Prof. Yalçın Karatepe, KGF ve diğer teşviklerin ekonomiye etkisini değerlendirdi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/323064518″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Sakallı : Merhaba, hoşgeldiniz. Bugünkü yayınımızda konuğumuz Prof. Yalçın Karatepe. Kendisiyle, önce referandum sonuçlarını değerlendireceğiz. Ondan sonra da, hükümetin ekonomiyi canlandırmak için getirdiği teşviklerin işe yarayıp yaramadığını konuşacağız. Hocam, hoşgeldiniz. 

Karatepe: Merhaba Semih. Teşekkür ederim davetin için.

Sakallı: Hocam, yaklaşık bir ayı geçti sizinle yayın yapmayalı. En son referandumdan birkaç gün önce konuşmuştuk. Sanırım tahmininiz veya  öngörünüz tutmadı, değil mi?

Karatepe: Öyle baktığın zaman mutlak sayıları tutmamış gibi görünüyor; ama halkın, gönlüme yansımış olan sonuçlarla örtüştüğünü düşünüyorum bizim tahminimizin. Ben “Hayır” çıkacağını söylemiştim. Hatta senin yayınında, AKP’nin ve MHP’nin 7 Haziran’da aldığı oy oranlarından hareketle, sayılar hesaplamıştık. Biz “Evet” oylarının kabaca %48 civarında kalacağını düşünüyorduk. Referandumda açıklanan sonuç: “Evet” %51,5 civarında. Ama toplumun tüm kesimlerinin nezdinde, alenen manipüle edildiği çok açık ve net bir şekilde görülüyor. Resmi olarak sonuç bu şekilde ilan edilmiş olsa bile, toplumun büyük bir kesiminde, seçim sonuçlarının bir biçimde müdahale edilerek değiştirildiği algısı yaygın olarak var. Ben de böyle düşünüyorum. Bu çerçevede baktığımızda, aslında benim tahminlerim tutmuş gibi duruyor, biraz kendimize pay çıkaralım. Resmi olarak referandum sonucu maalesef beklediğimiz yönde değil, ama fiili olarak o yönde olduğunu biliyoruz. İlginç bir yarıştı, zaten senin o yayınında da uzun uzun konuştuk; çok adil olmayan bir referandum süreciydi. Bir taraftan, kamunun bütün olanaklarını kullanan bir yapı, AKP vardı. Birazdan ekonomiye ilişkin sayıları konuşurken, referandum sürecindeki o harcamaları, uyguladıkları politikaları ayrıntılı konuşacağız. Diğer taraftan da, kendi imkânlarıyla mücadele eden, referandumda “Hayır” oylarını çıkarmak için çalışan geniş toplum kesimleri vardı. Dolayısıyla, adil olmayan bir yarışta bence ciddi bir başarıdır bu sonuç. Resmi olarak açıklanan ve fiili olarak sandığa yansımış olan sonucun %51-%52 civarında  “Hayır” olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda baktığımız zaman, adil olmayan bir yarış sonucunda ciddi bir başarıdır. Bu, bundan sonraki seçimleri nasıl etkileyecektir, hep beraber izleyip göreceğiz. Bence “Hayır” cephesinde önemli bir blok oluştu. Bu blok iyi bir biçimde yönetilirse, bir sonraki Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerinde AKP’nin öngördüğünün dışında bir sonuçla da karşı karşıya kalabiliriz diye düşünüyorum.

Sakallı: Peki hocam, bu referandum sonuçlarının şaibeli olduğu muhalefet tarafından da –muhalefet derken, CHP, HDP ve kampanyayı bağımsız olarak yürüten kişiler ve grupların temsilcileri– söylendi. Referandum sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte, muhalefetin izlediği, başvurduğu yolları nasıl buluyorsunuz? Yani, YSK’ya başvurması, sokağa çıkıp çıkmaması…

Karatepe: Sonuçların manipüle edildiği sadece “Hayır” cephesinin iddia ettiği bir şey değil. Ortalama bir vatandaşa sorduğunuz zaman bile, onların bu yönde bir algısı, bir düşüncesi olduğunu çok rahatlıkla gözleyebiliyoruz. Hatta seçim sonuçlarının yurtdışında kabul görüp görmediğine ilişkin analizleri, –dün akşam Cumhurbaşkanı’nın ABD ziyaretine ilişkin konuşan insanlar tarafından “Bakın, Trump seçim sonuçlarına dair bir şey söylemedi” gibi yorumlamaları dahi– gösteriyor ki, bu sonuç dünyanın hiçbir tarafında resmi olarak, içlerine sinerek kabul edebildikleri bir şey değil. Sonucun manipüle edildiği gayet açık ve net. Hem yurtiçinde hem yurtdışında bunun böyle kabul edildiğini düşünüyorum ve görüyorum.

Bu süreç iyi yönetildi mi? Bence iyi yönetilemedi. Özellikle “Hayır” cephesinin önemli bir kısmını oluşturan CHP tarafından da –ki Ana Muhalefet olması hasebiyle pek çok imkân ona da sunulmuş– iyi yönetilmediğini düşünüyorum. Örneğin, referandum sonuçlarının açıklandığı gece, CHP çok geç saatlerde televizyona çıktı. Sandığa sahip çıkmayı teşvik edecek bir açıklama da görmedik maalesef. Ondan sonraki süreç nasıl işliyor? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürecekler. Oradan çıkan sonuca göre göreceğiz bakalım. Ama iyi yönetmedikleri açık ve net.

Sakallı: Dediğiniz gibi, zaten sürecin tamamı ciddi sıkıntılar içeriyordu. Öncesi, sonrası, oylama süreci. Anadolu Ajansı’nın verilerde manipülasyon yaptığı, yani “Evet” oylarını başta çok yüksek gösterip, sonra hızla düşürdüklerini herkes biliyor. AKP’li veya CHP’li olmanıza gerek yok. Bu çok göz göre göre yapılan bir şey. Artık komik de oluyor, çünkü açıldığında rakamlara kimse inanmıyor. Artık bundan vazgeçilmesi lazım değil mi?

Karatepe: Çok doğru. Sayılar açıklandığında toplumda “Yok canım, bu böyle değildir” algısı varken, “Hayır” cephesinin başat aktörlerinin bunun üzerine bir siyaset geliştirememesi benim anlayabileceğim bir şey değil. Bu süreçte, “Oy ve Ötesi” gibi sivil toplum oluşumlarının çok ciddi katkısı olduğunu biliyoruz. Onların raporlarını okuduk. Belki ben kaçırmışımdır ama CHP’den buna benzer ayrıntılı raporların çıkmadığını görüyoruz. Örneğin, 900 küsur sandıktan blok olarak “Evet” oylarının çıkması hayatın olağan akışına aykırı bir şey. Bir sandıkta ortalama 300 seçmen olduğunu düşünürsek, yaklaşık üç yüz bin oy demektir. Buna benzer uygulamalar değişik yerlerde vardı, ama CHP maalesef bu süreci iyi yönetemedi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden çıkacak kararın da bağlayıcılığı hukukçular tarafından ciddi şekilde tartışılıyor. Oradan ne çıkacak bilmiyorum, ama hukuken de bir sonuç doğuracakmış gibi görünmüyor.

Sakallı: Peki, referandum sonrası ekonomiye gelirsek; önce hızlıca bir piyasalara bakalım. Piyasalar, en azından belirsizliğin ortadan kalkmasından dolayı biraz mutlu görünüyor sanırım, değil mi? Konjonktür de yardım ediyor, borsa rekor kırdı. 

Karatepe: Piyasalar çok mutlu mu bilemiyorum. Piyasanın önemli göstergeleri olarak borsa, döviz ve faizi, yani makro göstergeleri bir tarafa bırakıp baktığımızda, borsa endeksi referandum öncesi seviyelerinde. Referandumdan sonra başını alıp uçup giden bir borsa endeksi yok.

Dövize baktığımızda; doların 3,50’lere gerilediğini görüyoruz. Ama bu da Türkiye ekonomisinden kaynaklanan bir durum değil. Dolar-euro paritesine baktığımızda, bu sabah 1.11’e kadar çıkmıştı parite. Doların bütün paralara karşı değer kaybettiği bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla Türk lirası karşısında da değer kaybediyor. Referandum öncesinde dolar, euro karşısında 1,05’lerdeydi hatırlarsan. Geldiği nokta, %5’lerin üzerinde bir değer kaybından söz ediyoruz. Dolayısıyla, dolar bütün dünya paraları karşısında değer kaybeden bir para. Bunun gerekçesi; Amerikan siyasetini yakından takip ediyoruz. Dün Cumhurbaşkanı ve heyeti orada olduğu için, Türkiye’de yoğun olarak Amerika’yı konuştuk. Ama Amerika’nın içinin çok karışık olduğunu yakından takip edenler biliyor. Pek çok yorumcu, Trump’ın başkanlık dönemini tamamlayamayacağını konuşmaya başladı. Amerika’da ülke yönetimi o kadar acayip bir yere gidiyor ki, FBI Başkanı’nın görevden alınması, bakan atamaları, diğerlerinin yaptıkları gibi acayip tartışmaların olduğu bir yerde, doların güçlü olarak varolması biraz zor gibi görünüyor. Dolayısıyla, yurtiçi piyasaların referandum sonucuna anlam yüklemesine atıfta bulunarak söylüyorum. Bu anlamda baktığımızda Türk lirasının dolar karşısında değer kazanmasının gerekçesi, yurtdışındaki gelişmeler. Yani, referandum sonucunun bu anlamda çok ciddi bir katkısı yok.

Faiz cephesine baktığımızda; faizler yükselmiş durumda. Hazine’nin en son yaptığı ihalede bile %11,5’la borçlanma var. Dün yaptığı ihaleden bahsediyorum. Bir önceki borçlanması %10,9 civarında. Şimdi %11,5’tan yani 50 baz puan üzerindeki bir artıştan bahsediyoruz. Faizlerin yükselmesi kötü bir gösterge. Enflasyon oranımız oldukça yüksek çıkıyor. Piyasanın bu iyimser beklentisini en azından ben göremiyorum. Belirsizliğin ortadan kalkması anlamında yorumlamak bu anlamda kolay değil. Zaten belirsizlik ortadan kalktı mı? Bence çok kalkmış değil. Çünkü bu referandum sonucu, yakın bir tarihte erken genel ve başkanlık seçimini gündeme getirecek gibi görünüyor. Ya önümüzdeki Kasım ya da en geç önümüzdeki ilkbaharda Türkiye’de bir seçim olma ihtimali kuvvetle muhtemel. Bunun olması da, birazdan konuşacağımız hem makro göstergeleri, hem siyasi belirsizlikleri oldukça yüksek seviyede sürdürecektir diye düşünüyorum.

Sakallı: Evet hocam. Dediğiniz gibi, Kasım ayında veya 2018’in bahar aylarında erken seçim ihtimali görüşülüyor. Ama hükümet bu kararı verirken herhalde en çok da ekonominin nasıl gittiğine bakacak. Yani, işsizliğin, enflasyonun, faizlerin ne olduğuna bakacak. 

Şimdi tek tek başlayalım. Zaten başlığımız da buydu: “KGF (Kredi Garanti Fonu) ve hükümetin getirdiği diğer teşvikler”. Önce genel bir soru sorayım. Bir yandan Merkez Bankası sıkılaştırma uyguluyor. Geç likidite penceresindeki faizi artırsa bile, artık o politikada faiz denmese de, belirleyici faiz, aktif, sıkılaştırıcı faiz. Bir yandan da, hükümet farklı şekillerde piyasaya para veriyor. Kredi Garanti Fonu, sonunda konuşacağız Banka Senedi dediğimiz şey. Bu iki birbirinden zıt ekonomi politikası da ne enflasyonun düşmesini sağlıyor, ne işsizliği ciddi anlamda iyileştiriyor. Esasında, istenilen hiçbir sonucu tam vermiyor. Bu iki farklı politika sizce ne kadar devam edebilir? Bir yandan sıkılaştırma, bir yandan genişleme. Bu ne kadar mümkün?

Karatepe: Merkez Bankası’nın ağırlıklı olarak, –her ne kadar enflasyon fiyat istikrarı gibi bir hedefi, enflasyonu düşürmek gibi bir amacı olsa da–, belki son altı aydır yapmaya çalıştığı şey, aslında örtülü olarak faizi artırarak, döviz kurunun yükselmesini engellemek. Çünkü kamuoyunun döviz kurlarındaki harekete olan tepkisi çok daha belirgin. Yani, faizler yükseldiği zaman o kadar tepki göstermiyor ama dolar 4TL’ye yükseldiği zaman bu, kahvedeki vatandaşın sohbet konusu olmaya başlıyor. Dolayısıyla, Merkez Bankası, hem siyaset tepkileri açısından hem de ekonomik tepkiler açısından kurların yükselmesinden ciddi biçimde rahatsız oldu. Uyguladığı politika, geç likidite penceresi dediğimiz politika faizine dokunmuyormuş gibi duruyor; ama fiili olarak uyguladığı faiz oranları, 11,5’un üzerine çıkmış durumda. Faizleri artırarak kurun artmasını engellemeye çalışıyor. Bence, temel gerekçelerinden bir tanesi bu. Bir taraftan bunu baskılamaya çalışıyor. Ama öteki taraftan da, hükümet ekonomiyi canlandırmak istiyor, çünkü faizlerin artması ekonomik aktiviteyi biraz yavaşlatan bir şey. Harcama maliyetleri yükseliyor, yatırımlar daha pahalı oluyor. “Bunu nasıl canlandırabiliriz?” diye bu senenin başından beri uyguladıkları politikalara bakmak lazım. Bugün senin yayının başlığı olarak da belirlediğin Kredi Garanti Fonu üzerine yaptığı desteklere bakmak lazım. Ben de notlar aldım. Vergi indirimleri, kamu harcamaları, birazdan Nisan ayı sonu itibariyle bütçe rakamlarını da konuşacağız. Buralarda acayip bir durum var. Piyasada paranın bollaşmasına yol açan en temel unsurlardan bir tanesi, ekonomik aktiviteyi canlandırmak için hükümetin uyguladığı bu Kredi Garanti Fonu mekanizması.

Ben bu sabah Kredi Garanti Fonu web sitesine baktım. Bu seneki verileri biliyordum, ama önceki yıllar bizim gündemimizde değil. Kredi Garanti Fonu’nun kurulma gerekçesi, özellikle KOBİ’lere kredi kullandırırken Bankacılık Kanunu gereği bir yığın teminat talep ediyorlar. Kredinin ödenmemesi durumunda o kredinin tahsil edilmesini sağlayacak bir yığın teminat, gayrimenkul teminatı, kefil teminatı vs. istiyor. Pek çok KOBİ de bunu sağlama imkânına sahip değil. Dolayısıyla, yıllar önce Kredi Garanti Fonu gibi bir fon oluşturuldu, daha doğrusu bir kurum oluşturuldu. Bu kurum, kredi kullanırken teminat gösterme zorluğu olan –ağırlıklı olarak KOBİ’lere–, garantör olarak bankaya gidip –âmiyâne bir biçimde ifade edecek olursak: Kefalet verip– o KOBİ’lerin kredi kullanmasını sağlıyor. Dolayısıyla, onlar kendi çarklarını çevirip ekonomiye katkı sağlıyorlar. Ben bunun sayılarına baktım. Bu Fonun 1994’ten 2016’ya kadar olan verileri kendi web sitesinde var, ben oradan aldım. İçinde bulunduğumuz yılın ne kadar çarpıcı olduğunu, bir önceki yılda, yani 2016 yılında bu Fon aracılığıyla kullandırılan kredi miktarlarına atıfta bulunarak anlatmak istiyorum. Bu veriler, Kredi Garanti Fonu’nun kendi web sitesinde olan veriler. Tabloyu şöyle de göstereyim, bu, oradan aldığım veriler, benim oluşturduğum bir tablo değil. Kredi Garanti Fonu diyor ki: “2016 yılında, yani geçtiğimiz Aralık ayı sonu itibariyle, bize toplam 30 bin KOBİ kredi garantisi için başvurdu. Talep ettikleri kredi miktarı, yani, kullanmak istedikleri kredi miktarı, 14 milyar liraydı. 30 bin KOBİ, 14 milyar TL kredi kullanmak için, bunun karşılığında 11 milyar TL’lik bir kefalet istemiş”. Bu, başvuru miktarı. Kabul edilen, onaylanan KOBİ başvuru sayısı 23.565. Buradan 9,5 milyar TL’lik kredi, 7,3 milyar TL’lik de kefalet kullanılmış. Yani, kullanılan kredi miktarı 9,5 milyar TL. 2016 yılının tamamı için 9,5 milyar TL kullanılmış. Zaten Kredi Garanti Fonu’nun 20 milyar TL gibi bir üst limiti var. Hükümet ne yaptı? Hükümet 2017’de ekonominin yavaşlamaya başladığını görüyor, kimse yatırım yapmıyor, harcamalar olmuyor, bankada kredi kullandırmakta zorluk çekiyor vs. Hükümet, Kredi Garanti Fonu’nun teminat gösterme limitini 20 milyar TL’den, 250 milyar TL’ye çıkardı. On iki katın üzerinde ciddi bir artış.

Bu kapsamda, yine Kredi Garanti Fonu’nun web sitesindeki sayıları söylüyorum;  2017 yılı içerisinde, krediden yararlanmak için şu âna kadar 241 bin işletme başvurmuş. 2016 yılının tamamında 30 bin işletme varken, 2017 yılının ilk dört ayında, Nisan ayı sonu itibariyle, 241 bin şirket başvurmuş. Yani, 2016 yılının sekiz katı başvuru olmuş. Toplam 165 milyar TL’lik kredi kullandırılmış. Bir daha söyleyeyim mi rakamın büyüklüğünü?

Sakallı: Lütfen.

Karatepe: 165 milyar TL. 2016 yılının tamamında ne kadar kullandırılmıştı?                9 milyar TL. Yani, 2017’de kullandırılan kredi garantisi, 2016 yılında kullandırılanın 18 katı. İlk dört ay için söylüyorum bu rakamları. İnanılmaz derecede bir artış var. Neden? KOBİ’ler krediye ulaşsın, harcamalarını yapsın, finansal ihtiyaçlarını karşılayabilsinler diye. Başvuran şirket sayısı –bu resmi rakam–: 241 bin 600. İnanılmaz derecede bir artış var. Kim burada garantör? Hazine tabii ki. Kredi Garanti Fonu’nun toplam 300 milyon TL’lik bir özkaynağı var. 300 milyon TL özkaynağı olan bir yerin, 165 milyar TL’ye kefil olması çok da açıklanabilir bir durum değil. Eğer bir sıkıntı olursa, bu kredilerin bir kısmı ödenemeyecek durumda olursa, bunların üstlenicisi Hazine olacak.

Sakallı: Hocam, sanırım hepsini değil, Hazine’nin de bir payı var. Bankaların üstünde bir skalada esasında.

Karatepe: Kredi Garanti Fonu’nun ortaklık yapısına bakıldığında TOBB gibi değişik değişik ortaklıklar var. E tabii bir kısmı bankaların üzerine kalacak bu kredilerin. Bankalar zorda kalırsa ne yapacak? Kim ödeyecek? “Bunu sineye çekin” diyebilirler mi? Öyle olsaydı Kredi Garanti Fonu gibi bir mekanizmaya ihtiyaç olmaz, normal bankacılık sistemi içerisinde bankaların kredi vermesi beklenirdi. Tabii bu durumda da kredi kullandırmayacaklardı bankalar. Bu KOBİ’lerin bu teminatları göstermeleri mümkün olmadığı için –ki geçmiş yıllarda bunun böyle olduğunu biliyorum. Dolayısıyla, bu mekanizma aracılığıyla, Türkiye’de kredi hacminde önemli bir artışa yol açmıştır. Sadece ilk dört ay içinde kullandırılan 165 milyar TL’den bahsediyorum. Bu bankacılık açısından çok ciddi bir hadise. Bu, sürdürülebilir bir şey mi? Ne yapacak? “Nisan ayı geldi, referandum da bitti. Biz istediğimiz sonucu da aldık. Kredi Garanti Fonu’na başvuracak KOBİ’leri garanti kapsamına almayacağız” diyebilir mi? Daha 250 milyar TL’lik limite yaklaşık 80 milyar TL var. Diyebilir mi? Diyebilir. Ama bunu demesi, bu kredi mekanizmasını engelleyen bir durum olacaktır. Dolayısıyla, bunu birdenbire kesmeleri çok mümkün olacakmış gibi görünmüyor. Bu başvurular bundan sonra da devam eder diye tahmin ediyorum.

Biraz önce, seçim olur mu olmaz mı gibi şeylerden bahsettik. Kasım ayında ya da önümüzdeki Nisan ayında seçimin gündeme gelmesi gibi bir şey söz konusu olursa –ben olacağını düşünüyorum–, hükümet, piyasa biraz canlanabilsin hareketlensin diye bu Fon’un geri kalan kısmını belki limiti de artırarak devam ettirmek zorunda kalacak. Bunu böyle bıçak gibi kesmesi çok kolay bir işmiş gibi görünmüyor. Dolayısıyla, burada artışların, 250 milyar TL’lik limite kadar, belki o limit de artırılarak, önümüzdeki seçimlere kadar Kredi Garanti Fonu’nun devam edeceğini düşünüyorum.

Sakallı: Hocam, Kredi Garanti Fonu’ndan kredi kullanan kurumların bir kısmının, bu parayla döviz mevduatı aldığı söyleniyor. Çünkü yurtiçi döviz mevduatı artıyor Türkiye’de. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Böyle bir ihtimal olabilir mi? Tabii, bu kurumun hem döviz borcu olma ihtimali var. Bir de, “Ucuz para buldum, döviz artarsa oradan bir kâr marjım olur” diyen şirketler de olabilir. Kredi Garanti Fonu’ndan kullanılan para amacına ne kadar ulaşıyor?

Karatepe: Buna ilişkin gazete köşe yazılarını biz de okuyoruz. Kredi Garanti Fonu’ndan kredi alıp, bununla gayrimenkul satın alan, araba alan, döviz alıp döviz hesapları bulunduranların olduğuna dair haberleri biz de okuyoruz. Bunun önemli bir miktar olabileceğini de kabul ediyorum. Çünkü Kredi Garanti Fonu proje bazlı destek sağlamıyor. Yani, “Gidip makine parkurumu yenileyeceğim” diye spesifik olarak böyle bir şeyle gelmezseniz, sadece kredi kefaletini size sağlıyor. Dolayısıyla, oradan gelen paraların değişik yerlerde kullanılması mümkün. Merkez Bankası rezerv hesaplarına baktığımız zaman, döviz rezervlerinde ciddi bir azalma var. Birkaç ay önce 100 milyar dolar seviyesinde olan brüt rezervleri, bugün 80 milyar dolara kadar gerilemiş.

Merkez Bankası’nın ciddi bir dolar satışı olduğunu görüyoruz. Nereye gidiyor bu para? Bunun bir kısmı sadece yabancı da alıp çıkıyor değil, ama bir kısmı da buralardan eline geçen nakiti dövizde bulunduran yurtiçi yerleşikler de olabilir diye düşünüyorum. Yapıyor olabilirler bunu. Ama miktarı nedir bunu sadece tahmin edebiliriz, net bir sayıya ulaşmamız mümkün değil diye düşünüyorum.

Sakallı: İlk çeyrekte de büyümenin % 2’ye gelme ihtimali güçlü gözüküyor, TÜİK bir sürpriz yapmazsa.  2017’nin ilk çeyreğinde % 2 civarında bir büyüme bekleniyor. Tüm teşviklerin ve KGF’nin yoğun olarak kullanıldığı bu dönemde % 2’lik bir büyüme, istenen bir büyüme değil herhalde, öyle değil mi? Ki yeni seri… 

Karatepe: Değil, hayır. Bu bütçe sayılarına bir bakalım. Gazetelerde biraz haber oldu, ama çok ayrıntılı olarak konuşulmadı. Türkiye, referanduma giderken, referandumdan istediği sonucu elde etmek için kamu kaynaklarını fütursuzca kullanan bir hükümetle karşı karşıyaydı. Bunu açık ve net olarak söylemek lazım. AKP’nin 2007’ye hatta 2010’a kadar olan dönemine baktığımız zaman, iktisatçıların büyük çoğunluğunun hemfikir olduğu konuların başında, bütçe disiplinine sahip çıkıyor olması gelirdi. 2001’de uygulamaya konulan ekonomi programını sürdürdüğü, bunun temel öğelerinden bir tanesinin bütçe disiplini olduğunu, hatta kriz dönemlerinde kamu dengesinin ne kadar iyi olduğundan bahsederlerdi.

Ama 2017’ye geldiğimiz zaman, hükümet bu bütçe dengesini vs. tamamen bir kenara bıraktı. Burada tek bir hedef vardı: “Türkiye’nin rejimini nasıl değiştirebiliriz?” Rejimi değiştirmek için rejimin bütün kaynaklarını –bak bu güzel bir ifade, bunu başlık olarak kullanabilirsin–: Rejimi değiştirmek için rejimin bütün kaynaklarını sonuna kadar kullandılar. Nasıl kullandılar? Bütçe rakamlarına bakıyoruz. Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı Nisan ayı Bütçe Gerçekleşmeleri Raporu (Nisan ayı sonu itibariyle) var. Orada, 2016 yılının ilk dört ayında, –karşılaştırmaları yıllık bazda yapıyoruz– Türkiye’de bütçe 5,4 milyar TL fazla vermiş. 2017 yılının ilk dört ayında, Ocak ayından Nisan ayı sonuna kadar, bütçe 17,9 milyar TL açık vermiş. Bir önceki yılın fazlasını da buna eklediğimiz zaman, bir önceki yıla göre, hükümet, ilk dört ayda yaklaşık 23,5 milyar TL daha fazla para harcamış. 23 milyar TL açık vermiş. Daha fazla para harcamış anlamında değil, açık vermiş. Bu, açık verme anlamında ciddi bir artıştan bahsediyoruz. Belki 23 milyar TL çok anlam ifade etmeyebilir ama dolar cinsinden söylersek, yaklaşık 8 milyar dolar açık veren bir bütçeden bahsediyoruz. Bu kadar para harcanmış. Nereye gitti bu para? Nereye gittiğini biliyoruz işte. Eğer ekonominin 2017 yılının ilk çeyreğinde bir miktar canlanması bekleniyorsa, canlanmanın temel kaynağı, kamu harcamalarının bu kadar artırılmış olması. Örtülü ödenek gibi şeyler bunun içerisinde değil, onlar başka bir yerde bulunuyor. Bu kadar bir bütçe açığından bahsediyoruz. Hükümetin korkunç bir şekilde kamu kaynaklarını harcadığını görüyoruz. Neden harcandı? “Ekonomi biraz toparlansın, insanların cebine biraz para girsin, bunun karşılığında da referanduma giderken ekonomik kaygılarını bir kenara bırakıp, bizim işaret ettiğimiz yönde oylarını kullansın” diye. Ben bunun detaylarına girmeyeceğim.

Baktığımız zaman iki şey görüyoruz: Bütçe harcamalarında çok önemli oranda bir artış var. Bütçe giderleri % 22,5. Bunlar resmi rakamlar. Maliye Bakanlığı’nın sayılarına bakarak söylüyorum. % 22 oranında artarak, ilk dört ayda 215 milyar TL harcanmış. Ciddi bir harcamadan bahsediyorum. 17,9 milyar TL bütçe açığı.  Ama toplam harcanan para 215 milyar TL’nin üzerinde bir harcama. Kamunun muslukları sonuna kadar açılmış, oradan harıl harıl para harcanıyor.

Diğer taraftan, Kredi Garanti Fonu mekanizması devreye sokularak, 241 bin şirket üzerinden piyasaya 165 milyar TL’nin üzerinde bir kredi hacmi sağlanarak, özel sektörün bir miktar harcama yapması ya da yatırım yapmasını teşvik ederek ekonominin canlanması.

Öteki taraftan, özellikle beyaz eşyada vergi indirimleri yapıldı. Bu çok konuşuldu. Beyaz eşyada ÖTV indirildi. SGK primlerini almıyor Devlet. SGK prim ödemeleri Eylül ayına kadar ötelenmiş durumda. Orada da, kamu geliri anlamında ya da SGK primi toplanması anlamında bir azalma var.

Dolayısıyla, hükümet, 2017’nin ilk çeyreğinde, ilk dört aylık döneminde, ekonomiyi canlandırmak için Kredi Garanti Fonu’nu on katı kadar kullanarak harcamış. Kamu harcamalarında, bir önceki yıl fazla vermiş olan bütçe, bu yıl 18 milyar TL kadar bir bütçe açığına denk gelmiş. 215 milyar TL’nin üzerinde para harcanmış yılın ilk dört ayında. SGK açık vermeye devam ediyor. Çünkü SGK primlerini bile toplamıyorsunuz ki vatandaşın cebinde harcayabileceği para miktarı fazla kalsın. Ekonomiyi canlandırabilmek için inanılmaz bir kamusal teşvikten bahsediyoruz. Bütün bu çabalar sadece %2’lik bir büyümeyi sağlıyorsa, 2017 yılında Türkiye ekonomisinin büyüme umutlarını çok zayıflatacak bir gelişme olur, eğer o kadar çıkarsa. Bilmiyoruz, açıklandığı zaman bu rakamı göreceğiz. Ama bu kadar kamu teşviki ile ekonominin bu kadar sınırlı büyümesi, çok arzu edilen bir şey olmaz.

Bu kamu teşviklerini ne kadar sürdürebilirler? Yani, bütçe açığı ne kadar sürdürülebilir? “Tamam, referandum bitti, biz de istediğimiz sonuçları aldık” deyip bütçe açıklarını azaltacak tedbirler alırlarsa, bu, piyasayı ya da ekonomiyi bıçakla kesmek gibi olur. Her şeyi durdurursunuz. Bunu yapamayacaklar. Çünkü kamu harcamalarının yerine ikame edebilecekleri bir özel kesim harcaması ya da özel kesim yatırımlarının birdenbire ortaya çıkması, yakın zamanda mümkün olmayacak gibi görünüyor. Tüketici Güven Endeksi’nden tutun da diğer göstergelere baktığımızda bile, kamuyu ikame edebilecek bir özel sektör harcaması yakın zamanda görünmüyor. Dolayısıyla bunu kesme şansı yok. O zaman, bir süre daha hem kamu harcamalarıyla, hem de diğer teşvik mekanizmalarıyla ekonomiyi diri tutan bir hükümet olacak. Ama bu da sürdürülebilir bir şey değil. Nereye kadar kamu kaynaklarıyla ekonomiyi diri tutabilirsiniz? O yüzden, bunun olumsuz sonuçları görülmeden, hükümetin seçime gitme planları yaptığını tahmin ediyorum. Bu da, Kasım ayı olur ya da önümüzdeki ilkbahar olur, Mart ayı gibi böyle bir seçime gitmemiz kuvvetle muhtemel. Öteki türlü, bu bütçe açığı sürdürülemez, bu kadar teşvik sürdürülemez. Bunları kestiğiniz zaman, bunun yerine konacak özel sektör harcamaları olmayacağı için, ekonomimiz büyük bir durgunluğa girecek. Durgunluğa girmiş bir ekonomiden sonra seçime gitmek de siyaseten doğru bir hamle olmayacağı için, bence, hükümet biraz sıkışmış, bunun için bir an önce seçime gidecek diye tahmin ediyorum.

Sakallı: Esasında ekonominin küçüldüğü veya zorlandığı dönemlerde, hükümetlerin piyasalara para enjekte etmesi, sadece Türkiye’de değil, dünyada da görülen bir şey. Bütçe açığı biraz artırılır ve ekonomi canlandırılmaya çalışılır. Ama burada esas sıkıntı, sanırım, enjekte edilen paranın nereye gittiği? Bir plan veya program dahilinde değil de, daha çok, ‘’kimin borcu var, en çok kimin ihtiyacı var?’’ şeklinde bir düzensizlik var. Yoksa para dağıtma veya para enjekte etme gibi bir genişlemeci para politikası birçok ülkede uygulandı. 

Karatepe: Ama buradaki genişlemeci politika uygulamanın amacı, sadece ekonomiyi canlandırmak değil. Genişlemeci politika uygulamanın amacı, kısa dönemde siyasi bir sonuç elde etmektir. Siyasi sonuçtan bekledikleri de, 16 Nisan referandumundan resmi olarak ilan edilen “Evet” in çıkmasıdır.

Türkiye açısından, 2016 yılı 2017’den daha iyi bir yıl mıydı ki o zaman bu kadar kamu harcaması görmedik biz? Değildi. Oradaki büyüme rakamları da –son anda açıklanan 2016’nın dördüncü çeyreği– iyi gelmiş gibi açıklandı, ama 2016’nın bütününe baktığınızda, büyüme rakamları hâlâ muhafazakâr seviyedeydi. Yani, Türkiye’nin nüfusunu da dikkate aldığınızda yeterli olmayan seviyedeydi. Ama oralarda kamu harcamalarının bu kadar artmadığını gördük. Bir miktar artış vardı ama bugünkü gibi değildi. Vergi indirimi oranlarının bu kadar olmadığını gördük. Demek ki bu işleri yapmanın tek gerekçesi, ekonomiyi canlandırmak değil. En azından bir süre canlı tutup, referandumda istenilen sonucu elde etmekti

Sakallı: Panikle bir para saçma durumu var, değil mi?

Karatepe: Aynen öyle. “Referanduma gidiyoruz. Kurlar yükseliyor, faizler yükseldi, ekonomi durmuş, bakkal yumurta satamıyor, KOBİ mal üretemiyor çünkü kredi kullanamıyor. Biz bununla gidersek bu referandumda istediğimiz sonucu elde edemeyiz. O zaman, hadi arkadaşlar rejimin bütün kaynaklarını kullanarak rejimi değiştirelim” dediler.  Resmi olarak, da, en azından rejim değiştirme anlamında başarılı oldular, onu da söylemek lazım.

Sakallı: Ekonomide atılan adımların sonuncusu da, yanlış hatırlamıyorsam Bakan Canikli’nin açıkladığı, “banka senedi” projesi. Bu yolla, banka senedi mekanizmasının likidite enjekte etme aracı olarak kullanılacağını söyledi. Kısaca anlatır mısınız, “Banka senedi” nedir? Nasıl likidite enjekte edecek? Devletin hangi kurumu parayı verecek? 

Karatepe: Bankaların aktiflerinde –yani, bankaların “aktif” olarak adlandırılan alacakları diyelim– bulunanlara baktığımız zaman, bunun içerisinde önemli bir kısmı kredi portföyüdür, menkul kıymetler vardır, hisse senedi çok düşüktür ama tahviller vardır. Ağırlıklı olarak kredi portföyleri vardır bankaların. Bu krediler de kendi içlerinde alt kategorilere ayrılır: taşıt kredisi, konut kredisi, mortgage gibi bir yığın kredi vardır. Dolayısıyla, bu, orada alacak olarak duruyor. O krediler ödendiği zaman, banka gelen parayla yeni kredi kullandırıyor. Ya da aktifini büyütüyor. Başka yerlerden para bulursa, örneğin daha fazla mevduat toplarsa daha fazla kredi bulabiliyor. Öz sermayeyi artırırsa ya da yurtdışından kredi kullanırsa, onlarla yeni kredi verebiliyor.

Hükümetin, yani Canikli’nin söylediği: “Bankaların aktifinde bulunan alacakları biz başkasına satalım”. Yani bir “menkul kıymetleştirme” dedikleri; bankaların aktifinde yüklü miktarda bir “alacak” var, bunu satalım. Kime satalım? Satmayı düşündükleri iki yer var — ki ağırlıklı olarak Merkez Bankası’na. Yani, Merkez Bankası bankaların aktifini satın alarak bankalara doğrudan likidite sağlamış olacak. Ne yapacaksınız? Nakit para vereceksiniz o alacak karşısında. Bankalar da bu nakit paralarla yeni krediler vererek ekonomiyi biraz canlandıracak gibi bir düşünce var. Mekanizmayı finansal olarak iyi anlatabildim mi bilemiyorum. Amacın ne olduğu gayet açık bir biçimde ortada. Yani, bankaya para vereceksiniz. Çünkü banka yeni kredi kullandırmak için mevduat bulmakta zorlanıyor. Mesela, yılın ilk dört ayında mevduatlardaki artış miktarıyla, bankaların kullandırdığı kredilerin artış miktarına baktığınızda hiç orantı yok. 30 milyar mevduat artmış, bilmem kaç yüz bin TL’lik kredi artışı var. Bunu finanse etmesi, uzun süre sürdürebilmesi mümkün değil. Yurtdışından para bulmakta da zorlanıyoruz. Çünkü artık dünyada  “risk iştahı”nın çok artmadığı söyleniyor. Yurtdışından da ciddi bir para gelmeyecekse, bankalar nereden para bulacak? “O zaman alacaklarını finanse edelim” diye düşünülüyor.

Sakallı: Hocam, bu KGF’nin bir yansıması değil mi?

Karatepe: Şimdi burada iki tane numara var. Bunlardan bir tanesi; Merkez Bankası’nın bankalara gidip aktiflerine yatırım yapması, Merkez Bankası’nın işi değil. Bunu biz nerede gördük? 2008 krizinde, Amerikan Merkez Bankası (FED) bunu yaptı, çünkü o zaman bankalar batmıştı. Hatta senin programlarında konuştuk bunu. Bankalar “zehirli aktif” olarak adlandırdıkları kötü aktiflerini satıyor, Merkez Bankası –Amerikan Merkez Bankası için söylüyorum– bunları satın alarak bankalara likidite enjekte ediyor ve sistemin çalışmasını sağlıyor.

Bizde Merkez Bankası’nın bankalara bu kapsamda likidite sağlaması, bir yandan da bankaların bilançosunun bozulduğu anlamına gelecek. Bu, bankacılık açısından çok iyi bir durum değil, onlara destek olmak açısından. İkincisi; buraya yatırım yapacak olan Türkiye Varlık Fonu’ndan bahsediliyor. “Varlık Fonu buralara yatırım yapabilir” deniliyor. Burada biraz dikkatli olmak lazım, çünkü özellikle kamu bankalarının, –bunların adlarını koyalım, çünkü sonuçta bunlar halkın malı olan bankalar– kullandırdıkları büyük proje krediler var. İstanbul’da yapılan 3. Havaalanı, köprüler için kullandırılan krediler, otoyollar için kullandırılan krediler, gibi krediler var. Bu krediler kullandırılırken bile çok tartışmalı krediler. Mesela, 3. Havaalanı için hiçbir yerden para bulamadıkları zaman, Halk Bankası-Ziraat Bankası-Vakıfbank konsorsiyumunun aktardığı para, 4 milyar euro’ya yakın bir kredi kullandırmıştı. Bu da bankanın aktifinde duruyor. Bu kredileri de menkulleştirip, bilanço yapılarını iyileştirmek gibi bir düşünce var. Dolayısıyla, geçmişteki bankacılıkta, biraz zorlama ile yapılan işlerin telafisine yönelik bir şey var. Benim görebildiğim kadarıyla, piyasada likidite artırarak, bankaların likiditesini sağlayarak, kredi kanallarını çalıştırması hedefleniyor. Bu parayı doğrudan Merkez Bankası’nın vermesi halinde, zımnen, bankacılık sektörünün ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya olduğu anlamına gelecektir.

Sakallı:  Bu durumda Merkez Bankası rezervlerinde bir düşüş yaşanması lazım, değil mi?

Karatepe: Hayır. TL cinsinden verecektir. Ama bu TL’yi alan bankalar, bunun tamamını kredi olarak mı kullandıracaklar, bir kısmıyla Merkez Bankası’ndan döviz mi alacaklar, bilmiyoruz.

Sakallı: Peki hocam, siz biraz önce “seçim ekonomisi” demiştiniz. Ben yaşadım ama küçüktüm, daha çok üniversitedeyken bize anlatılırdı.

Karatepe: Senin genç olduğun doğru da, benim yaşımı ortaya çıkaracak böyle mevzulardan bahsetme.

Sakallı: Yok, 90’lardan bahsedeceğim. 90’lı yıllarda “seçim ekonomisi” çok kullanılan bir tabirdi, seçim öncesinde. O zamanki iktidar ya da koalisyonlar her seçim öncesi “seçim ekonomisi” tabirini kullanırlardı. Türkiye o günlere geri mi dönüyor? Çünkü dediğiniz gibi, AK Parti hükümetlerinin ilk yıllarında bu “seçim ekonomisi” lafı çok kullanılmazdı ve bununla övünülürdü aslında, “seçim öncesi hiçbir şekilde para dağıtmıyoruz” diye. Tekrar o günlere geri mi dönüyoruz? 

Karatepe: Yılın ilk dört ayındaki bütçe rakamları onu gösteriyor. Bunu ben söylemiyorum, Maliye Bakanlığı’nın resmi web sitesinde olan sayılar söylüyor. Biraz önce okudum. Bir daha okuyayım. 215 milyar TL’nin üzerinde para harcanmış. Geçen sene 5 milyar TL fazla veren bütçe, bu sene 18 milyar TL açık vermiş. Bunun adını ne koymak lazım? Uygulanan şey, bildiğin seçim ekonomisi. Biraz önce sen de ifade ettin; AKP’nin ilk yıllarında, bütçe disiplinine çok olumlu anlamda atıfta bulunulurdu, ne kadar buna bağlı oldukları vs. Özellikle Ali Babacan’ın bakan olduğu dönemde buna atıfta bulunulurdu. Ama şimdi görüyoruz ki bütçe disiplini diye bir şey yok. Dört aylık bütçe rakamları bunu gösteriyor. “Harcayalım arkadaşlar” denmiş, harcanmış. Ona bunu verelim, buna onu harcayalım, vergileri almayalım, SGK’yı öteleyelim. Vergi Barışı çıkarttılar bu borçlardan dolayı. Kasım ayında yapılması gereken ödemeleri referandum sonrasına, Mayıs ayına ötelediler. 31 Mayıs’a kadar bunun ödemesinin yapılması bekleniyor.

Senin de atıfta bulunduğun ya da izleyicilerimizin büyük kısmının hatırlayacağı, 90’lı yıllarda uygulanan “seçim ekonomisi” bal gibi uygulanıyor. Nereye kadar uygulayabilirler bunu? Türkiye’nin toplam borç stoku, Gayri Safi Millî Hasıla oranı açısından iyi düzeyde. Epey bir süre bunu uygulayabilirler. Uygulayacaklar mı? Uygulayacaklar. Bu sebeple, seçimi çok ötelememeleri lazım. Düşünsenize, Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimi 2109 yılında olacak olsa, iki sene var. Yani, iki sene “seçim ekonomisi”ni nasıl uygulayacaksınız ki? O zaman bütün makro göstergeleriniz bozulur. “Seçim ekonomisi” belli bir süre uygulayabileceğiniz bir şey. Seçimlerden bir süre önce başlanır. E, şimdi 2017 yılının tamamında, –başlangıç için söylüyorum– “seçim ekonomisi” uygulanmaya başlandı. Bunu bir süre daha sürdürüp, bununla birlikte yeni bir seçime giderler diye tahmin ediyorum.

Sakallı: Hocam, sonu siyasetle bitirelim. AK Parti Kongresi var, biliyorsunuz. Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni anayasanın kendisine verdiği yetkiyi kullanacak; daha doğrusu imkânı kullanacak ve AK Parti’nin başına geçecek. Siz, ekonomi yönetimi başta olmak üzere, hükümette bir değişiklik bekliyor musunuz?

Karatepe: Evet. Bence, ciddi bir revizyon olacaktır. Kimler gider, kimler kalır onu bilemiyorum ama, hükümette ciddi bir revizyon olacağını tahmin ediyorum. Bu, sonuç doğurur mu? Hiçbir sonuç doğurmaz. Çünkü zaten hükümetin fiili olarak bir anlamı yok. Cumhurbaşkanı aktif olarak her şeyi kendisi yönetiyor. Diğerleri, yani bütün bakanlıklar, zaten yeni sistemde öngördüğü şekilde sekreter gibi çalışıyor. Kendi iradeleriyle parlamentodan çıkmış bir hükümet olarak değil, Cumhurbaşkanı’nın işaret ettiği yönde davrandıklarını biliyoruz. Ama bir değişiklik olacak mı? Olacaktır. Bence, piyasaların beklentisi de bu yönde. Biraz da, değişmiş olan hükümetin yeni bir enerji yansıtması beklenir. Ama bir değişiklik olacak bence. Kim gider, kim kalır onu hep beraber göreceğiz. Çok önemi var mı? Bence önemi yok.

Şimdi Türkiye’de bir Başbakan var mı? Sana sorayım ben. Hep sen bana soruyorsun. Resmi olarak var, değil mi? Ama ben son bir haftadır, dünkü grup toplantısı dışında, Başbakan’ın herhangi bir konuşmasını duymadım.

Sakallı: O da son grup toplantısı zaten. Ondan sonra muhtemelen bir daha duymayacağız zaten. 

Karatepe: Yani, şimdi, bir Başkan var, bir Cumhurbaşkanı var, bir de onun bakanları var. Bu Pazar gününden sonra da bu resmileşmiş olacak. Ama bir revizyon olacak, soruna yanıt anlamında söyledim.

Sakallı: Hocam, çok teşekkürler katıldığınız için.

Karatepe:  Ben teşekkür ederim Semih.

Sakallı: Umarım bir dahaki yayını bu kadar ara vermeden yaparız. 

Karatepe: Olur, tamam.

Sakallı: Çok teşekkürler, Ankara’ya selamlar.

Karatepe: Görüşmek üzere, hoşçakal.

Sakallı: Bugünkü yayınımızda konuğumuz Prof. Yalçın Karatepe’ydi. Kendisiyle, hem referandum sonuçlarını, hem de ekonomideki son dönem gelişmeleri konuştuk. Teşekkür ederiz.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus