Medyascope.tv

Gazeteci Ali Akel’in Sur ve Cizre izlenimleri (2): “Su gibi aziz olunmalı”

Su olmadan canlı yaşamı olamıyor. Su uzmanı değilim. Ancak toprak, deniz ve atmosfer üçlemesinde su hareketindeki dengenin bozulması durumunda yaşamın sonunu getireceğini biliyorum.

Tarih boyunca yaşam, su boyunca su gibi akıp gitmiştir. ‘Hayat su gibi akıyor’ ifadesinin anlamı da bu olsa gerek.

Kur’an-ı Kerim’de de, “Her şeyi suda canlı kıldık” diye buyrulur.

Dicle Nehri’nin yanı başındaki Cizre, var olduğundan beri yaşamın su gibi aktığı bir yer. Dicle, tam burada kıvrılıp bir Cizre’ye bir ada görünümü kazandırdığı için ismini de oradan alıyormuş. Arap dilinde Cezire, yarımada anlamına geliyormuş.

Suyun kenarına kurulu Cizre’de su bir süredir yaşam değil ölüm sebebi. Su hareketinde denge bozulduğu için değil; ya suyun peşinde gidildiği ya da suya ulaşılamadığı için. Suya erimiş engellendiği için…

Ne ‘hendek’ten ne de ‘ama hendek’ten söz etmiyorum. Başka bir şeyden söz ediyorum.

Yıllar önce, Afrika’da su kuyuları açılması için gönüllü olarak çalışan ve topladıkları yardımlarla o susuz topraklarda açtıkları onlarca kuyuyla hayat taşımaya çalışan bir grup hanımefendi düzenledikleri toplantıya birkaç söz etmem için beni de davet etmişlerdi.

“Ne söyleyeyim” diye düşünürken aklıma su ikram edene neden “Su gibi aziz ol” denir sorusu takıldı.

Niye aziz? Aziz nasıl bir anlam taşıyor ki, su verene bu şekilde mukabele edilir?

İmam Gazali, Esmaü’l Hüsna’da Allah’ın isimlerinden birisi olan ‘Aziz’ için, “O, öyle kıymetli bir isimdir ki, emsali az bulunur. Ona çok ihtiyaç duyulur. Ona ulaşmak güç olur”; devamında, “Bu üç manayı üzerinde bulunduramayan kişiye ‘Aziz’ ismi verilemez” der. İmam Gazali, güneş, yer gibi emsali olmayan şeylerden örnekler vererek, suyun bunlara göre neden daha ‘Aziz’ olduğunu anlatır.

Yerin üstünde olmamak gibi bir seçeneğe sahip değiliz. Güneşe ulaşmak için çaba göstermemiz gerekmez, istesek de istemesek de her gün üzerimize doğar.

Su öyle mi?!..

Yaşam kaynağı olarak uğruna savaşılacak kadar kıymetli ve onun için öylesine aziz…

Geçtiğimiz hafta, Haber Nöbeti’nin 6. Grubu olarak Cizre’de, harabeye çevrilmiş Sur ve Cudi mahallelerinde dolaşırken gözüme ilk çarpan bir kamyonetin üzerinde, yıkıntıların arasında dolaşan Cizrelilere su dağıtılması oldu.

Çok sayıda bina yerle bir edilmiş, hafriyatları Dicle’nin kenarına dökülmüş. Ayakta kalan tek katlı evlerin çoğunun duvarları yok. Çok katlı binaların çoğu şiddetli bir deprem vurmuşcasına enkaza dönmüş. Ayakta olanların dış duvarlarında top mermilerinin açtığı koca delikler. Duvarlarında binlerce mermi izi…

Yaşam alanı olmaktan tamamen çıkmış. Bu haliyle barınması mümkün değil.

Bu yazıyı yazarken, 79 gün boyunca sokağa çıkma yasağından önce Eylül 2015’te, 9 gün süren yasak sırasında tuttuğum notlara bakıyorum.

Kuşatma altına alınan ilçede İMC televizyonuna bağlanan Cizreliler en çok şunları söylemiş: “Yaralımız var, ölümüz var. Suyumuz yok, elektriğimiz yok, gıdamız yok.”

Kuşatma sonrası Nur, Yafes ve Cudi mahallelerinin durumunu aktaran Cansu Pişkin (Evrensel Gazetesi, 17 Eylül 2015) haberin bir yerinde şunları yazıyordu:

“Saldırıların yaşandığı ana mahallelerden olan Nur ve Yafes mahallerinde gördüğümüz yıkım korkunçtu. (…) Keskin nişancılara kobra, kirpi ve tanklar eşlik etmiş. (…) Helikopterlerden açılan ateşlerle öncelikle evlerin damlarındaki su depoları hedef alınmış. İnsanları susuz bırakmak hedeflenmiş.”

Su depolarına bakıyorum. Bazıları parçalanmış, geri kalanların tamamı delik deşik. Bazılarının üzerine Türk bayrağı çekilmiş.

ANF’den 15 Eylül 2015’de geçen bir haber: “Mahallede kurşun izi olmayan bir eve rastlamak imkansız. Elektrik kabloların kopartıldığı ve su şebekelerin kesildiği mahallelerde, damlarda bulunan su depolarını da polislerin hedef aldığını söyleyen mahalle halkı, binlerce insanın açlık ve susuzluktan geçirilme planlarının da devreye konulduğuna dikkat çekiyor.”

Cansu Pişkin’in haberinden başka bir bölüm: “… Hatice Göçer karşılıyor bizi ve 9 günlük katliam günlerinde yaşananları anlatıyor; 9 gün boyunca bizi eve tıktılar. Ne elektrik, ne su, ne de yiyecek bir şeyimiz vardı. Damdaki depolarda suyumuz vardı. Su içemeyelim diye silahlarla depoları parçaladılar.

Bu şekilde daha onlarca haber…

O günlerde alınan notlardan son bir iki örnek daha: İMC’de yayımlanan “Cizre’nin 8 günü” isimli dosya haberde, görgü tanıkları 14 yaşındaki Bünyamin İrci’nin su peşinde koşarken, önce göğsünden sonra yaşadığını göstermek için  kaldırdığı elinden ve daha sonrada kafasından vurularak öldürüldüğünü anlatıyorlardı.

Bir başka yaşlı adam depodan su almak için çıktığı çatıda kurşunların hedefi oluyordu.

HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, Cizre Belediyesi’nde vahşet bodrumlarını anlatırken, oradakilerle iletişimi kesilmeden önce kendisine, “Heval av, av (su, su). Boğuluyoruz… Bayrağı çıkarmalarına izin vermiyorlar. ‘Depoyu tamir edeceğiz’ diyene, ‘Yenileyin, gelip bayrağı yerine takacağız’ deniliyor” diyordu.

‘Modern dünya’ hukukunda savaş ve çatışma durumlarında bu durumlara yönelik düzenlemeler vardır mutlaka, ama tam bilmiyorum. Ancak, İslam’da bu zamanlarda ne tür sınırlamalar getirdiğini biliyorum.

İslam’da barış esastır ve sürekli dile getirildiği üzere İslam ‘barış’ demektir. Yine İslam’da savaş arızi bir haldir, kurallar koymuş ve sınırlamıştır. Hz. Muhammed (a.s)’ın, sivillere asla dokunulmaması gerektiği bir hadiste şöyle dile getirilir: “Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini itaate vermiş ruhbanlara ve mabetlere ilişmeyeniz! Ağaçları yakmayınız! Hayvanlara dokunmayınız! Ve servetleri heder etmeyiniz.”

İslam’da müsle (kulak, burun, tenasül uzuvlarını kesmek, karın deşmek gibi) kesinlikle yasaktır ve müşriklere hastır. Anlaşmaları bozmamak, düşman kadınlarına tecavüz etmemek, rehineleri, elçileri öldürmemek, işkence yapmamak, çevreye zarar vermemek ve esirlere iyi davranmak yine İslam’ın savaş hallerinde koyduğu temel kurallardandır.

Bir gazeteciden çok bir vaize dönüştüğüm bu satırlarda bu konuda son bir hatırlatma yapmak isterim. Peygamber Efendimiz, Medine’ye hicretinden sonra bir dönem Mekke’de kuraklık ve kıtlık baş gösterince tahıl, hurma, hayvan yemi ve altın göndererek yardımda bulunur. Mekke müşriklerinin bir kısmı bu yardımı kabul etmediler ancak Ebu Süfyan, Hz. Muhammed için, “Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükafatlandırsın. Çünkü O, akrabalık hakkını gözetti” diyerek, şükran duygularını dile getirir.

Su, gıda, elektrik havaic-i asliyedendir!.. Maddi ve manevi hayatı idame ettirmek için insanın muhtaç olduğu temel ihtiyaçlar savaş hali olsa bile engellenemez, kısıtlanamaz!

Her şeyi engelleyebilirsiniz ama havaic-i asliyeyi engelleyemezsiniz!..

Su depoları kurşunlarla delik deşik edilemez!..

Çevreye zarar verilemez, insanların evleri başlarına yıkılamaz!..

Masum sivillerin kanı ile su kirletilemez!..

Siviller bir yana, elinde silah olsun ya da olmasın kimse yakılamaz!..

Cesetleri günlerce sokaklara terk edilemez!..

Kirli su ile alınan abdest şüpheli olur. Kılınan namaz da berhava…

Burada durup düşünelim. Aylar süren ablukada Cizre’de olanlar neydi?

Sur’da, Silopi’de yapılanlar yukarıda anlatılanların neresine sığar?

Son söz, İmam Gazali’nin Yüce Allah’ın isimlerinden olan Aziz için yaptığı Tenbih:

“Kullardan aziz olan, uhrevi hayatlarında ve ebedi saadetlerindeki önemli işlerinde kendilerine ihtiyaç duyulandır. Şüphesiz ki, bu evsafta olanlar yok denecek kadar azdır.”

 

Ali Akel’in ilk yazısını okumak için tıklayın: “Hakikati katletmek!

Bunlar da ilginizi çekebilir: