Ahmet T. Kuru yazdı: Müslüman toplumları eleştirmek ve oryantalizm yaftası

On yıl önce, İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık kitabım üzerinde çalışırken bir profesör arkadaşım şöyle demişti: “Lütfen kitabı Türkçe ve Arapça yayımla; ama İngilizce orijinalini yayımlama.” Zira arkadaşım kitabımın ABD ve İngiltere’de İslamofobiyi körüklemesinden endişe ediyordu.

Kitap 2019’da İngilizce yayımlandı ve on beş dile çevrildi. Batı’daki akademisyenler ile Müslüman çoğunluklu ülkelerdeki okurlar tarafından neredeyse zıt biçimde karşılanması, meslektaşımın uyarısını bana hatırlattı. Pek çok Batılı akademisyen kitabımda oryantalist bir boyut bulunduğunu ileri sürdü. Buna karşılık, kitabın Arapça, Bengalce, Boşnakça, Endonezce, Farsça ve Urduca çevirileri yayımlandıkları Müslüman toplumlarda kendi sorunlarına ilişkin faydalı bir analiz olarak karşılandı. Bu durum, bazı Batılı akademisyenler için Müslüman toplumları eleştirmenin bir tabu hâline geldiğini gösteriyor. Oysa Müslüman toplumlar eleştirel analizler talep ediyor.

Ahmet T. Kuru yazdı: Müslüman toplumları eleştirmek ve oryantalizm yaftası
Ahmet T. Kuru yazdı: Müslüman toplumları eleştirmek ve oryantalizm yaftası

Kitabın altı ay önce Ayrıntı Yayınları tarafından basıldığı Türkiye’nin ise bu konuda iki tutumun ortasında yer aldığı söylenebilir. Kitabı yararlı bir analiz olarak karşılayanların yanı sıra, oryantalist ve Batı merkezli bir çalışma olarak suçlayanlar da oldu. Hâlbuki bu suçlamayı yapanlar Türkçe kaynaklara değil, Said’e ve onun gibi Batılı akademisyenlere atıf yapmaktalar. Yani aslında Batılı görüşleri savunanlar kendileri.

Oryantalist suçlaması Müslüman toplumlar hakkında genellemeler yapmanın (mesela bu toplumlar değişmez demenin) Batı sömürgeciliğine hizmet ettiği iddiasına dayanır. Bu iddianın en güçlü savunusu Edward Said’in 1978 yılında yayımlanan Oryantalizm adlı kitabıdır. Yarım yüzyıl önce çığır açmış olsa da, bu eser artık Müslüman dünyanın sorunları üzerine eleştirel analiz yapanları oryantalist diye yaftalamanın bir aracına dönüşmüş durumda. Bu yaftalama hem Said’in mirasına saygısızlık hem de eleştirel analizlere akademik cevap vermek yerine kolaycılığa kaçıştır.

Günümüzde Müslüman toplumların neden sosyoekonomik az gelişmişlikle karşı karşıya olduğunu sormak oryantalist bir genelleme midir? Veriler, Müslüman çoğunluklu ülkeleri yalnızca Batı ülkeleriyle değil, dünyanın geri kalanıyla da karşılaştırdığımızda geri kaldıklarını gösteriyor. Kişi başına düşen gayrisafi millî gelir bakımından, önemli petrol gelirlerine rağmen, Müslüman çoğunluklu ülkelerin ortalaması dünya ortalamasının altında yer alıyor. Aynı sorun yaşam beklentisi, eğitim süresi ve okuryazarlık oranlarında da görülüyor.

Müslüman toplumlarda yüksek oranda otoriterlik olduğu da bir gerçek. Müslüman çoğunluklu 50 ülkenin hiçbiri liberal demokrasi değil. Bunların yalnızca birkaç tanesi seçimsel demokrasi olarak sınıflandırılıyor. Dünyanın geri kalanında ise ülkelerin yaklaşık yarısı seçimsel demokrasi kategorisinde.

Bu durum İslam’dan mı kaynaklanıyor? Hayır. Az gelişmişlik ve otoriterlik konularında suçu İslam’a atmak, Müslüman toplumların siyasi ve sosyoekonomik koşullarını görmezden gelmek olur. Dinî fikirler önemlidir; ancak maddi şartlarla etkileşim içindedir. Ayrıca farklı ülkelerde İslam’ın çeşitli yorumları bulunmaktadır. Daha da önemlisi, İslam’ın erken dönem tarihi, kitabımda detaylı bir şekilde ele alındığı üzere, bilimsel ve ekonomik ilerlemeyle tamamen uyumluydu.

Pek çok Batılı akademisyen, sorunun nedeninin İslam olduğu tezini reddetme konusunda benimle aynı fikirdedir. Ancak onlar, İslam dünyasındaki sorunların temel nedeni olarak Batı sömürgeciliğini vurgulamaktadırlar. Ben ise farklı düşünüyorum. Sömürgecilik ve emperyalizm zararlı olmuş olsa da, bunlar Müslüman dünyaya özgü değil. Latin Amerika’dan Doğu Asya’ya kadar pek çok ülke bunlarla karşılaştı ve yine de demokratikleşmenin ve kalkınmanın yollarını buldu. Üstelik Müslüman dünyanın bilimsel ve ekonomik durağanlaşması, sömürgeleştirmenin yaygınlaşmasından önce başlamıştı.

Bu Batılı akademisyenler, Müslüman toplumların tarihsel durgunluğuna ilişkin analizimi de Avrupa kalkınmasını ölçüt kabul eden bir yargı olarak görüyorlar. Oysa tam tersine, kitabım günümüzde durgun olan Müslüman toplumları sekizinci ve on birinci yüzyıllar arasındaki dinamik Müslüman toplumlarla karşılaştırmaktadır. Dolayısıyla İslam dünyasını, kendi tarihsel başarılarını ölçüt alarak inceliyorum. Böylelikle analizim Türkiye’de çok tekrarlanan “biz geri gitmedik, Batı ileri gitti” sözünün de geçersizliğini ortaya koymaktadır.

Ahmet T. Kuru yazdı: Müslüman toplumları eleştirmek ve oryantalizm yaftası
Ahmet T. Kuru yazdı: Müslüman toplumları eleştirmek ve oryantalizm yaftası

Sekizinci ile on birinci yüzyıllar arasında Müslüman toplumlar Farabi, Biruni ve İbni Sina gibi yaratıcı filozoflar yetiştirdiler ve kıtalararası ticarette kilit bir rol oynadılar. Batı Avrupa ise bu dönemde felsefi ve ekonomik açıdan marjinaldi. Müslümanlar Avrupalılara Hint-Arap rakam sistemini, optik ve felsefe gibi birçok şeyi öğrettiler.

On birinci ve on ikinci yüzyıllarda ise Müslüman dünya ile Batı Avrupa arasındaki rollerin kademeli olarak değişmesi süreci başladı. Bu süreçte dinî, siyasi, entelektüel ve ekonomik sınıflar arasındaki ilişkiler merkezî bir rol oynadı. İslam tarihinin erken döneminde İslam âlimleri (ulema), siyasi otoritelerle aşırı yakın ilişkilerin yozlaştırıcı olduğunu düşünüyordu; ticaret yoluyla geçinmeyi tercih ediyor ve tüccarlarla yakın ilişkiler kuruyorlardı. Ulemanın yalnızca küçük bir azınlığı devlet görevlisi olarak kamu kaynaklarından maaş alıyordu. Bu, Müslüman toplumların entelektüel ve ekonomik gelişiminde önemli bir etkendi.

Ancak Müslüman dünya on birinci ve on ikinci yüzyıllarda bir dönüşüm yaşadı. Bu değişimin çevresel, ekonomik ve siyasi boyutları olsa da, mezhepçilik onun merkezindeydi. Bağdat’taki Abbasi halifeleri, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yükselen Şii askerî güçler nedeniyle ciddi biçimde zayıflamış olduklarından, bu tehdide karşı koymak üzere Sünnilerin birleşmesi çağrısında bulundular. Halifeler bir “Sünni akide” ilan ettiler; bazı Şiiler, rasyonalist ilahiyatçılar ve filozoflar zamanla mürted ilan edildiler ve idam tehdidiyle karşı karşıya kaldılar.

Bu dönüşüm, dinî ve siyasi otoriteler arasında ulema-devlet ittifakı olarak adlandırdığım bir ortaklığın ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Bu ittifak, filozofları ve tüccarları giderek marjinalleştirdi; bu da Müslüman dünyada uzun süreli bilimsel ve ekonomik durgunluğa yol açtı. Bu ittifakın hegemonyasına direniş örnekleri olsa da, bunlar marjinal kaldı. Zira ulema ve devlet statükoyu korumak için irtidat yasalarını, askerî gücü ve eğitim üzerindeki tekellerini kullandılar.

On beşinci yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar Müslümanlar üç büyük imparatorluk kurdular: Sünni Osmanlılar, Şii Safevîler ve Sünniler tarafından yönetilen ama Hindu çoğunluklu Babürlüler. Bu imparatorluklar Balkanlar’dan Bengal’e uzanan geniş bir coğrafyaya hükmettiler. Askerî açıdan güçlüydüler. Ancak ulema-devlet ittifakları filozofları neredeyse tamamen ortadan kaldırdı ve tüccarları marjinalleştirdi. Bu nedenle bu imparatorluklar önceki yüzyıllardaki Müslümanların entelektüel ve ekonomik üretkenliklerini tekrar ortaya koyamadılar.

Müslüman dünya entelektüel ve ekonomik ivmesini kaybederken, Batı Avrupa bunun tersine bir seyir izledi. Kilise-devlet ayrılığının kurumsallaşması, üniversitelerin açılması ve burjuva sınıfının yükselişi on birinci ve on ikinci yüzyıllardaki dönüşümün temellerini oluşturdu. Sonraki asırlarda Rönesans, matbaa devrimi ve diğer devrimlerle Avrupa gelişti.

Erken tarihlerde Müslüman toplumlar o kadar dinamikti ki Çin’deki kâğıt yapımı gibi bir yenilikle karşılaştıklarında bunu hemen uygulamaya koyarlardı. O sırada Batı Avrupa toplumları durağandı; Avrupa ilk kâğıt fabrikasını Müslümanlardan beş yüzyıl sonra kurabildi. Ancak sonraki dönemlerde yeniliklere yönelik tutumlar değişti. Müslümanlar o kadar durağanlaştılar ki Avrupa’da geliştirilen matbaa, teleskop ve kadavralar üzerinde tıbbi araştırmalar gibi yeni teknoloji ve araçları kullanmak için yüzyıllarca beklediler.

On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, özellikle İstanbul ve Kahire’deki Müslüman seçkinler arasında toplumlarının geri kaldığı ve Batı’ya yetişmek için reforma ihtiyaç duyulduğu konusunda bir fikir birliği vardı. Bu seçkinler “oryantalist” değildi; aksine, ülkelerinin koşullarını Batı’yla karşılaştırabiliyorlardı. Osmanlı bürokratı ve aydını Ziya Paşa (1829–1880) ünlü bir şiirinde bu durumu dile getirmişti:

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslâm’ı bütün virâneler gördüm.

On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllardaki reform girişimleri çeşitli nedenlerle ancak kısmen başarılı olabildi. Bunun bir nedeni, Müslüman toplumların uzun süreli entelektüel ve ekonomik durgunluğun sonucu olarak miras aldıkları derin sorunlardı. Diğer neden ise reformcu bürokratların ulemanın etkisini azaltmış olmalarına rağmen, entelektüel ve burjuva sınıflarını canlandırmayı tam olarak istememeleriydi. Çünkü reformcuların çoğu asker kökenliydi; fikir özgürlüğü ve serbest piyasa yerine devletçi projelere önem verdiler.

Son yarım yüzyılda ulema-devlet ittifakları Müslüman toplumlarda farklı biçimlerde dönüş yaptı. Arap Yarımadası’nda Vehhabî-Suudî ittifakı, İran’da İslamcı devrim, Pakistan’da şeriat mahkemeleri-ordu ittifakı, Mısır’da Ezher-ordu ittifakı ve Türkiye’de Diyanet ile seçilmiş hükümetler ittifakı bunun örneklerindendir.

Peki bugün ne yapılmalı? İlk yapılması gereken, sorunları örtbas etmeyi reddetmektir. Batı emperyalizmi pek çok Müslüman ülkeye zarar vermiş ve kaynaklarını sömürmüş olsa da, yalnızca buna odaklanmak Müslümanları iç sorunlarını ele almaktan ve kurumlarını reforme etmekten alıkoymaktadır.

Müslüman toplumları eleştiren kitabım İslamofobiye destek vermemiş, aksine onun iddialarını zayıflatmıştır. Örneğin, İslam karşıtları İslam’ın –Hristiyanlığın aksine– din ile devlet ayrılığını reddettiğini ve bu nedenle liberal demokrasiyle bağdaşmadığını ileri sürmektedirler. Oysa kitabım, İslam’ın erken tarihinde belirli bir din-devlet ayrılığı bulunduğunu ortaya koymaktadır. Dahası, din-devlet ayrımını Müslümanların bilimsel ve ekonomik altın çağının temeli olarak vurgulamaktadır. Ulema-devlet ittifakı sonraki dönemlerde ortaya çıkmış tarihsel bir olgudur. Bu ittifak ne dinî bir gerekliliktir ne de İslam tarihinin değişmez bir parçasıdır.

Bu tarihsel yorumun günümüz için de önemli sonuçları vardır. Kitabım günümüz Müslümanlarının dinleri ile devletleri arasındaki ilişkiyi entelektüel ve ekonomik yaratıcılığı teşvik edecek şekilde yeniden düzenleyebileceklerini savunmaktadır. Müslümanların böyle bir reform için dar anlamda Batılılaşması şart değildir; tarihlerindeki felsefi ve ekonomik altın çağ reform için ilham kaynağı olabilir.

Ulema-devlet ittifakının sorunlarına parmak basan analizim Müslüman toplumların bu konuda istisnai olduğunu da ileri sürmüyor. Aksine, din-devlet ittifakının sorunları günümüzde Trump’ın Amerika’sı, Netanyahu’nun İsrail’i, Putin’in Rusya’sı ve Modi’nin Hindistan’ı gibi pek çok başka örnekte de gözlemlenmektedir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş