumlu değil” demenin kibar hâli olabilir. Bu tuzağa düşmemek için sorumluluğu katmanlarına ayırmak gerekir ve bunu en iyi yapan, 1946’da yıkıntılar arasındaki Almanya’ya konuşan Karl Jaspers’tir. Suçluluk Sorunu’nda Jaspers dört tür suç tespit ediyor: Yasayı çiğneyenin cezai suçu; yurttaşın, nasıl yönetildiğinden dolayı payına düşen siyasi suç; vicdanın hesabını verdiği ahlaki suç ve insan olarak olup bitene tanıklık etmiş olmanın metafizik suçu. Cezai suç mahkemelerindir: Ruhsatsız kat çıkanı, dere yatağına site yapanı, raporu geçiştireni yargılayacak olan savcıdır; tabii bugünün Türkiye’sinde bu türden bir adalet arayışı ne kadar anlamlı ise. Diğer yandan siyasi suç siyasilerin değil, bizzat seçmenindir; Jaspers’e göre her yurttaş nasıl yönetildiğinden ortak sorumludur. İmar affı vaat eden listeye oy veren, “benim mahallem değil” diye susan, plan tadilatına itiraz etmeyen, dere ıslahı için kamulaştırılan arsası için bedel artırım davası açan herkes bu katmandadır ve suça ortaktır.

Hannah Arendt, 1968’de “Kolektif Sorumluluk” başlıklı konuşmasında Jaspers’in ayrımını keskinleştiriyor: Ona göre suç kişiseldir, sorumluluk siyasidir. Yapmadığımız şeylerden sorumlu tutulmamız, der Arendt, yaşamımızı tek başımıza değil başkalarıyla birlikte sürdürmemizin bedelidir; bu bedelden kaçınmanın tek yolu topluluğu terk etmektir. Kentte kalmayı seçen herkes, kentin yaptıklarını da sırtlanır. “Ayazağa’da ölen insanın ölümünde benim payım ne?” sorusu, Arendt’e göre bir vicdan muhasebesi değil, yurttaşlığın tanımıdır. Arendt’in bir uyarısı daha var: Herkesin suçlu olduğu yerde kimse suçlu değildir. Suç tekil olanı gösterir; sorumluluk ise çoğulu. İkisini karıştırdığımızda ne müteahhit yargılanır ne seçmen bu türden sorumluluklarını düşünür.

Sosyolog Ulrich Beck ise Çernobil’in yılı olan 1986’da yayımladığı Risk Toplumu’nda bu sorumluluğun modern kurumlarca nasıl buharlaştırıldığını anlatır ve buna bir ad verir: örgütlü sorumsuzluk. Her kurum kendi payını yerine getirmiştir; meteoroloji uyarmış, belediye ihbar almış, bakanlık ruhsat vermiş, müteahhit yönetmeliğe uymuş, mühendis imzalamıştır. Zincirdeki her halka kusursuz görünüyor ama bu zincir bir gün bir insanı taşan dere suyunda boğuveriyor. Beck’in tanımı, sel sonrası basın toplantılarının eksiksiz tarifi gibi: Her kurum kendi kusursuzluğunu anlatıyor, felaket kimsenin sorumluluğu olmuyor ve en büyük suçlu iklim değişikliği olarak adlandırılıyor. Soruyorum, bu felaketler yaşanırken devletin ne kadarı sular altında kaldı? İnsanlık değerlerimizin ne kadarı su yüzüne çıktı?

Barınma hakkı

Bu kez su sınıf ayrımı yapmadı. Dereboyu Caddesi’nde esnafın dükkânını iki metre su bastı; aynı vadide, bir zamanlar fabrikaların durduğu yere son on beş yılda dikilen ofis ve rezidans kulelerinin eteğindeki caddeler ve otoparklar göle döndü; bir televizyon stüdyosunda çalışanlar botla kurtarıldı. Yalnızca Ayazağa’da 300 iş yeri ve 200 araç hasar kaydına girdi. Bodrum katta oturan kiracıyla vadi manzaralı daireyi satın alan yatırımcı, 14 Ekim gecesi aynı çamurun içindeydi. Rantın kendine göre bir adaleti var sanki: Kazanç yukarı, risk aşağı paylaştırılıyor şeklinde düşünülür ama sular bu hesabı okumadı; sadece kendi yolunda aktı ve kendine ait olanı aldı.

Biliyorsunuz bu vadinin sicili yeni de değil. 1997’de Cendere Deresi taştığında aynı hattaki fabrikalarda 172 işçi mahsur kalmıştı. Dereboyu Deresi’nin üstü, mahallelinin anlatımıyla, 25-30 yıl önce betonla kapatıldı ve üstüne imar izni verildi; dere bugün apartmanların altından akıyor. 2024’te İBB, Cendere’de beş kilometreyi aşkın ıslahın ve Ayazağa Deresi’nde kesit genişletmenin tamamlandığını duyurmuştu. Selden iki gün sonra Bakan Kurum sorunun kaynağını “kapalı dere ve çarpık kentleşme” diye özetledi, iyi de sormazlar mı insana, ee bunlar kimin yönetiminde oldu diye? Yani yirmi dokuz yıldır herkes nedeni biliyor ve o yirmi dokuz yıl boyunca vadiye bina dikilmeye devam edildi. Neden?

Vahim olan şu ki bu binalar yıkılmayacak. Hiçbir iktidar vadideki kuleleri, hiçbir belediye Dereboyu’ndaki apartmanları boşaltmayacak. Dere ıslahı tamamlansa bile metrekareye 273 kilogram yağış bir kanala sığmayacağından aynı sorun mutlaka tekrar edecek. Peki gelecek sefer ne olacak? Bu sorunun yanıtı yok, çünkü kimse sormuyor; kentsel dönüşüm bile sormuyor. İstanbul’da 1,5 milyon riskli bağımsız bölüm var, bunların 600 bini acil; 2012’den bu yana 1 milyon 274 bin bağımsız bölüm dönüşüm kapsamına alındı, bir milyona yakını tamamlandı, 450 milyar lira harcandı. Üstelik deprem odaklı bu dönüşümün de rant amaçlı olduğunu açık seçik biliyoruz. Riskli yapı raporları zemine ve betona bakıyor, hiçbiri derenin ne kadar uzakta olduğuna bakmıyor oysa İstanbul’da iki yüz civarında dere isimli sokak var. Dönüşüm, dere yatağındaki binayı aynı parsele, çoğu kez bir iki kat fazlasıyla ve altına iki kat bodrum otoparkla yeniden dikiyor. Kat maliki daha fazla metrekare istiyor, müteahhit daha fazla kat, belediye daha fazla harç peşinde; bu pazarlıkların hiçbirinde doğa yok. Jaspers’in diliyle söylersek, dönüşüm cezai suçu ortadan kaldırıp siyasi suçu betonla sabitliyor.

Anayasa’nın 57. maddesi, devletin “şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde” konut ihtiyacını karşılamakla yükümlü olduğunu söyler. Türkiye’nin 2003’ten beri taraf olduğu BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin konut hakkı yorumu ise “yeterli konut”un şartları arasında iki şartı açıkça sayar: yaşanabilirlik ve konum. Dere yatağındaki bodrum kat her iki şart için de sınıfta kalıyor; o hâlde orada oturan insan barınma hakkını kullanmıyor, barınma hakkından yoksun bırakılmış durumda ve bunun faturasını her ay kira olarak ödemeye devam ediyor. Barınma hakkı “herkese bir çatı” demek değil; “kimseye suyun yolunda bir çatı dayatmamak” demek olmalıydı. Diyelim ki bodrum katları meskenden çıkardınız, bu kararın yanına kiralık sosyal konut koymayan kent, hakkı yerine getirmez ve sadece tahliyeyi uygulamış olur. Bu hakkın öteki ucunda, vadi manzarasını satın alan da var: Ona da satış sözleşmesinde derenin nerede aktığı söylenmedi muhtemelen. Dolayısı ile barınma hakkı, biraz da şeffaf bilgi hakkıyla başlar.

Henri Lefebvre 1968’de “kent hakkı”nı yazdığında kullanıcıların hakkını gözetmiyordu; kente erişimi değil, kenti yapma hakkından söz ediyordu. David Harvey bunu sonradan daha da açtı: Kent hakkı, kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır ve bu hak bireysel değil kolektiftir. Burada sorumluluğun öteki yüzü ortaya çıkıyor: Kenti yapma hakkı kimdeyse, kentin yıkılmasının sorumluluğu da ondadır; hakkı devredenler sorumluluğu da devretmiş olur. İstanbullu kentin yapımını on yıllardır başkalarına devretti: Önce müteahhide, sonra büyük gayrimenkul geliştiricilerine, sonra merkezî otoriteye. Devredilen her yetki, bugün ortalığı saran çamur olarak geri döndü.

Ortak idealler için bir araya geldiğimiz yer: Kent. Hepimizin amacı, insanca bir yaşam hayalini gerçekleştirmek; düşünerek, üreterek, paylaşarak var olabilmek. Bir süredir bu hayalden epey uzağız. Kentler yıkılıyor; sadece savaşlarla ve doğal felaketlerle değil; kavramsal olarak da yıkılıyor ve hepimiz enkazların, suların altında kalıyoruz.

Su çekilince geriye çamur kaldı; bence bu çamurun altında da kararlar var. Önümüzdeki haftalarda hasar tespitleri tamamlanacak, destekler açıklanacak, dere ıslahı için yeni bir ihale duyurulacak ve kent, yarım kalan işlerine bir yenisini ekleyerek yoluna devam edecek. Böyle olmasın istiyorsak sorumluluğu kurumlar arasında paylaştırırken kendimizi dışarıda bırakmaktan vazgeçmeliyiz.

Bu binalar yıkılmayacağına göre “nasıl yeniden yapılır”ı değil, “bu kentle nasıl yaşanır”ı düşünmemiz gerekli. Aşağıda bu sorumluluk bölüşümü adına çözüm önerilerimi sıralıyorum:

  1. Suyun haritası açık olsun. Dere koruma bantları, taşkın yayılım alanları ve bu alanlara giren parseller, mahalle değil parsel ölçeğinde, herkesin okuyabileceği bir haritada yayımlansın; taşkın riski tapu kaydına şerh düşülsün. Alan, satan, kiralayan “bilmiyordum” diyemesin. (Sorumlusu: Bakanlık, İBB, Tapu ve Kadastro.)
  2. Dereye yer açılsın. Islah, derenin kanala hapsedilmesi demek olmaktan çıksın. Hollanda’nın 2007’de başlattığı “Nehre Yer Aç” programında olduğu gibi, dere yataklarındaki kamu parselleri ve boşalan sanayi arsaları taşkın alanı, park ve göllenme havzası olarak ayrılsın; vadi tabanına yeni yapı ruhsatı verilmesin. (Sorumlusu: İBB, ilçe belediyeleri, DSİ.)
  3. İmar hakkı vadiden çıksın. Yasada yıllardır duran imar hakkı aktarımı, dere yataklarındaki parseller için zorunlu araç hâline gelsin: Hak taşınsın, bina taşınsın, parsel boşalsın. Kentsel dönüşüm dere yatağına geri dikme değil, dere yatağından çıkarma olsun. (Sorumlusu: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı.)
  4. Riskli yapı tanımı suyu da görsün. 6306 sayılı yasanın riskli yapı ölçütlerine taşkın riski eklensin; Yarısı Bizden desteği, dere yatağından taşınan binalara öncelik versin. (Sorumlusu: Kentsel Dönüşüm Başkanlığı.)
  5. Bodrum mesken olmaktan çıksın; ama tahliyeyle değil, konutla. Taşkın alanlarında bodrum katların konut ve iş yeri olarak kullanımı aşamalı olarak sona ersin; oradan çıkan her hane için kiralık sosyal konut ya da kira desteği önceden hazır olsun. Barınma hakkı, tahliye kararından önce gelir. (Sorumlusu: belediyeler, TOKİ, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı.)
  6. Yıkılmayacak binalar suya göre güçlendirilsin. Depremde güçlendirme neyse selde de o: Elektrik panoları ve kazan daireleri üst kata, bodrum girişlerine sel kapağı, zemin kata su geçirmez eşik, her apartman yönetimine yıllık taşkın planı eklensin. Bunun standardı yazılsın ve denetlensin. (Sorumlusu: Bakanlık, meslek odaları, apartman yönetimleri.)
  7. Sigorta suyu kapsasın. DASK yalnızca depremi karşılıyor; taşkın alanlarında sel teminatı zorunlu olsun, primi riskle orantılansın. Riskin fiyatı rantın fiyatından düşülsün. (Sorumlusu: SEDDK, DASK.)
  8. Her imza kayıtlı olsun. Dere yatağına verilmiş her ruhsat, her plan tadilatı, her imar barışı kaydı; oyu veren meclis üyesinin ve imzayı atan teknik elemanın adıyla açık veriye girsin. Örgütlü sorumsuzluğun panzehiri isimdir. (Sorumlusu: belediye meclisleri, meslek odaları.)
  9. Uyarı mahalleye insin. “İstanbul için turuncu kod” hiçbir bodrum kiracısına ne yapacağını söylemez. Dere havzası bazında erken uyarı, muhtarlıklara ve apartman yönetimlerine doğrudan bildirim, tahliye noktalarının önceden ilanı. (Sorumlusu: AFAD, Meteoroloji, İBB, muhtarlıklar.)
  10. Kentli sözünü tutsun. Bir sonraki imar affı vaadine oy verilmesin; apartmanın bodrumu kiraya verilmesin; dere üstündeki yola park edilmesin; plan tadilatının askı süresi mahallede izlensin. Ve biz tasarımcılar, mimarlar, mühendisler: “Yönetmeliğe uygun” ile “doğru” arasındaki farkı, Jonas’ın henüz doğmamış olanlara borcu diye her imzada hatırlayalım. Jaspers’in siyasi suçu ancak böyle siyasi sorumluluğa dönüşür. (Sorumlusu: hepimiz.)

Platon’un ateşli kenti iyileşmez; Sokrates bunu bilir ve yine de orada adaleti aramayı sürdürür. Bizim yapacağımız da bu olmalı.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş