Karanlığın tanıdık manzarası
İktidarın kötülüklerine bu kadar çok insanın nasıl olup da ortak hale geldiği sorguya muhtaç. Özellikle otoriter rejimlerin iktidarda kalmak için yaptığı adaletsizlikleri tek tek saymak bile zor. Masum insanların tutuklanması, propaganda yoluyla yalanların dolaşıma sokulması, yargının muhalefeti bastırmanın bir aracına dönüştürülmesi; bütün bunlar artık, bir bakıma, tanıdık. Hatta fazla tanıdık.
Ama asıl şaşırtıcı olan —ya da belki de asıl ilginç olan— yalnızca iktidarın ne yaptığı değil; bütün bu yanlışlara isteyerek ya da istemeyerek yanaşan, böylece onlara ortak olan insanların ne yaptığı. Elbette aralarında doğrudan iktidardan fayda sağlayanlar var. İktidarla hizalanmak onlara mevkilere, ekonomik kaynaklara, ilişki ağlarına ve korunmaya kolay erişim sağlıyor. Bu en bilinen hikâye ve bir bakıma en anlaşılır olanı; ama aynı zamanda en hayal kırıcı olanı.
İdeolojik yatırımlar nedeniyle iktidarla hizalananlar da var. İçinde yaşadığımız topraklarda bu durumdan hâlâ söz edebiliriz; her ne kadar eskisi kadar belirgin ya da en azından eskisi kadar ikna edici olmasa da. İdeolojiden elbette bir etken olarak söz etmek mümkün, ama belki artık en güçlü motivasyon değil. Ya da belki başka bir şeyi örtmek için kullanılan bir dile dönüşmüş durumda. Yine de var ve önem taşıyor.
Bir de başka bir grup var ki, bunu basit terimlerle açıklamak daha zor: İktidarla daha fırsatçı ve daha seçici biçimde hizalananlar. Ne zaman uygun görürlerse, ne zaman bir açıklık yakalarlarsa, ne zaman “koroya katılmak” için bir fırsat bulurlarsa, muhalefete saldırıyorlar.

Sessizliğin seçiciliği
Bu durum özellikle Kürt meselesinde görünür hale geliyor. Bir muhalefet figürü bu sorun hakkında konuştuğunda ve eşit yurttaşlığı ya da evrensel normları politikasının merkezine koyduğunda, bazı insanlar tarafından hemen saldırıya uğruyor. Bazen bu saldırı bir kamuoyu tepkisi biçimini alıyor, bazen bir sosyal medya linci, bazen de ima ve kuşku kampanyası. Tepki hızlı, yüksek sesli ve çoğu zaman acımasız.
Ama konu bazı rejim figürlerine geldiğinde —örneğin birkaç yıl önce böyle şeyler söylemesi imkânsız ya da inanılmaz görünen Devlet Bahçeli gibi birine— aynı insanlar “garip” bir şekilde sessizliğe gömülüyor. Seslerini yükseltmiyorlar. Kampanyalar başlatmıyorlar. Aynı siyasi hassasiyeti göstermiyorlar. Muhalefete yöneltmek için hazır tuttukları enerji bir anda ortadan kayboluyor.
Bu seçici öfke, bu kullanışlı sessizlik, meselenin aslında ilke, adalet ya da tutarlılık olmadığını gösteriyor. Daha ziyade mesele, saf tutmak. İktidarın nerede durduğunu bilmek ve kendi sesini ona göre ayarlamak.
Bu seçicilik yalnızca iktidar-muhalefet hattında değil, muhalefetin kendi içinde de karşımıza çıkıyor. Özellikle partinin eski lideri Kemal Kılıçdaroğlu etrafında toplanmış ve bugün çok özel bir biçimde rejimle hizalanmış bazı isimler var. Rejimin yargıyı muhalefeti tasfiye etmek ya da seçimler yoluyla gerçek bir değişimi engellemek için nasıl bir araç olarak kullandığını çok iyi biliyorlar. Buna dair sözleri, açıklamaları, uyarıları arşivlerde duruyor. Ve yine de koltuklarını, parti içindeki pozisyonlarını kaybettikten sonra öfkelerini rejime değil, muhalefete yöneltiyorlar. Bunu yaparak, belki rejime duydukları sevgiden değil ama kırgınlık, hayal kırıklığı ya da incinmiş gururdan ötürü, bir kez daha suça ortak oluyorlar.
Konforun ahlakı
Bütün bunları gördüğümüzde insan, bu tür davranışların arkasındaki nedenleri sormadan edemiyor. “İnsan doğası gereği kötüdür; kendi çıkarını her şeyin önüne koyar ve bu yüzden işine geldiğinde suça ortak olur,” denebilir. Bu, bir bakıma cazip ve kulağa oldukça ikna edici gelen bir açıklama.
Fakat oldukça metafizik bir anlatı. Belki neden daha basit. Belki iktidarla hizalanmak sadece kolaydır: Hayatı, düşünmeyi, dahası akşamları uyumayı kolaylaştırır.
İktidarla aynı safta yer aldığımızda, etrafta olup biten yanlışları ve adaletsizlikleri sürekli düşünmek zorunda kalmayız. Kimin hapiste olduğuna, kimin susturulduğuna, kimin dışlandığına, kimin yalanlarla itibarının zedelendiğine bakmamayı öğreniriz. O yükü taşımak zorunda değilizdir. Bir bakıma, huzur içinde yaşayabiliriz — ya da en azından huzura benzeyen bir konforun içinde.
İktidarla hizalanmamak ise, açıkça ona meydan okumasa bile, bizden bir şey talep eder. Düşünmemizi, görmemizi ister. En azından kendimize karşı, bir şeylerin derinden yanlış olduğunu kabul etmemizi ister. Vicdanı tanık olmaya çağırır — ve vicdan asla huzur vermez. Sorular sorar, sükûneti bozar. Tam anlamıyla dinlenmeye, rahat pijamalarla uyumaya izin vermez.
İktidarla hizalanmak ise vicdanı susturur — ya da en azından arka plana iter. Yük hafifler, hatta kaybolmuş gibi görünür. İçsel bir mücadele vermeye gerek kalmaz. Kendimize durmadan bir şeyleri açıklamak zorunda kalmayız.
Elbette iktidarla aynı safta bulunma isteğinin pek çok nedeni olabilir: çıkar, korku, nefret, ideoloji, otoriter kişilik, kırgınlık, hırs, yorgunluk… Liste uzayıp gider. Muhtemelen gerçek hayatta bu nedenler, farklı insanlarda farklı oranlarda birbirine karışır.

Anlamsızlığın sürekliliği
Ama sebep ne olursa olsun, burada dikkat çekici başka bir şey daha var. Bütün bu yanlışlıklar, bütün bu suç ortaklıkları, bütün bu hizalanmalar dünyaya gerçekten yeni bir şey getirmiyor. Toplumda neyin yanlış olduğunu gösterebilir, sorunların derinliğini açığa çıkarabilirler; ama kendi başlarına yaratıcı değiller. Şaşırtıcı değiller. iİlginç bile değiller artık.
Elbette bu edimler son derece acımasız; masum insanları hedef alıyor, hayatlara kastediyor, gelecekleri çalıyorlar. Asla küçümsemenin ya da unutmanın konusu olmamalılar. Lakin aynı zamanda, iktidarın yanında saf tutanların yaptıkları tuhaf biçimde sıkıcı. Sıkıcılar, çünkü aynı kalıpları tekrar tekrar üretiyorlar. Aynı araçları kullanıyorlar. Aynı yalanları söylüyorlar. Aynı gerekçeleri dolaşıma sokuyorlar. Aynı sadakati talep ediyorlar.
Gerçek bir anlam duygusu üretmiyorlar. Sahici bir “birlikte yürüme” hissi yaratmıyorlar. Daha iyi bir şeye doğru ortak bir yön duygusu sunmuyorlar. Sadece olanı yönetiyor, kontrol ediyor, bastırıyor ve sonra bunu yeniden yapıyorlar.
Bu anlamda suç ortaklığı yalnızca ahlaki olarak sorunlu değil; aynı zamanda entelektüel ve duygusal olarak da boş. Hiçbir şey açmıyor. Hiçbir şeyi riske atmıyor. Hiçbir şey hayal etmiyor. Sadece, açıkça çürümüş olsa bile, zaten var olanı sürdürmeye yarıyor.
Bir anlığına dikkati dağıtsa bile, birçok sıkıcı şey gibi, eninde sonunda öfke değil, şok değil, hatta korku bile üretmiyor — sadece bir esneme.
Reddin cesareti
Bu yüzden dikkatli bakıldığında şaşırtıcı olan, suça ortaklığın varlığı değil. Suça ortak olmanın ne kadar kolay ve rahat olduğu düşünülürse, bunun yaygınlığı neredeyse sıradan. Asıl şaşırtıcı olan, bu yanlışlara katılmayan, bu hizalanmayı reddeden insanlar.
Kimileri pijamalarını çıkarıp mitinglere gidiyor. Seslerini yükseltiyor, risk alıyorlar. Daha kolay olanı yapmak yerine vicdanlarını dinliyorlar. Kimileri sokakta görünür olmayabilir; ama yine de, kendi yollarıyla, olan biteni normal ya da kaçınılmaz olarak kabul etmeyi reddediyorlar. Çeşitli nedenlerle mesafe koyuyor, içlerinde bir “hayır”ı canlı tutuyorlar.
Bu pozisyon daha talepkâr. Aynı zamanda daha kırılgan. Çünkü konfor sunmuyor. Koruma sunmuyor. Kolay açıklamalar sunmuyor. Bunun yerine sürekli bir huzursuzluk sunuyor: Bir tür yerinde duramama hali. Dünyaya, size sunulduğu şekliyle, tam olarak yerleşememe duygusu.
Asıl ilginç, asıl şaşırtıcı insani olgu da bu: İnsanların neden suça ortak olduğu değil, bazılarının neden olmadığı.
Kötülüğe karşı esneme
Suça ortak olmak basit. Bir bakıma sıkıcı. Yeni bir şey ortaya koymuyor. Anlam üretmiyor. Bu bakımdan, belki de bu davranışlar sürekli bir şaşkınlığın konusu olmamalı.
Belki de ihtiyaç olan şey, kolektif bir esneme.
Bu, kayıtsızlığın esnemesi değil; vazgeçmenin esnemesi de değil. Etkilenmeyi reddeden bir esneme. “Bunu daha önce gördük ve nereye gittiğini biliyoruz,” diyen bir esneme. Bu eylemleri kenara iten bir esneme — zararsız oldukları için değil, boş, tekrarlayıcı ve entelektüel olarak tükenmiş oldukları için.
Bu anlamda esnemek, teslimiyet değildir. Adaletsizliğe ve kötülüğe aradığı dramayı, tarihsel olarak önemli ya da ahlaki olarak belirleyici olma hissini vermemektir. Onlara oldukları gibi davranmaktır: Sadece acı ve durgunluk üreten, eski, yıpranmış ve anlamsız performanslar gibi.
Elbette bazen sesimizi yükseltmek gerekir. Elbette bazen risk almak kaçınılmazdır. Ama belki bunun yanında, iktidarın ve onun suç ortaklarının çirkinliğine sürekli hayret etmemeyi de öğrenmek gerekir. Belki onlardan etkilenmediğimizi ve yorulduğumuzu da göstermek gerekir.
Bu bakımdan, bugün en dürüst ve aynı zamanda en silahsızlandırıcı cevap, umudu ya da adaleti değil; suç ortaklığının sıkıcı, tekrarlayıcı ve özgünlükten yoksun tiyatrosunu hedef alan bir esnemedir.













