ob_d0be20_pierre-bourdieu

Pierre Bourdieu’nün 1995 yılındaki konuşması: “Neoliberal otoriterliğe meydan okunabilir”

Fransa’da 1995 yılında geniş çaplı sosyal hareket ve grevler yaşanırken Fransız sosyolog Pierre Bourdieu topluma hitaben bir konuşma yaptı. Bu konuşmada Bourdieu neoliberal kapitalizmin ve onun siyasi yönünün halkı nasıl gördüğünü ve buna karşı ne yapılabileceğini anlatıyor. Bugün Fransa’da yaşanan geniş çaplı grevleri ve sosyal tepkiyi düşününce Bourdieu’nün 1995 yılında yaptığı konuşma garip bir şekilde bugünün koşullarına da uygun düşüyor. Konuşmanın çevirisini aşağıda paylaşıyoruz.

Çeviri: Alphan Telek

Bugün burada üç haftadır medeni dünyanın yıkılmasına karşı mücade eden herkese desteğimi sunmak için bulunuyorum. Medeni dünyadan kastım kamu hizmetine bağlı haklarımızdır ki bu haklar cumhuriyetin getirdiği eşitlik anlayışından ileri gelir: Eğitim, sağlık, kültür, araştırma, sanat ama her şeyden önemlisi çalışma hakkı. Bugün bu hareketi anlamadığını söyleyenleri anlamadığımızı söylemek için buradayım. Bu anlamayanlardan biri de 10 Aralık pazar günkü gazete yazısında büyük bir şaşkınlıkla bir tarafta Juppe’nin temsil ettiği ‘modern dünyanın rasyonel anlayışı’ ile diğer tarafta ‘insanların keyfi’ arasında büyük bir ayrım olduğunu keşfeden filozoftur.

Bu uzun erimli, aydınlanmış elit görüş ile insanların ya da onların temsilcilerinin dar bakış açısı arasındaki sorun tüm zamanlarda ve tüm mekanlarda bugüne dek gerici düşüncenin tipik bir örneğini oluşturmakta. Fakat bugün bu anlayış devletin soylularından olan ve bilim dünyasında özellikle de ekonomi alanında akademisyen sıfatıyla öne çıkıp meşruiyetlerini tüketenler tarafından yeni bir hal almış durumda. Kutsal kanunun yeni yöneticileri olan bu tipler için, sadece akıl ve modernlik değil aynı zamanda hareket ve değişim de bakanlar, patronlar ve uzmanlardan gelir. Buna göre akılsızlık, eskiye tutunma, hareketsizlik ve muhafazakarlık ise halktan, sendikalardan ve entelektüel eleştiriden kaynaklanır.

Bu teknokratik kesinlik Juppe’nin yazılarında da var: “Fransa’nın ciddi ve mutlu bir ülke olmasını istiyorum”. Bu şu anlama geliyor: Ciddi insanların yani insanların mutluluğunun nerede olduğunu bilen elitlerin halka rağmen yani onun isteklerine rağmen halkı mutlu edebilmesini isterim: sonuçta filozofun da bahsettiği gibi zevkleri yüzünden kör olmuş bir halk mutluluğunun ne olduğunu bilmez: özellikle de onun mutluluğu Juppe gibi mutluluğu halktan daha iyi bilen insanlar tarafından yönetiliyorsa. İşte teknokratların düşünce ve demokrasi anlayışları böyledir! Bundan dolayı bu nankör halkın sokağa dökülmesini ve onlara muhalefet etmesini anlamıyorlar!

Devletin yok olmasını, piyasaların ve bununla beraber vatandaşlığın ticari vekili olan tüketimin bölünmez hükümranlığını savunan bu devlet elitleri devlete el koydular: kamunun malını özelleştirdiler, halka, Cumhuriyete ait olanı kendilerinin yaptılar. Bugün söz konusu olan şey o yüzden teknokrasiye karşı demokrasinin yeniden ele geçirilmesidir. Yeni leviathan’ın (finansal piyasaların) emirlerini tartışma yürütmeden uygulayan ve tartışmayı değil açıklamayı seven Dünya Bankası ve IMF tarzı kurumların uzmanlarının zorbalığını sonlandırmak gerekiyor. Liberalizmin teorisyenlerinin ifade ettiği tarihin kaçınılmazlığı inancına son vermek gerekiyor. İhtiyaçlara ve ekonomiye (bu uzmanların görevi olabilir) uygun adımlar atabilecek, onları yenebilecek ve gerektiğinde etkisiz kılabilecek yeni bir siyasi, ortak çalışmaya ihtiyacımız var.

Bugünün krizi, Fransa için ve hiç şüphesiz Avrupa’da ve dünyanın çeşitli yerlerinde sayıları her geçen gün artmakta olan ve yeni alternatifi reddedenler için tarihsel bir fırsat sunuyor: liberalizm ya da barbarlık. Aktif ya da pasif olarak bu harekete katılan demiryolu işçileri, posta memurları, kamu hizmetinde çalışanlar, öğrenciler ve diğer pek çok kişi medyanın susturmak için boş yere çabaladığı yürüyüşleriyle, bildirileriyle ve sayısız düşünceleriyle uzmanlara bırakılamayacak temel soruları gündeme getirdiler: Tıpkı Avrupa’nın diğer ülkelerinde olduğu gibi benzer şekilde tehdit edilen biz ilk ilgililere göre geleceğin kamu hizmeti, sağlığı, eğitimi ve ulaşımı nasıl yeniden geri kazanılabilir? Cumhuriyetin okulunu yeniden nasıl kurabiliriz? Tabi bunu yaparken yüksek eğitimde grandes écoles ve fakülte ikiliği üzerinden şekillenen ikili bir eğitimi reddediyoruz. Aynı soruyu eğitim ve sağlık alanında da dile getirebiliriz. Kamu hizmetinde çalışan herkesi vuran prekaryalaşma ve bunun neden olduğu bağımlılık ve boyun eğmeye karşı, ki bu kültür yayımcılığında (radyo, televizyon ve gazetecilik alanlarında) ve hatta eğitimde neden olduğu sansür yönüyle çok daha meşhum bir şekilde gerçekleşiyor, nasıl mücadele edebiliriz?

Kamu hizmetini yeniden oluşturma işinde, entelektüellerin, yazarların, sanatçıların ve bilim insanlarının belirleyici bir rolleri var. Öncelikle, teknokrat gelenekçiliğinin, kültürel yayıncılık üzerinde kurduğu tekeli kırmaya katkıda bulunabilirler. Ama bu insanlar sadece kriz anlarının yarattığı belirli anlarda değil aynı zamanda örgütlü ve kalıcı bir şekilde toplumun geleceğini yönlendirebilecek olanların yanında, özellikle de sendikalar ve kurumların içerisinde çalışabilir ve medya gelenekçiliğinin tartışılmasını yasakladığı büyük sorunlar alanında derinlemesine çalışıp bu konularda yaratıcı fikirler öne sürebilirler. Özellikle küresel ekonomi alanının oluşması ve küresel yeni işbölümünün getirdiği ekonomik ve sosyal etki sorununu, uğruna siyasi adımların atıldığı finans piyasalarının sözde bükülmez yasalarını, bununla birlikte bilgi sermayesinin çok etkili ve belirleyici olduğu ekonomilerdeki kültür ve ekonominin işlevlerini düşünüyorum.

Bu program soyut ve salt teorik durabilir. Ama otoriter teknokrasiye, geçmişte popülizme bulaşıp her seferinde teknokratların oyun sahasında oynamış olan sosyal hareketlerin dışında, meydan okunabilir.

Her halükarda biraz biçimsizce de olsa şunu ifade etmek istiyorum: İncitebileceğim ya da sinirlendirebileceğim kişilerden af diliyorum: bu hareket bugün toplumu değiştirmek için mücadele eden gerçek bir dayanışma. Ulusal ya da uluslararası teknokrasiyle sadece kendini ayrıcalıklı hissettiği alanda savaşabileceğimizi düşünüyorum. Bu alan ise bilimin ve ekonominin alanıdır. Burada teknokrasinin değerli gördüğü soyut ve iğdiş edilmiş bilgiye karşılık insanoğlunun ve gerçeklerin çok daha saygılı bilgisi…