Medyascope.tv

ABD’nin ve Gülen Cemaati’nin kesişen stratejisi: Medya, hastane, okul

Dünyada 150 ülkede faaliyet gösteren Gülen Cemaati’nin bilinen yüzü iyi incelendiğinde, yapının esas olarak bir medya, okul ve sağlık hizmeti imparatorluğu olduğu görülüyor. Cemaat’in dünyadaki yapılanmasına dair istatistik olmasa da, 15 Temmuz darbe girişimi ardından ilan edilen OHAL kapsamında Cemaat’in kontrolünde olduğu tespit edilip kapatılan kurumların sayısı adeta dudak uçuklatıyor: Bin 43 özel okul, 15 üniversite, 35 sağlık kurumu.

Bunlara ek olarak, geçtiğimiz bir yıl içinde el konulan, başta bir milyon tiraja sahip Zaman gazetesi ve reyting rekortmeni STV gibi amiral gemileri olmak üzere, Cemaat bağlantılı olduğu bilinen onlarca medya şirketlerini de hesaba kattığımızda “imparatorluk” tarifinin hiç bir abartı içermediği anlaşılıyor.

Sadece 40 yılda dünyanın dört bir köşesinde faaliyet gösteren böylesi bir imparatorluğu kurmayı başaran Cemaat ile ilgili akıllara gelen ilk soru şu:

Medya, eğitim ve sağlık hizmeti stratejisi, bir vaiz olan Fethullah Gülen’in stratejik dehasının ürünü mü?

Gulen_ABD

15 Temmuz darbe girişimi ardından Türkiye, Fethullah Gülen’in iadesini resmen istedi. Sürecin NATO müttefiki iki ülkenin ilişkisini derinden etkilemesi bekleniyor.

Gelin bu sorunun cevabını bulmak için tarihte kısa bir yolculuk yapalım.

Emperyalist bir güç olma yolunda dünya sahnesine biraz geç adım atan ABD, 18’inci yüzyılın sonunda Asya, Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu gibi dünyanın değişik bölgelerine nüfuz etmek için can atıyordu. Dünya ticaretinden daha fazla pay almak isteyen ABD, güçlendirdiği donanmasıyla 1801’de Cebelitarık’tan geçerek Akdeniz’e girmişti. Ne var ki donanma ticaretin “yüzü sert ve soğuk” yanıydı. Bir de sıcak, sempatik, insancıl bir mekanizmaya ihtiyaç vardı.

İşte ABD’nin bundan tam 200 sene önce Anadolu topraklarına adım atarken uygulamaya başladığı stratejinin merkezinde de 3 bileşke vardı: Medya, hastane ve okul. Tıpkı Gülen Cemaati gibi ABD de bu 3 kritik alanı birleştirmek için harç olarak dini kullanmıştı. ABD’nin Anadolu’nun çapında açtığı matbaalar, hastaneler ve okullar Hristiyan misyonerler tarafından kuruluyor ve yönetiliyordu. Üstelik Akdeniz’de dolaştırılacak bir fırkateynin yıllık masrafı 80 bin dolardı. Oysa bir misyoner ailenin yıllık gideri bin dolar bulmuyordu.

ABD’li ilk misyonerler 1820 yılının Ocak ayında Anadolu’ya ilk ayak bastığı şehir, Fethullah Gülen’in ünlenmesindeki en önemli durak olan İzmir’den başkası değildi.

1810’da ABD’de kurulan “American Board of Commissioners for Foreign Mission”ın (ABCFM – nam-ı diğer BOARD) görevlendirdiği Pliny Fisk ve Levi Parsons adlı iki Amerikalı misyoner, Osmanlı topraklarında ve Anadolu’da 200 yıl sürecek “matbaa, okul, hastane” stratejinin ilk tohumlarını ekmişlerdi [1].

ABCFM’nin tüzüğünde kurumun amacı “Dinsizler arasında Hristiyanlığı yaymak” olarak belirlenmişti. Ancak BOARD’un amacı hiçbir zaman bununla sınırlı kalmayacaktı. Nitekim kurumun faaliyetlerini özetleyen 1880 tarihli Barlett Raporu’nun ilk cümlesi şöyleydi: “Misyoner faaliyetleri açısından Türkiye, Asya’nın anahtarıdır.”

Görünürdeki amacı dinsel, gözlerden saklanan amacı ise ekonomik, siyasal, kültürel özellikler ortaya koyan misyoner faaliyet matbaa, hastane, okul gibi modern ve insana dokunan kurumlar ekseninde yürütülüyordu.

Bu uğurda ABCFM kesenin ağzını açmıştı. Resmi kayıtlara göre 1819 ile 1914 arasında Osmanlı topraklarında bugünkü değerliyle 340 milyon dolar harcamıştı. Bu parayla, artık dünyada “Hasta adam” olarak anılan Osmanlı İmparatorluğu’nda matbaa, okul ve hastaneden oluşan muazzam bir altyapı kurmuştu.

ABC_Okul

Kaynak: “Kendi Belgeleriyle Anadolu’daki Amerika” – Dr. Uygur Kocabaşoğlu (1989 – Araba Yayınları). Değerler www.westegg.com’da ABD doları enflasyon hesaplayıcısı ile güncellenmiştir.

ABCFM, 1914 yılı itibariyle Anadolu’da toplam 473 okul ve 11 kolej açmıştı. Sadece o yıl 32 bin öğrenciyi eğitmişti[2]. Anadolu’ya özel bir önem veriyordu. ABCFM’nin dünya çapında sahip olduğu ilahiyat okullarının yüzde 25’i, yatılı kız okullarının yüzde 45’i ve ilkokullarının yüzde 44’ü Anadolu’da yer alıyordu.

ABCFM’nin Anadolu’da kullanılacak ilk matbuat (İncil, kitap vs.) ihtiyacı kurumun Malta’daki tesislerinden karşılanıyordu. Ancak 1830’da Türk-Amerikan ilişkilerinin resmen başlaması ardından Anadolu’da bir matbaa kurulması gündeme geldi. Malta’daki matbaanın İstanbul veya İzmir’e taşınmasına karar verildi.

ABCFM’nin bazı üst düzey yöneticileri matbaanın İstanbul’a taşınmaması hallinde Bab-ı Ali’nin kolaylıkla burnunu sokabileceğine işaret etmiş ve padişahın izni olmadan kurulacak bir matbaaya yönelik herhangi bir müdahaleye kendilerinin de bir şey yapamayacaklarını hatırlattı. Uyarı dikkate alındı ve ilk matbaa İzmir’e kuruldu.

Misyoner faaliyetlerin temel taşlarından birisi olduğu kadar okulların da en büyük destekçisi olan misyoner matbaası 1833 yılından 1853’e kadar İzmir’de faaliyet gösterdi. 1853’de de İstanbul’a taşındı. Kurum Anadolu’dali matbaalarında 600 milyon sayfa baskı yapıldı.

Elias-Riggs

ABCFM’in Anadolu’da en uzun süre görev yapan misyoneri Elias Riggs’di. Misyoner olduktan sonra Rumca, Ermenice, Bulgarca ve Türkçe öğrenen Riggs, 50 yıl kesintisiz İstanbul’da yaşadı ve 1901’de 89 yaşındayken İstanbul’da öldü.

Sağlık hizmeti savaştan savaşa koşarken iflasın eşiğe gelen Anadolu için en değerli hizmetti. 1850’den itibaren ABCFM’nin Anadolu’ya doktor, klinik ve hastane yatırımı yapmaya başladı. İlk hastaneler Antep, Kayseri, Mardin ve Van’da kuruldu. Daha sonra İstanbul, Merzifon, Sivas, Harput ve Diyarbakır’da birer hastane/klinik açıldı. Hastane ve dispanserler hem gayrimüslimlere hem de Müslüman ahaliye açıktı. O yıllarda Anadolu’da sağlık hizmetlerinin son derece yetersiz olması, ABCFM’nin misyonerlik faaliyetlerinin hem halk hem de İmparatorluğun yönetim kadroları tarafından sempati ve hoşgörü ile bakmasına yol açmıştı.

Peki bu muazzam yapı nasıl işliyordu dünya henüz iletişim çağında geçmeden?

ABCFM’nin yapısı ve işleyişi iyi belirlenmiş, katı örgütsel dizesi vardı. Eğitim çalışmaları başta olmak üzere, tüm faaliyetlerle kapsayacak temel bölge misyon olarak tanımlanıyor ve ABCFM’nin tüzük, yönetmelik, kural ve teamülleri içinde kalmak koşuluyla, özyönetim esasına dayalı bir örgütsel birim oluşturuluyordu.Yani misyoner faaliyetlerde temel birim ülke değil misyondu. Bir ülkede birden fazla misyon olabiliyordu ve bu misyonların her birisi örgütsel ve yönetsel bütünlük içinde doğrudan merkeze bağlıydı.

Picture1

Kaynak: “ABCFM and Nominal Christians” – Mehmet Ali Dogan doktora tezi; Utah Üniversitesi – Mayıs 2013

ABCFM’nin faaliyetlerine ve işleyişine zaman zaman ABD içinden itirazlar olmuş, “Anayasal yönetim içinde bir tür usule aykırı yaratmakla” suçlanmıştı. Öyle ki ABCFM’nin “devlet içinde devlet” olduğu iddiaları bile dile getiriliyordu.

Türkiye Cumhuriyet’i kurulması ardından Anadolu’dan çekildi. 2’nci Dünya Savaşı ardından ABD küresel güce dönüştü. ABCFM’nin 1961’de ABD’deki diğer misyoner örgütlerle birleşmesine karar verildi. Kurulan yeni yapı halen ABD’li evangalistlerin merkez örgütü “United Chruch of Christ”e bağlı olarak faaliyet gösteriyor[3].

20’inci yüzyılda Hristiyan misyonerliğinin artık demode bir faaliyete dönüştüğü bir çağda, Soğuk Savaş’a savaşa sahne olan dünyayı sarsan siyasal gelişmelere sahne oluyordu. Enerji kaynağı açısından dünyanın en zengin coğrafyası olan Ortadoğu’ya komşu olan Sovyetler Birliği’nin güneye doğru yayılma ihtimali Beyaz Sarayı diken üstünde tutuyordu. 1977’de Beyaz Saray’a yerleşen ABD Başkanı Carter, ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski’yi dinleyerek SSCB’ye karşı bir panzehir buldu: Doğu Çin’den İran’a ve Türkiye’ye uzanan ve bölge nüfusunun İslamlaşmasını öngören “Yeşil Kuşak” (Green Belt). Bu süreçte Şubat 1979’da İran Devrimi gerçekleşti. Afganistan’da darbe yapan laik askeri yönetim ülkeyi saran İslami ayaklanmayla başa çıkmayınca Sovyet Ordusu’nu Afganistan’a davet etti. Sovyet askerlerinin yok etmek için kıyasıya savaştığı Afgan mücahitlerin arkasında ise diğer süper güç vardı: ABD.

Brezinski

Amerika Birleşik Devletleri’nin 39. başkanı olan ve 1977-1981 yılları arasında başkanlık yapan Jimmy Carter’ın (sağda) en yakınındaki isimlerden biri Zbigniew Brzezinski’ydi (solda). İkili, siyaset tarihine Carter Doktirini olarak geçen ve ABD’nin ulusal çıkarlarını korumak için İran Körfezinde gerekirse askeri güç kullanmaktan kaçınmayacağı yolundaki politikaya imza atmıştı.

Bu konjonktürde Türkiye de olan bitenden payını aldı. Türkiye’de hızla tırmanan sağ-sol çatışması ardından 12 Eylül 1980’de TSK darbe yaptı. Darbenin lideri Kenan Evren, kendisini savunmak için düzenlediği mitinglerde ayetler okumaya başlamış, İslamı toplumu birleştirecek yeni çimento olarak seçmişti. Bu nedenle Türkiye’yi yönetmeye başlayan Milli Güvenlik Konseyi, başta zorunlu din eğitimi olamak üzere, sosyal ve siyasal alanda İslamın önünü açtı.

KenanEvren

Time’ın, 29 Eylül 1980 tarihli Avrupa, Asya ve Güney Pasifik baskısının; kapağına “Türkiye’yi bir arada tutuyor” başlığı ile Kenan Evren’i taşımıştı.

Bu süreci en etkili şekilde değerlendiren cemaat Gülen oldu. Türkiye’nin en değerli okulları etrafında tek tek açılan ışık evleri, bu okullardaki binlerce öğrenciye sıcak bir yuvaya dönüştü. Işık evleri Anadolu’da ışık hızıyla yayıldı.

Cemaat kısa sürede güçlenerek 1986’da Zaman gazetesinin sahibi oldu ve İstanbul Yenibosna’da ultra modern bir matbaa kurdu. Matbaayı dershaneler, okullar, sağlık hizmetleri izledi.

Ne var ki, 1991’de Sovyetler Birliği ve Soğuk Savaş fiilen sona erdi. Yeşil Kuşak’a ihtiyaç kalmasa da Avrasya’nın bağımsız devletlerle yeniden şekillenmesiyle İslam bölgede en çok nüfusa sahip dindi. Sovyetlerin dağılmasıyla oluşan vakumda, enerji kaynağı zengin olan bölgede kalıcı hakimiyet kurmak isteyen ABD, 200 sene öncesinde kalan köhne Hristiyan misyonerler stratejisini raftan indirmedi.

Bu konjonktürde, Türkiye’de büyüyen Gülen Cemaati ilk yurt dışı hamlesini yaptı: Topraklarından petrol fışkıran soydaş Azerbaycan’da 1992’de okul açtı. Onu Kazakistan izledi. Cemaat, Kazakistan’da iki yılda tam 29 lise kurdu.

Ne var ki Türkiye’de siyasal çalkantılar başladı. 28 Şubat süreci ardından, Mart 1999’da Fethullah Gülen sağlık sorunları nedeni ile ABD’ye gitti. Ancak Gülen, ani bir kararla Pensilvanya eyaletine yerleşti.

Gülen, Okyanus Ötesi’ne yerleşeli henüz 2 yıl olmuştu ki ABD, 11 Eylül 2001’de tarihinin en ağır terör saldırısına uğradı. Yeşil Kuşak projesinin öngörülmeyen bir sonucu olan El Kaide, ABD’ye cihat ilan ederek İkiz Kuleleri yerle bir etti.

İşte bu konjonktürde, tek kutuplu dünyanın en önemli yerleşkesi Beyaz Saray, hızla radikalleşen Ortadoğu için yepyeni bir panzehir geliştirdi: “Ilımlı İslam”. Avrupa Birliği’ni de arkasına alan ABD, yeni panzehir ile Ortadoğu’da artan İslam tehdidine karşı bir siyasi ve manevi rol model oluşturdu.

Yeni stratejinin vitrininde de bir müttefik ülke ile ABD’nin bizzat konuk ettiği biri vardı: Türkiye ve Fethullah Gülen.

15 Temmuz darbe girişiminden 10 gün sonra Fethullah Gülen kendisini savunmak için “Türk Demokrasisine Yönelik Tüm Tehditlerin Karşısındayım” başlığıyla bir yazı kaleme aldı. ABD’nin en prestijli gazetelerinde New York Times’da yayınlanan yazısında Gülen şunu söyleyecekti:

Batılı demokrasilerin ılımlı Müslüman sesler aradığı dönemde, ben ve Hizmet hareketindeki arkadaşlarım El Kaide’nin 11 Eylül saldırılarından IŞİD’in vahşi infazlarına ve Boko Haram’ın insanları kaçırmasına kadar tüm aşırıcı şiddet karşısında net bir duruş sergiledik.

 

[1] Yazıda ABCFM ile ilgili yer alan tüm bilgiler Dr. Uygur Kocabaşoğlu’nun “Kendi Belgeleriyle Anadolu’daki Amerika” (1989 - Araba Yayınları) adlı kitaptan derlenmiştir.
[2] Kaynak: “ABCFM and Nominal Christians” - Mehmet Ali Dogan doktora tezi; Utah Üniversitesi - Mayıs 2013 
[3] Wikipedia: American Board of Commissioners for Foreign Mission