Açık Oturum (188): Kemal Can, Fehmi Koru ve Vahap Coşkun ile ittifakların geleceği

Programın tam metni:

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Açık Oturum (188): Kemal Can, Fehmi Koru ve Vahap Coşkun ile ittifakların geleceği

İrfan Bozan: Merhaba. Medyascope.tv’nin bir perşembe klasiği olan Açık Oturum programına hoş geldiniz. Sedat Pişirici’nin şehir dışında olması nedeniyle bu hafta programı ben sunacağım. İttifakların geleceğini konuşacağız. Kimilerinin klasik deyimiyle Norveç’te bir yılda yaşanan gündem, son bir hafta içerisinde Türkiye’de yaşandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yeni bir ittifak tanımlaması ortaya attı. İttifak ortağı olan Devlet Bahçeli “Nedir bu?” yanıtını verdi. Aynı gün, Ana muhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yumruklu bir saldırı gerçekleşti. Saldırgan önce gözaltına alındı, sonra serbest bırakıldı. Aslında belli ki siyasette hareketlenmeler yaşayacağımıza dair işaretler de gelmeye başladı. AKP’nin önemli isimlerinden Ahmet Davutoğlu bir çıkış yaptı, “Parti böyle gitmemeli” dedi. 15 sayfalık bir eleştiri deklarasyonu yayınladı ve bu manifesto niteliğinde bir yazıydı. Tüm bunları 3 önemli isimle konuşacağız. İstanbul stüdyomuzda gazeteci Kemal Can, Skype bağlantısı ile de gazeteci Fehmi Koru ve Diyarbakır’dan akademisyen Vahap Coşkun yayınımıza katılıyor. Efendim hepiniz hoş geldiniz.

Fehmi Koru: Hoş bulduk.

Vahap Coşkun: Hoş bulduk.

Kemal Can: Hoş bulduk.

Bozan: Fehmi Bey, öncelikle sizden başlamak istiyorum. Ancak izleyicilerimize kısa bir hatırlatma babında şunları eklemek istiyorum. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 17 Nisan’da Memur-Sen Genel Merkezi Yeni Hizmet Binası açılışında ‘’Türkiye İttifakı’’ diye bir şeyden bahsetti. İfade biraz Türkiye’deki seçim öncesinin ötesinde bir ifadeydi: “82 milyon hep birlikte Türkiye İttifakı olarak hareket etmeliyiz. Türkiye için hep beraber elimizi taşın altına koymalıyız. Dönem, kızgın demiri soğutma, kucaklaşma dönemidir” dedi. Bu sözler dikkat çekiciydi. 4 gün sonra, Cumhur İttifakı’nın diğer ortağı Devlet Bahçeli’den “Demiri soğutalım, ama -amiyane tabirle- bu Türkiye ittifakını da pek anlamadık” itirazı geldi. Aynı gün, Ana muhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yumruklu saldırı gerçekleşti. Pazartesi de ilginç bir yazı çıktı. Sorumu sormadan önce ondan da bahsetmek istiyorum. AKP kulislerinden haber alan Abdülkadir Selvi de “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Türkiye İttifakı’na yönelik olarak CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir sürpriz teklif sunmaya hazırlandığını yazacaktım” dedi. Kılıçdaroğlu Erdoğan’a bir sürpriz teklif hazırlayacakmış. Ancak bunlar hiç gerçekleşmedi ve Türkiye, seçim öncesi dönemi hatırlatan, kutuplaşmaların olduğu döneme döndü.

Fehmi Koru, öncelikle tüm bunlara baktığımızda, bunlar bize ne söylüyor? Kaba bir bakışla “Erdoğan bir açılım yapmak istedi, Bahçeli buna itiraz etti, Erdoğan da geri çekildi” türü genel konvansiyonel bir yaklaşım var. Bu doğru mudur, yoksa aslında pek de bir şey yok mu?

Koru: Tabii aslında bu noktaya 31 Mart’ta yapılan yerel seçimin sonrasında geldiğimizi unutmamamız lazım. O seçimde ortaya çıkan tabloya baktığımız zaman, tarafların şu anda hangi noktada bulundukları çok açık ortada. Bir defa partiler seçim sonuçlarını kendi içlerinde değerlendirirler. Zannediyorum Tayyip Erdoğan da sadece Cumhurbaşkanı değil, aynı zamanda AK Parti lideri de olduğu için, partisinin aldığı sonucu değerlendirmiş olmalı. O tabloda göründen nedir? AK Parti’nin oylarında erime var. Vaktiyle elinde tuttuğu belediyelerin önemli bir miktarını kaybetti. Özellikle Ankara ve İstanbul’da, muhalefetin adayı önde ve hatta seçildi. Dolayısıyla baktığınız zaman böyle bir tabloyla karşı karşıya.

O tabloda ikinci bir gerçek var. O da, AK Parti’nin kaybettiği bazı önemli il ve ilçeler de, ittifak ortağı olan MHP’ye kaybedilmiş oldu. 10 ilde belediyeler AK Parti’den MHP’ye geçti. Büyük ve önemli ilçelerin de arasında bulunduğu 55 ilçede de o belediyeleri MHP, yine AK Parti’den kazanmış oldu. Şimdi yapılan değerlendirme bunun üzerine oturuyor. Öyle zannediyorum ki AK Parti lideri sıfatıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan, buradan bir adım ötesinin gelecek seçimlerde kendilerine çok daha ciddi sıkıntılar yaşatacağını gördü ve o sebeple de tedbir olarak, “Ne olabilir?” sorusuna da cevap teşkil edecek şekilde, daha geniş bir ittifakın kendisi ve partisi için gerekli olduğunu gördü. Türkiye İttifakı, benim baktığım pencereden gördüğüm kadarıyla, böyle bir arayışın sonucu olarak telaffuz edilmiş olan bir formüldür. “Sıcak demirin soğutulması” da, vaktiyle herhangi bir şekilde kendileriyle sorun yaşamış olduğu kendi partisinin içerisinden isimlerle yakınlaşmayı amaçladığı, ama bu arada muhalefete de el uzatabileceği tarzında yorumlanmaya açık olan ifadeler. Dolayısıyla da ilk gün yaptığı bu konuşma, aslında doğru yorumlandı; seçime kadarki ittifakının yeterli olmadığını gören bir ittifak büyük ortağı, ittifakın diğer ortağından vazgeçmiyor, ama onunla da yetinmeyerek, daha öteye mesajlar göndermeyi tercih ediyor görüntüsüydü bu. Buradan anladığım kadarıyla, Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli, kendisiyle olan ittifakın bozulacağı ve diğer ortağının, başka açılımlar peşinde olduğu sonucunu çıkardı ve derhal buna karşı meydan okuyucu bir dille, açık bir karşı çıkış yaptı. Onun üzerine, AK Parti Genel Başkanı ilk verdiği mesajdan geri adım attı diye düşünüyorum

Ben bunu şöyle görüyorum: Bu iki parti, aslında çok yakın zamana kadar, birbirleriyle fazla yakın olabilecek partiler gibi görünmeseler de, özellikle başkanlık sistemine doğru giden yolda Milliyetçi Hareket Partisi’nin verdiği destek ve ayrıca Cumhurbaşkanlığı seçiminde %52’yi almadaki önemli katkısı, iki partiyi birbirine çok yakınlaştırdı. Bu, AK Parti’nin diline de sirayet etti. Daha önce AK Parti olarak bildiğimiz parti, Milliyetçi Hareket Partisi ile yakınlaştıktan sonra, farklı bir dile sahip olmaya başladı. Bu da, AK Parti’ye geleneksel olarak oy veren özellikle büyük kentlerdeki önemli bir seçmen tabakasını AK Parti’den soğutmaya başladı. Bunun sonucu olarak da 31 Mart seçiminde AK Parti bu kayıpları yaşadı. Ancak bir nokta var, ben yazımda bu tespitte bulunmuştum. O da şudur; Tayyip Erdoğan için bir dahaki Cumhurbaşkanlığı seçimi çok önemli. O seçimde kendisinin ve partisinin göstereceği adayın -ki büyük ihtimalle yine kendisi olacaktır- seçilebilmesi için bu ittifakın devamı gerekiyor. Yani Milliyetçi Hareket Partisi ile AK Parti ittifakının öyle küçük darbelerle yıkılması, bozulması bana göre mümkün değil. Hatta yazımda ben, bir tür siyam ikizleri görüntüsü içerisinde olduklarını, tek bir bedende iki varlığın devam ettiği görüntüsünde olduklarını yazdım. Bana öyle geliyor. Dolayısıyla, bu iki partinin bugünden yarına birbirlerinden vazgeçmeleri mümkün görünmüyor. MHP açısından bakarsak, MHP, zaten bu ittifaktan kârlı çıkan partidir. O bakımdan, sonuna kadar bu ittifakın devam etmesi, belki de dengelerin MHP lehine değişebileceği sonucu veya beklentisini getirmiş olduğu için, zaten bu ittifak istenilen bir şey. AK Parti açısından da önemli olan, bir dahaki seçim Cumhurbaşkanlığı seçimi olduğu için, orada da MHP’nin kendilerine vereceği destek, herhalde hayati önemde görüldüğü için, bu ittifak devam etmeli gibi görünüyor. Bir şey daha söyledikten sonra sözü bırakacağım: 4,5 yıl sonra yapılacak olan bir seçime kadar arada yaşanacaklar, Milliyetçi Hareket Partisi’ni, o seçim öncesinde değişik bir tavır almaya da sevk edebilir. Dolayısıyla burada siyaseten dikkatli olması gereken AK Parti’dir diye düşünüyorum.

Bozan: Teşekkürler Fehmi Koru. Programda ikinci sorumuz olarak da “Türkiye’nin çıkışı hangi ittifaktadır?” sorusunu da soracağım. Ama öncelikle var olanları konuşalım. Kemal Can, siz ne dersiniz? ‘Cumhur İttifakı’’ bir sıkıntı mı yaşıyor? Görüntü, Erdoğan’ın bundan pek memnun olmadığı, ama muhtaç olduğu şeklinde. Sizce 2023’lere taşınacak bir durum mu var Cumhur İttifakı’nda, yoksa sıkıntılar mı var?  

Can: Şu andaki siyasi aritmetik, AKP’ye, MHP’den vazgeçerek, benzer bir ittifak kurabileceği bir seçenek sunmuyor. Dolayısıyla, eğer çok temel bir politika değişikliği gibi ya da bir tür, hakikaten yenilgiyi kabul eden ve şimdiye kadar elde ettiği her şeyi paylaşmaya razı bir hatta çekilmeyecekse, o çokça dillendirilen “MHP ile ittifakı bozarak yeni bir ittifak arayışına girme” ihtimalini çok gerçekçi görmüyorum.

Bozan: Peki, o zaman “Türkiye ittifakı” ve “Demiri soğutmak” kelimeleri ne yana düşer?

Can: “Türkiye ittifakı” ve “Demiri soğutma” kelimeleri, Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırıya gösterilen reaksiyon ve onları toplam olarak düşündüğümde, evet, Bahçeli’nin müdahalesi ve o hatta geri çekilme şeklinde bir tarafı var. Ama ortaya çıkış itibariyle de, Erdoğan’ın çok sık yaptığı gibi, normalleşmeyi, yumuşamayı ya da demir soğutmayı bile bir pazarlık meselesi ya da biraz daha tabiri ağırlaştırırsam, yine bir şantaj meselesine çevirmek. Tıpkı, 7 Haziran’la, 1 Kasım arasında olduğu gibi, sertleşmeyi de yumuşamayı da aynı şekilde bir pazarlık konusu, bir siyasi gereklilikten, bir pazarlığa taşıma hali. Aslında bu denklemde çok tercih edeceği bir tablo gibi görünmüyor. Ama yaşanışı itibariyle de Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırı sonrasında genel olarak iktidarın takındığı tavır, hatta Bahçeli’nin belirleyici olduğu ama diğerlerinin de daha sonra dâhil olduğu tavır, bir tür, Kılıçdaroğlu’nu yoldan çekilmesi ya da Cumhur İttifakı’na, tıpkı Kılıçdaroğlu’nu Yenikapı’ya dönmeye ikna etme, hatta ikna etmeyi biraz aşan bir müdahale diye düşünüyorum.

Bozan: Yani tehdit…

Can: Evet. Birisine, “Başına gelecekleri düşünerek davran” diyorsan, bu, dozu değişebilir ama bir tehdittir. Yani “Neden yumruk yediğini düşün” derken, başına gelenle ilgili bir hikâye kuruyorsun ve o hikâye de aslında bir tehdit içeriyor. Bahçeli bunu daha direkt söylüyor ve devamında “Bu gerilimi yatıştırmak için İmamoğlu mazbatasından vazgeçsin, Kılıçdaroğlu da yolumdan çekilsin” diyor. O derecede söylüyor. Henüz Erdoğan onu söylemiyor, ama daha sonra verdiği reaksiyon itibariyle ve şu anda AKP’ye de önemli ölçüde sirayet etmiş Bahçeli tavrı gösteriyor ki hikâye…

Bozan: Erdoğan’ın 23 Nisan’da söylediği “Gaz sıkışması” gibi…

Can: Evet, tabii. Yani gaz sıkışması yok ama bütün kampanya boyunca gazı kimin verdiğini biliyoruz. Hele ki kendi geliştirdiği bir gerilimi pazarlık konusu yapmak, çok ciddi bir şeydir. Var olan bir gerilimi, “Bunu yatıştıralım, bir araya gelelim, çözelim” diye konuşmak bir şeydir. Ama sistemli bir biçimde gerilim üretirseniz, hatta bütün kampanya boyunca, muhalefet sizi bu gerilimde tamamen yalnız bırakmış, hiç temas etmemiş, hiç karşılık vermemişken, gerilimi, seçim sonuçlarını da içerecek biçimde devam ettirip, bir de üstüne tehdit dozu yüksek bir saldırganlıkla, onu meşrulaştıran bir tutumla dahil olup, bunu da bir pazarlık meselesine haline getirirseniz, buradan hiçbir şeyin ittifakı çıkmaz. Ben Fehmi Koru’ya o açıdan katılıyorum. Yani şu anda hem aritmetik ona izin vermiyor, hem şu anda adım atıp herkesin aldığı pozisyon da bir zorunluluğu tarif ediyor.

Ama burada kilitlenen başka bir şey var. O da, Fehmi Koru’nun başta anlattığı mesele. Aslında bu durum, önceki bütün diğer ittifakları gibi, Erdoğan için, koruyucu olacak güçlü bir ittifaktı. Onun iktidarını koruyacağı, onun iktidarının devamını garanti edeceği için bir güvenceydi. Ama 31 Mart sonuçları itibariyle, bu güvencenin ne kadar sağlam olduğu tartışmalı. İki türlü tartışmalı; hem o %51’i sağlaması açısından tartışmalı, hem de %51‘in içi açısından tartışmalı. Dolayısıyla şu anda Erdoğan’ın önündeki şey, “40 katır mı, 40 satır mı?” durumu. Bu “40 katır mı, 40 satır mı?” durumuna bütün Türkiye’yi de dahil ederek çözüm arama arayışının adına ‘’Türkiye ittifakı’’ diyorum ben.

Bozan: İlginç bir bakış açısı. Açıkçası biraz ürkütücü olduğunu söylemeliyim. Çünkü eskiden siyaset kurmak, bir reform paketi açıklamak ya da bir takım toplumsal kesimlerle açılımlar yaparak olurdu. Şimdi tehdit ve gerilim üzerinden bir siyaset kurma çabası gibi bir şey tarif ettiniz.

Can: Ama bu yeni bir şey değil. Yani bu, şu anda karşı karşıya kaldığımız bir şey değil. Bu zaten 5 yıldır iktidarın temel savunma stratejisi olarak kullandığı şey. Bunda devam etmeye zorlayan taraf, evet, Bahçeli oldu. Ama şu an itibariyle…

Bozan: Bugün Erdoğan da sevmiş görünüyor.

Can: Açıkçası ben zaten epeyce uzun bir süredir, iddia edilen ve artık bir ezbere dönüşen, ‘’Erdoğan’ın oyun kurma yeteneği’’ meselesinin bayağı tartışmalı olduğunu düşünüyorum. Oyun falan kurabildiğini düşünmüyorum.

Bozan: Peki, teşekkürler Kemal Can. Diyarbakır’a uzanacağız. Vahap Coşkun, tekrar merhaba.

Coşkun: Merhabalar, iyi akşamlar.

Bozan: Türkiye’nin sıkıntılı bir coğrafyasında akademisyenlik yapıyorsunuz. Öncelikle şunu merak ediyorum: Türkiye İttifakı ve ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sarf ettiği sözler, o bölgenin meselesinde çalışan biri olarak sizde bir umut yaratmış mıydı? Şu anda geldiğimiz süreçte siz bunlara nasıl bakıyorsunuz?

Coşkun: “Türkiye İttifakı” veya “Demiri soğutma” ifadeleri sadece bölgede değil, Türkiye’de hem muhalefette hem de AK Parti içerisinde belli bir umut yaratması itibariyle, içine girilen sıkıntılı dönemden çıkmak için, belki aklın galip geleceği yeni bir döneme geçişin bir işareti olarak okunmak istendi. Ama daha sonraki gelişmeler, bunun böyle gelişmesine izin vermedi. 31 Mart’a giderken, AK Parti ile MHP arasındaki ittifakın iki temel amacı vardı. Bir tanesi, iktidar ile muhalefet arasındaki dengeyi korumak, yani iktidarın %50’nin üzerinde olan oy oranını korumak, diğeri ise büyükşehirleri almaktı. Çünkü büyükşehirleri almak, hem kamusal alanı şekillendirmede, hem siyaseti finanse etmede hem sosyal ağları kurmada son derece etkili. Seçim sonuçlarına baktığımızda şunu gördük: Evet, AK Parti ve MHP iktidarı totalde %50’nin üzerinde bir oy aldı, bu anlamda bir başarı gösterdi. Ama diğer taraftan büyükşehirleri kaybetti. Hatta İstanbul gibi, Ankara gibi, AK Parti’nin öncülü olan Refah Partisi’nin hikâyesinin başladığı yerleri kaybetti. Bu tabii ki AK Parti cenahında ciddi manada bir sıkıntı yarattı. Ama Fehmi Bey’in ve Kemal Bey’in de işaret ettiği gibi, ittifakın içerisinde belki daha önemli bir şey oldu. Bu ittifak içerisindeki gelişmelerde AK Parti zararlı çıkarken, MHP kârlı çıktı. Yani ittifak yapmadıkları 30 ile baktığımızda, bütün bu illerin oylarını genel olarak değerlendirdiğimizde, AK Parti’nin ciddi manada gerilediğini, MHP’nin ise belirgin bir şekilde ilerlediğini ve oylarını yükselttiğini görüyoruz. Bu, bir bölgeyle de sınırlı değil. Her bölgede bunu tespit etmek mümkün. Yani Doğu Anadolu’da, Karadeniz’de, İç Anadolu’da, AK Parti ile MHP’nin yarıştığı hemen her yerde, MHP’nin giderek zeminini tahkim ettiğini, AK Parti’nin ise azımsanmayacak derecede bir oy kaybına uğradığını görüyoruz. Hiç kuşkusuz, bu durum, AK Parti içerisinde de bir değerlendirmenin yapılmasını sağlayacak. Yani tek başına bu bile bir değerlendirmeyi sağlayacak bir durum. Çünkü AK Parti’nin üzerinde en çok durduğu husus, milletin güvenini sürekli olarak korumak. Ama son iki seçimde şunu görüyoruz: Daha önce AK Parti’ye oy vermiş olan seçmenlerin eli, giderek daha fazla bir şekilde MHP’ye oy vermeye başlıyor ve bu AK Parti için ciddi manada tehlike çanlarının çaldığını gösteren bir husus.

Bence bu süreç içerisinde MHP’nin iki önemli kazancı oldu; Bir, Türkiye’nin genel siyasetini belirleme konusunda, MHP ağırlığını hissettirdi. Yani bütün bir seçim kampanyasına baktığınızda, burada bir AK Parti söyleminden ziyade, çok keskin bir MHP söyleminin etkili olduğunu söylemek mümkün. Diğeri ise, demin de söylediğimiz gibi tabandaki kayış MHP’ye doğru oldu ve MHP bu anlamda bir kazanç sağladı.

Konunun özü itibariyle, genel olarak şunu söylemek istiyorum. Daha önce gerilim siyaseti, korku siyaseti veya beka siyaseti, -adına her ne derseniz deyin- toplumu polarize eden bu siyaset, AK Parti açısından kendi kitlesini tahkim edecek bir siyaset aracı, enstrümanı olarak kullanılırken, şimdi bu siyasetin, artık AK Parti ile genel kitle arasında bir aranın açılmasına, bağlantının zayıflamasına sebebiyet verdiğini görüyoruz. Bence Erdoğan’ın yapmış olduğu o ilk açıklama da, bunu gören bir açıklamaydı; Yani ‘’Türkiye İttifakı,’’ ‘’82 milyonun kucaklaşması,’’ ‘’Artık Türkiye’nin ana konularda ideolojiyi veya partileşmeyi geride bırakıp, temel konularda mutabakata varması’’ açıklaması.

Ama burada şöyle bir sorun var İrfan Bey: Semiri soğutmaya çalıştığınızda, benim görebildiğim kadarıyla 3 önemli problemle karşı karşıya kalıyorsunuz: Bir, toplum böyle bir şey değil. Yani istediğiniz zaman ısısını yükselteceğiniz, istediğiniz zaman ısısını düşüreceğiniz bir yapı değil. Toplum bir laboratuarda yaşamıyor. Ve siz gerilim siyasetine başvurduğunuzda, toplumu provokasyonlara açık bir hale getiriyorsunuz. Kılıçdaroğlu’nun başına gelenler bunun bir örneği.

İkincisi, AK Parti’nin şu andaki iktidar mimarisi, medyası, Beştepe’deki iktidar mimarisi, bu tür bir demiri soğutmaya çok elverişli gibi gözükmüyor. Yani Erdoğan’ın ‘’Demiri soğutalım’’ dediğinin ertesi günü, iktidara yakın medya veya direk iktidara bağlı medyanın söylemlerine baktığınızda, ateşi giderek harlayan bir dilin olduğunu görüyorsunuz. Bundan çok rahatlıkla ve çok çabuk vazgeçecekler gibi görünmüyor. Ve üçüncüsü, artık demiri soğutmak sadece sizin elinizde değil, iktidar ortağınızın buna ne dediği de önemli ve iktidar ortağınız buna razı değil. Bahçeli, razı olmadığını çok açık bir şekilde ortaya koydu. Bunu, bir yeni arayış olarak nitelendireceğini söyledi ve Erdoğan bu anlamda bir geri adım attı.

Aslında 31 Mart’tan bugüne baktığınızda, Erdoğan’ın iki noktada gel-git yaşadığını görüyorsunuz. Bunlardan bir tanesi, seçim sonuçlarını, özellikle İstanbul sonuçlarını ilk etapta kabul eder bir pozisyon içerisinde görünürken, daha sonra Bahçeli’nin ve yine o AK Parti’nin iktidar mimarisi içinde etkin olan kliklerin baskısıyla, bu seçim sonuçlarını mümkün mertebe uzatma yönünde bir siyasete girdiğini, bir de, bu ortamı yumuşatmaya dair bir söylem söylediğinde, sonra Bahçeli’nin itirazı üzerine bundan tekrar vazgeçmeye başlaması. Dolayısıyla, burada artık tek başına Erdoğan’ın belirleyebileceği bir siyasal alandan bahsetmiyoruz. Kemal Bey bunu çok güzel bir şekilde ifade etti. Yani oyun kurma veya yeniden bir siyasal planlama yapma, siyaseti yeniden dizayn etme noktasında, Erdoğan artık eskisi kadar güçlü değil. MHP’nin, bu oyun içerisinde oldukça etkili bir aktör olarak yer aldığını görüyoruz. Bu nedenle burada çok ciddi manada bir sınıra gelip dayanmış durumda olduğunu söylememiz mümkün.  

Bozan: Teşekkürler Vahap Coşkun. Hemen hatırlatalım; Bugün, Ahmet Taşgetiren Karar gazetesinde, AKP’nin, bir noktada MHP’nin esiri haline geldiğini ima eden bir yazı kaleme aldı. Önemli bir yazıydı. Kendisi muhafazakâr dünyanın önemli isimlerinden bir tanesi.

Fehmi Koru, size Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırıyı sormak isterim. Saldırının gerçekleştiği günün akşamında ve bir gün sonrasında, öğleye kadar olan bir sürede, AKP yetkililerinden saldırıyı kınayan mesajlar, hatta saldırganın AK Parti üyesi olduğunun anlaşılması üzerine,  parti sözcüsü Ömer Çelik’in, saldırganın partiden çıkarılacağına dair açıklamaları varken, bir gün sonra farklı bir hava esti; Ankara İl Başkanı, saldırganı “yiğit” ilan etti ve saldırgan da serbest bırakıldı. Bu gelişmeyi nasıl okumak lazım? Sonuçta orada kameraların da çok net olarak kaydettiği, bir Ana muhalefet partisi liderine yumruklu bir saldırı, bir linç girişimi vardı. Bu farklılığı nasıl değerlendirmek lazım?

Koru: Ben şu anda AK Parti’nin yönetim kadrosunun, devleti yöneten büyük ittifakın, gelişmeleri tam doğru anlayabildiği kanaatinde değilim. Ne olduğunu fark edemiyorlar. Yani 17 yıllık iktidar, çerçevesini kendilerinin çizdiği politik alanın artık aşındığını, o alana birilerinin dışarıdan ve içeriden müdahale ettiğini göremiyorlar. Dışarıdan deyince de akıllarına hemen yurtdışı geliyor, dış parmaklar geliyor. Oysa neredeyse çok partili sisteme geçtiğimiz ilk dönemden itibaren, siyasetin dışından ama Türkiye’nin içinden müdahaleler, bizim siyaset tarihimizin bir realitesidir. Dolayısıyla onlar şu anda olan hadiseyi, sıradan bir asayiş sorunu olarak görme eğilimindeler. Ben, güvenlik bürokrasisinin farklı düşündüğü kanaatindeyim. Bunun işaretlerini kısmen de olsa açıklamalarından alıyoruz. Ama onlar da siyaseti etkileyebilecek durumda olmadıkları için, geri planda durmayı tercih ediyorlar ve herkes olaya, bu işler sanki kendiliğinden geçecekmiş gibi yaklaşıyor. Oysa Ana muhalefet partisi liderine, Başkentin uzağında olmayan bir ilçesinde, organize oldukları çok belli olan bir güruhun, linç etme amaçlı yaklaşıp saldırması, sığındığı evde bile o evin etrafını çevirerek, yakma niyetini belli eden bir takım beyanların eşliğinde, o güruhun orada kalmaya devam etmesi, aslında dikkatle yaklaşıldığında, geçmişte yaşanan başka olayları akla getirmesi gerekirken, siyasi iktidar nedense bunu pek düşünmüyor. 1993’ün başlarında Sivas’ta yaşanmış olan “Madımak Olayı” buna benzer bir olaydı; Kışkırtılmış güruh, orada da bir otele sığınmış olan insanların canını alacak şekilde bir yakma olayını da gerçekleştirdiler. 33 kişinin hayatına mal olan gerçekten iğrenç o olay bizim tarihimizde yaşandı. Burada da yaşanabilirdi. Yani Pazar günü CHP’nin lideri ve yanındaki önemli isimler, o evin içerisinde aynı akıbete uğrayabilirlerdi. Siyasette ağırlığı olan bir iktidarın bunu görmesi lazım. Ben, maalesef bunu görmediği kanaatindeyim. Bu görülmediği ve iyi değerlendirilmediği takdirde, bundan sonra benzer olayların, -tabii benzer olay demek, aynısı anlamına gelmiyor- başka yerlerde, başka kişilere, başka gruplara karşı bu tür olayların yaşanması ya da daha değişik bir takım olaylar, yine siyasi iktidarı bir biçimde hedef alacak. Çünkü burada her ne kadar Ana muhalefet partisi liderine bir saldırı gerçekleşmiş olsa bile, biz bunu yine Madımak Olayı’ndan da biliyoruz ki aslında bu tür olaylar siyasete dönüktür, dolayısıyla da esasen iktidarı zayıf hale düşürür. Bunu bu şekilde değerlendirmekten yoksun oldukları anlaşılıyor. Sonrasında verilen mesajlar, yani ilk anda verilenle ters düştüğü görülen mesajlar ise, gerçekten bir siyasi iktidarın kendi içerisinde de ne kadar zaaf yaşadığını ortaya koyan şeyler.  

Bozan: Peki Fehmi Koru, size şunu da sormak isterim. Ahmet Davutoğlu’nun 15 sayfalık,  AKP’nin 31 Mart performansına ve mevcut durumuna ilişkin itirazları, AKP içerisinde şu an mevcut yönetimde bulunanlar ya da teşkilatlarda görevli isimler tarafından ne kadar sahiplenilir? Parti içerisinde böyle bir dinamik var mı? Bu manifestonun parti içinde bir etkisi olur mu?   

Koru: Herhalde etkisi olsun diye hazırlanmış bir metin o. Ancak bence o metnin kamuoyuyla paylaşılması talihsiz bir günde söz konusu oldu. Anlaşılıyor ki bu açıklama, daha önceden tespit edilmiş bir takvime uygun olarak yapıldı. Yani o tarihte böyle bir açıklama yapılacak, muhtemelen bundan sonra takvimin başka bir yaprağında, yine Ahmet Davutoğlu ve çevresi tarafından öngörülmüş daha başka bir etkinlik var. Bu yapıldı, ama pek bir etki yarattığı da söylenemez. Bunun bir sebebi, Ahmet Davutoğlu’nun “yalnız” görüntüsü. Her ne kadar, bir siyasi parti arayışı içerisinde olduğu ve kendisiyle birlikte hareket eden bir takım isimlerin, onunla birlikte bu parti içerisinde yer alacakları söylense bile, henüz böyle bir görüntü yok. Ahmet Davutoğlu yalnız bir adam görüntüsünde. Böyle bir şeyi de yayınlıyor. Ama daha önce zaten bildiğimiz, bir biçimde kendisinin fikirleri olarak da kamuoyu tarafından daha önce algılanmış, bir takım fikirlerin paylaşıldığı bir metin olarak göze çarpıyor. Haklı eleştiriler var. Ama bu eleştiriler, Ahmet Davutoğlu’nun güçlü olduğu, başbakanlık görevini üstlendiği, parti içerisinde ve Türkiye’nin genel siyasetinde, gidişatı etkileyebilecek bir konumda bulunduğu sırada yapılsaydı, bir anlam taşıyabilirdi. Ama bugün kendisinin milletvekili bile olmadığı bir ortamda yapılması açısından da bence fazlaca bir etkisi olmayacak. Keşke olsaydı, faydalı olurdu. Ama faydalı olamayacak kadar yalnız bir görüntüye sahip. Ahmet Davutoğlu’nun bir siyasi çıkış yapacağı belli. Bu çıkış ne kadar güçlü bir kadroyla olacak, onu herkesin görmesi lazım. Eğer güçlü bir kadro görüntüsü olabilirse, o zaman, o metnin bir hafta, bir ay önce veya 3 ay önce yapılmış olması fazla önem taşımaz. O metne irtibatlı olarak böyle güçlü bir partinin kuruluşu söz konusu olacak demektir. Ama ben böyle bir şey olacağından da kuşkuluyum doğrusu.

Bozan: Parti kurmayabilir mi diyorsunuz efendim?

Koru: Hayır tam tersine, parti kurma niyetinin çok güçlü olduğu haberlerini hepimiz, sizler de, ben de alıyorum. Ama çıkacak olan bir siyasi oluşumun, gerçekten Türkiye’de siyasi dengeleri değiştirecek kadar güçlü bir kadroya dayalı olacağından kuşku duyuyorum.

Bozan: Peki, çok teşekkürler efendim, sağ olun. Kemal Can, size de Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırıyı sormak isterim. Gerçi, her Pazartesi yaptığınız gibi, bu Pazartesi 11.00’de yaptığınız Medyascope.tv yayınında bu konuyu değerlendirdiniz. Bugün, güvenlik bürokrasisinin tehlikeye dikkat çeken açıklamaları da gelmeye başladı. Saldırının organize olduğuna ve bir yerlerde sopalar dağıtıldığına dair CHP’nin bir raporu çıktı bugün. Ve AK Parti yöneticilerinin, saldırı günü ve sonrasında değişen açıklamaları ki Erdoğan’ın açıklaması kuşkusuz önemli. Bir de Ömer Çelik’in açıklaması var. Ne dersiniz?

Can: İşin teknik olarak, orada olay günü ne kadar organize, planlı, yönlendirilmiş bir iş olup olmadığından bağımsız olarak, biraz daha geniş bir resimden bakıldığında, bunun organize olmadığını söyleyebilecek kimse yok. Çünkü yıllardır sürmekte olan ve yükseltilen, son kampanyada artık ifrat seviyesine vardırılan, hatta kendi seçmenini bile rahatsız edecek bir düzeye ulaşan bir dil var ortada. Bir gaz verme var. Hani gaz sıkışması dendi ya, bütün kampanyaya ruhunu veren o gaz sıkışsın diye yapılmış bir ifrazat var. Dolayısıyla bu kendisi bir organizasyon. Ama ben bu meseleye biraz daha başka türlü bakmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. 4 yıldır verilen, son kampanyada da bütün vanaları sonuna kadar açılan bu gaz, aslında sahiden bir sonuç verdi mi? 31 Mart sonuçları, bunun karşılık bulmadığını gösteriyor. Bu gazın, toplumda karşılık ürettiğini, o kutuplaştırma yüzünden iktidar ittifakının oylarında patlama yaşandığını, bütün o neredeyse CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu Kandil’den talimat alma raddesindeki suçlamaların pek de karşılık bulmadığını, inandırıcı bulunmadığını, üstelik de, değil karşı tarafta, iktidarın kendi seçmeninde bile karşılık bulmadığını görüyoruz. Yani aslında kışkırtılan şeye, kışkıran bir toplumla karşı karşıya değiliz. İyi ki de değiliz. Dolayısıyla problem, o dilin dozunun artmasında da, belki şimdi bu tür vakaların sayısının artmasında da, başka benzer vakalar da görülmesine, bunun neden olacağından endişe duyuyorum. Kendiliğinden oluşmayan tepkiyi imal etme gayretlerinin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Çünkü şunu görüyoruz; Sadece 31 Mart’taki sayısal sonuçlar değil, 31 Mart kampanyasının cereyan edişi içerisinde, bütün o sert söylem, meydanlarda ve 3-5 sözcünün ağzında kaldı. Bu yaşadığımız türden saldırılara tanık olmadık. Halbuki üstelik de CHP, adaylarıyla, çok toplum içinde, birebir temasla bir kampanya yürüttü. Bozan: Gaz 31 Mart sonrası sıkıştı…

Can: Birkaç gene hazırlanmış mizansen dışında, ne CHP’li adaylara, ne genel olarak kampanyaya damgasını vuran bir sertlik, bir gerilim görmedik. Gerilim meydanlardaydı ve siyasi sözcülerin ağzındaydı. Ve şimdi, oldurtulamamış tepkiyi, bir tür imal etme, bu anlamda bir organizasyon olduğunu zaten düşünüyorum. Hatta biraz da, yatıştırmak değil, sonraki açıklamalarla da büyüterek biraz görünür hale getirmeye çalışıldığını düşünüyorum. Normalde, bir biçimde, çok da karşınıza almak istemediğiniz bir tepkiyi meşrulaştırmak isteyebilirsiniz. Ama hiçbir iktidar, kendi kontrolü altında, Ana muhalefet partisi liderine linç girişimi seviyesindeki bir şeyi, bu denli fazla görünür, fazla konuşulur olmasını istemez. Bunu bir an önce kapatmak ister. Meşrulaştıracaksa bile kapatmak ister. Önemsizleştirerek kapatmak ister. Ama özellikle Bahçeli’nin açıklaması ve sonrasında, tam tersi bir şey görüyoruz. Dolayısıyla, bu da başka bir organize hal. Dolayısıyla organizasyon bitmemiş intibasını veren bir hal. Kılıçdaroğlu saldırısı meselesine böyle bakıyorum.

Ama burada çok temel  ve çok önemsediğim bir şey var. Kılıçdaroğlu, saldırıdan sonra yaptığı konuşmada pek çok şey söyledi. Belki biraz dikkatlerden kaçtı ama söylediği çok kritik bir şey vardı: “Bu saldırının nedeni, farklı siyasi görüşlerdeki insanların itirazlarını birlikte ifade etmeleri ve bir arada olmalarına tahammül edilememesi. Buna saldırılıyor. Bundan asla vazgeçmeyeceğim.” Bu çok temel bir meseleydi. Yani birileri, ne kadar demir ısıtarak, gaz basarak bir şey yaratmaya çalışırsa, öbür tarafta da bir başka şey var. Ve o yine buna, bunun zorladığı mesajı almaksızın davranmaya devam ederse, bu anlamda iktidarın krizi, büyümeye devam edecektir diye düşünüyorum. Oyun kurucular ne kadar çok yüksek oyunlar kurarsa kursunlar… 

Bozan: Muhalefet, o sahaya inmeyerek akıllılık mı yapıyor diyorsunuz?

Can:  Şimdilik evet. Ama bir yandan da, o mesajın yarattığı endişe türbülansı, kolay karşı durulabilir bir şey değil. Çünkü üzerinde sürekli bir tazyik yaratılıyor. Seçim sonuçlarıyla ilgili uzatmalar, bu saldırı, bu saldırı sonrasında yaratılan karşı kampanya, hatta seçim devam ediyormuş gibi, bütün suçlamaların aynen devam etmesi, bütün bunlar direnilmesi zor bir siyasi zemin. Ama baktığınız zaman Türkiye, sadece siyasi aktörler açısından değil, neredeyse toplumun bütünü açısından da uzunca bir süredir buna direnç gösteriyor. Yani konsolide olan şey, sadece iktidarın %50’si değil. Ayrıca o %50 meselesi de çok tartışmalı. Bence artık bütün o yüzdeler üzerinden yapılan hesaplara rağmen, şu anda iktidar koalisyonu %50’nin üzerinde değil. Ben bunu bir tahminle söylemiyorum. 24 Haziran’la kıyaslayarak baktığımızda, 4 milyon oy kaybı var. 4 milyon oy, Türkiye’deki toplam oyun %4’ü ediyor. Eğer 24 Haziran’da %52 ise, zaten bu hesap %48’i çıkartıyor. Yani yüzdeler üzerinden bakanlar açısından da bu hesap tutmuyor. Ki daha ayrıntılı analizlerde durumun daha da…

Bozan: Seçim sonuçlarına rakamsal olarak bakıldığında acayip sonuçlar var. Binali Yıldırım, Kadir Topbaş’ın oyuna yetişemedi mesela.

Can: Tabii. Dolayısıyla burada çok bariz biçimde, bir yönetememe krizi, derinleşen bir iktidar krizi ve önemli bir destek kriziyle buluşan bir tabloyla karşı karşıyayız.

Bozan: Sizden kısa bir Davutoğlu değerlendirmesi de alayım. Bu çıkışın AK Parti ve Türkiye siyaseti üzerindeki etkisi ne olur?

Can: Davutoğlu, iddia ettiği ya da problem diye işaret ettiği bütün noktalarda, birinci dereceden sorumluluğu olan bir insan. Ayrıca, kendi manifestosunda da belirttiği gibi, Türkiye’yi bugüne getiren en önemli iki problem; birisi başkanlık sistemi, ama başkanlık sistemini de açan aslında bu yeni ittifak; Türkiye’yi, 7 Haziran’dan, 1 Kasım’a çeviren dinamik. Ama onun evvelinde, 2014 yılında Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildiğinde, partiyi teslim ederek bu ittifak tablosunun Başbakanı yaptığı adam Davutoğlu. Bütün o politikanın temel yürütücüsü.

Bozan: Bagaj yüklü diyorsunuz…

Can: Bu sadece “Ama senin de günahın var” şeklinde anlatılacak bir şey değil. Doğrudan belirleyici oldu. Dolayısıyla, doğrudan belirleyicisi olduğunuz bir şeyde “Yahu bu şimdi iyi olmadı” diyerek çok büyük bir etki yaratamazsınız. Sadece dışarıda yaratmanız değil, büyük ihtimalle dışarıda zaten daha az etki yaratır. Yani AKP dışındaki çevreler açısından Davutoğlu’nun nedametinin çok büyük bir kıymeti yok. Ama AKP içerisinde de bir sürü insan, orada herhangi bir farklı duruş cesareti göstermemiş birinin arkasına takılmak için hiçbir motivasyon üretmez.

Bozan: Peki, teşekkürler. Vahap Coşkun, size de Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırıyı sormak isterim. Bu konudaki görüşleriniz nedir? Derin analizler içeren bir durum söz konusu gibi görünüyor. İkinci olarak da Davutoğlu’nun etkisinden bahseder misiniz?

Coşkun: Kılıçdaroğlu’na yönelik bu saldırı, aslında uzunca bir dönemdir kullanılan dilin, bir yansıması bence. İktidar ve iktidarın bütün enstrümanları tarafından, muhalefeti bu kadar şeytanlaştıran, terörize eden, kriminalize eden bir dil kullanılırsa, ister organize olsun, ister bir anda provoke edilmiş olsun, bu tür olayların önüne geçmek imkânsız bir hale gelir. Dolayısıyla, olayların buraya gelmesinde, iktidarın bilhassa seçimde kullanmış olduğu dilin, son derece önemli bir faktör olduğunun altı mutlaka çizilmeli. Kullanılan siyasal dil, bu tür olayların kapısını aralayan bir dil ve bu son derece tehlikeli.

Olaydan sonra, yine iktidarın kullanmış olduğu bütün kavramların yanlış kavramlar olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Yani ‘’Protestocu’’ gibi, ‘’Protestocular’’ gibi, ‘’Anayasal protesto hakkının kullanılması’’ gibi, son derece kritik ve ciddi bir linç olayını neredeyse meşrulaştıran bir dilin kullanılması da tehlikeli. Burada bir protesto yok, bir saldırı var. Bu şahıslar protestocu değiller, bunlar saldırganlar. Orada kullanılan bir anayasal gösteri hakkı değil, bir linç girişimi. Ve bu kavramların doğru bir şekilde kullanılması gerekiyor. Ama daha da önemlisi, yine iktidar temsilcilerinin, Ana muhalefet liderine bir geçmiş olsun demeyi bile kendileri için bir yük olarak görmeleri, bundan kaçınmalarının da son derece önemli sonuçları olacağını düşünüyorum. Ben de Fehmi Bey gibi düşünüyorum. Bu olay küçümsenecek veya zamana bırakılarak üzerinden atlayabileceğimizi düşüneceğimiz bir olay değildir. Eğer bir ülkede Ana muhalefet partisi güvende değilse ve ciddi bir şekilde linç tehlikesine uğruyorsa, şunu çok açık yüreklilikle ortaya koymak lazım ki o ülkede hiç kimse güvende değildir. Son seçimlerde %30 almış demokratik siyaset yapan bir partinin lideri, eğer bu tür bir uygulamaya maruz kalıyorsa, hem de devletin en önemli yetkililerin olduğu ve onların korumalarının çok fazla sayıda bulunduğu bir ortamda, bu tür bir olaya maruz kalıyorsa, burada ciddi bir şekilde düşünmek ve bunun altını çizmek gerekiyor. Bu, bence de siyasete ve demokrasiye bir müdahale. Bugün bu saldırıyı Ana muhalefet partisi liderine yapıldığı için bir şekilde onaylar tavırda görünenler, aslında siyasetin altının oyulduğunu idrak etmek durumundalar. Siyasetin altı oyulduğunda, orada hiç kimsenin tutunamayacağını çok açık ve net bir şekilde bilmek gerekiyor.

Ben burada özellikle muhalefetin bu olay karşısında göstermiş olduğu tavrın son derece değerli olduğunu düşünüyorum. Kemal Beyin de ifade ettiği gibi, ard arda gelen birçok olaydan sonra sakin ve sükûnetli durmak her ne kadar güç olsa da, bu sükûneti ve bu sakinliği korumanın muhalefet için en büyük güç olduğunu düşünüyorum. Çünkü toplumun bütün bunları gördüğünü, kaydettiğini ve herhangi bir şekilde bu saldırganlığı tasvip etmediğini düşünüyorum. Bu saldırganlığa karşı siyaseti işaret eden, demokrasiyi işaret eden, huzuru işaret eden, sükûneti işaret eden dilin, çok daha büyük bir kabul gördüğünü düşünüyorum. O nedenle, bence muhalefetin ve tabii ki Kılıçdaroğlu’nun bu tavrının son derece önemli ve değerli olduğu kanısındayım.

Davutoğlu’nun açıklamalarına gelince: Önemli bir açıklama. 15 sayfalık bir manifesto. Burada kullanılan eleştirilerin büyük bir kısmı aslında AK Parti çevrelerinde, AK Parti’nin alt ve orta kademelerinde, hatta bazen üst kademelerinde, kendi aralarında çok rahatlıkla konuşulan konular ve aslında rahatsız oldukları konular. Yani ittifak siyasetinin AK Parti’ye kaybettirdiği, AK Parti’nin toplumla bire bir iletişimden uzaklaştığı, AK Parti’nin, kendisinin alâmetifarikası saydığı mütevazılığını kaybettiği, kibrin, partinin bütün organlarında kendisini son derece gösterdiği, liyakatten uzaklaşıldığı, reformcu kimliğinden vazgeçtiği, başkanlık sisteminin bir ‘’tek adam’’ yönetimine döndüğünü, burada dengelerin, kurumların oluşmadığı vs. Bütün bunlar o konuşulan konular ve Davutoğlu bunları dile getirdi. Parti içerisinde nasıl etki yapacağı da, Davutoğlu’nun, hem bundan sonra izleyeceği yol haritasına, hem de kendisinin etrafında örgütleyeceği yapıya bağlı bence. Topluma güven veren bir kadro hareketi oluşturmadığı takdirde, sadece Davutoğlu’nun getirdiği eleştiriler üzerinden bir siyasal hareketin inşa edilmesinin güç olduğunu düşünüyorum. Ama bütün bunlar, AK Parti içerisindeki arayışların devamını sağlayacak bir manivela işlevi de görüyor. Yani böyle bir tavrı da var. Dolayısıyla bence AK Parti içerisindeki bu hamurun daha su kaldıracağı kanısındayım.

Bozan: Teşekkürler Vahap Coşkun. Son turda konuklarımıza şu soruyu sorma arzusundayım: Türkiye nasıl kurtulur? Zira ABD, Türkiye dâhil 8 ülkenin, İran’a yönelik ambargodan muaf tutulma uygulamasına son verdi. İran’dan da petrol alamama durumumuz var. Fehmi Koru yazısında değinmiş; yarın öbür gün Rusya’yla da benzer bir durum olursa Türkiye ne yapar? İçeride ekonominin durumu malûm. 6 liraya yaklaşan dolar ve gözler yine artık “Dolar şu kadar olmuş” sohbetlerinde maalesef. Dolayısıyla, Türkiye’nin bir çıkışa ihtiyacı var. Peki, bu çıkışı hangi ittifak sağlar ve nasıl olur? Kuşkusuz zor bir soru ama Fehmi Koru, sizden öğrenelim.

Koru: Aslında siyasetin tam merkezinde bulunan, ülkeyi yöneten, iktidar olan siyasi kadronun, bu noktada ‘’Nasıl bir Türkiye?’’ olacağına kendilerinin bir karar vermesi gerekiyor. Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu sorunların önemli bir bölümü, son birkaç yıldır izlenmekte olan politikalarla çok yakından ilişkili. Dış politikada bir hatanız, ikinci bir düzeltme ile ortadan kalkabilir. Ama birbiri ardına yapılan hatalarla, hem Doğu’yla hem Batı’yla mesafeyi açan politikalar geliştirirseniz, bunun karşılığında, kendi elinizle kendinizi güçsüz duruma düşürürsünüz. Bugün Türkiye’nin dış politikasında karşı karşıya olduğu en büyük sorun, neredeyse hemen her konuda zayıf noktamızın herkes tarafından görünür hale gelmesidir.

Dışarıda bu gelişmeler yaşanırken, içeride de, özellikle yine son birkaç yıl içerisinde, 15 Temmuz sonrasının kendi özel durumu olduğu gibi, 15 Temmuz öncesinin de bagajlarını bugüne taşımış oluyorsunuz. Bütün bunlar üst üste geldiği zaman, Türkiye, sistemini tamamen içeride bir istihbarat üzerine dayalı bir güvenlik devletine dönüştürme noktasına geldiği görüntüsünü veren bir devlete dönüşüyor. Yani dışarıda zaten sorunlarla karşı karşıyasınız, içeride de, kendi halkınıza fazlaca güvenmediğinizi belli eden bir anlayışı sürdürüyorsunuz. Tabii ister istemez, bunun ekonomiye de yansıyan bir yüzü oluyor; o da, bugün ekonomide karşıya karşıya kaldığımız sıkıntılardır. Peki, bunun üstesinden nasıl gelinecek? Bence tekrar en başa dönülerek gelinebilir. Aslında Cumhurbaşkanı’nın seçim sonrası yaptığı, sıcak olan demiri soğutmak, bu arada 82 milyonla kucaklaşmak ve bir Türkiye ittifakı içerisinde sorunlara çözüm arama düşüncesi doğru bir yaklaşım. Bundan vazgeçme görüntüsünü vermesi büyük bir talihsizlik. Çünkü bundan uzaklaştığınız zaman, sorunların çözümünden de uzaklaşmış oluyorsunuz. Ve böylece Türk halkını, bu sorunlar sanki üstesinden gelinmez sorunlarmış gibi bir açmazla karşı karşıya bırakmış oluyorsunuz. AK Parti belki yeniden fabrika ayarlarına dönemez ama Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak fark ettiği ve çare olarak da Türkiye’nin bütününü kucaklayıcı bir arayış içerisine girdiği noktanın önemli olduğunu düşünüyorum. Oradaki geri dönüşten geri dönmesi lazım aslında. Bunu yapabilirse o zaman işte parlak ufuklara doğru gidebiliriz. Ama bunu yapamadığı takdirde o parlak ufuklar hep uzağımızda kalacaktır.

Bozan: Fehmi Koru, çok teşekkürler. Kemal Can, size bu soruyu sorsam, Türkiye bu sıkıntılı döneminden nasıl çıkar? Hangi ittifakla?

Can: Belki de ittifak aramadan çıkmaya çalışması daha hayırlı. Çünkü aslında bu ittifaklar sistemi, içinde bulunduğumuz tablonun ana sebeplerinden biri. Erdoğan’ın, ‘’Türkiye İttifakı’’ söyleminden çark ederken, -‘’Demir soğutma’’ kısmından daha net bir çark var- Türkiye İttifakı meselesini, kendi güvenliğini sağlayan ve kendi liderliğini kabul eden bir ittifak olarak tarif ettiği için, aslında çok bir şey değişmiyor. Yani kendisinin arkasındaki bir Yenikapı çağrısı olduğunu ve bir tavır değişikliği olduğunu düşünmüyorum. Erdoğan’ın, çok uzun bir süredir kendi güvenlik endişelerine bağlı olarak var ettiği bir siyaset tarzının, Türkiye’deki iktidar ittifakının önemli bir kanadı haline gelen güvenlik devleti kliğiyle, söylem ve hedef bakımından örtüşen ortaklığı, bize bugünkü Türkiye’nin resmini çiziyor. Erdoğan, başkanlık sistemi denen sürecin de dahil olduğu bu ittifaklar sistemiyle sokulduğu, -aslında bir tür hapishane olan- bu yerden  çıkamıyor. Ama orada sürekli yalnızlaşarak ve güvenlik ihtiyacı artarak kalmaya çalışıyor. Burada iktidar ittifakının çok temel bir dönüşüm geçirmesi gerekiyor. Bunu da ancak, bu ittifakın dışında ve ittifaklar dışı olan Türkiye’nin zengin siyasi çoğulculuğunda bulabiliriz. Yani iktidarın arkasında hizaya girip, düşmanlara ve tehlikelere karşı olmak değil, tamamen konsepti değiştirip, daha iyi bir Türkiye için, kendi problemlerini konuşabilir, tartışabilir, bunun için çözümler üretebilir, ittifakların olmadığı, herkesin lafını söyleyebildiği, bir Türkiye’ye doğru bir dönüşümde bulabiliriz.

Bozan: Çünkü bu ittifak meselesini Başkanlık sistemi çıkardı.

Can: Bu böyle ütopik bir şey gibi duruyor. Yani gayet normal bir demokratik işleyişi, bir ütopya gibi anlatıyoruz şimdi. “Yahu olur mu öyle şey” denecek bir hale geliyor. Ama bu mümkün bir şey. Ancak bunun önünde çok ciddi iki tane engel var; Bir tanesi, şu andaki ittifak ve ittifakın belirleyici kanadının öncelikleri. İkincisi de Erdoğan’ın yalnızlığı ve güvenlik ihtiyacı. Bu ikisi, bu dönüşümün önündeki en büyük engel. Bunu zorlayacak şey, bunun çıkar yol olmadığını gösteren dinamiklerdir. Bunu fazlasıyla görmüş durumdalar. Ama dönecekleri yer konusunda bir seçenek olmadığı için, bunda devamdan başka bir yol görünmüyor.

Bozan: Hatta Erdoğan dönmek istese bile galiba yapamayacak durumda artık herhalde değil mi?

Can: Aslında bunu iki kere daha gördük. Yani sadece bu Türkiye İttifakı meselesi değil. “Acaba ittifak bize hasar mı veriyor?” konusu 24 Haziran’dan önce de gündeme gelmişti. Hatta bu arayışlar yüzünden, seçime çok yakın bir tarihte, Bahçeli, “AKP içerisinde birileri, MHP aleyhine çalışıyor” diye çok sert bir çıkış yapmıştı. Sonra yerel seçime ittifaksız gidilmeyeceği, siyasetin gereklerinin bunu… Yani bunu sürekli denemeleri ve tartışmaları devam ediyor. Ama bu iki engel yüzünden kurtulamıyorlar.

Bozan: Teşekkürler Kemal Can. Vahap Coşkun, aynı soruyu size de sormak istiyorum. Türkiye çıkışı nasıl bulur? Kemal Can ittifaksız çözümler önerdi. Vahap Coşkun olarak sizin öneriniz nedir?

Coşkun: Türkiye’de şu anda bütün parametrelere baktığımızda, maalesef önümüzde ümit veren bir tablo yok. Siyasi olarak kutuplaşan bir toplum, hukuki olarak, hukuki güvenliğin gerçekten artık yerlerde süründüğü bir toplum, ekonomik olarak da, kimisinin kriz, kimisinin ise buhran olarak nitelendirdiği bir döneme girdiğimizi söyleyen bir toplum var. Dolayısıyla bir siyasi organizasyonun varlık sebeplerini oluşturan bütün parametrelerde ciddi sorunlar var. Bu, bunun bu şekilde gitmeyeceğinin en önemli göstergesi. Siyasilerin öncelikle bunu kabul edip, bunun üzerinden bir siyaset inşa etmeleri lazım. Burada bence asıl önemli olan yol haritası. Yani neler yapılacağı konusunda, öncelikli bir yol haritasının, siyasi aktörler tarafından oluşturulması ve tavır edilmesi lazım. Türkiye’nin ihtiyaçları belli. Türkiye bence şu anda çok açık bir şekilde bir demokrasi krizi yaşıyor. Dolayısıyla bir demokratikleşme programına ihtiyacı var. Türkiye bir yargı krizi yaşıyor ve bir yargı programına ihtiyacı var. Türkiye Avrupa Birliği ile ilişkilerini geliştirmek durumunda, Türkiye Suriye’de Kürtlerle konuşmak ve orada çözüm noktasında yeni bir siyaset geliştirmek durumunda. Bunları gerçekleştirecek olan siyasetleri üretmek zorunda. Mevcut iktidarın bu tür tercihlerde bulunma ihtimali giderek düşüyor. Özellikle son tercihlerinden sonra da bu ihtimalin oldukça azaldığını söylemek mümkün. Buna karşılık olarak, bunları seslendirecek olan politik aktörlerin daha fazla kamusal alana gelmesi gerekiyor. Özellikle 17 yıllık iktidarı içerisinde, Erdoğan için sürekli olarak söylenen bir ifade var: ‘’Erdoğan, bir ittifakın işlemediğini gördüğünde yeniden ittifak kurabilme potansiyeli olan bir lider veya bu mahareti olan bir lider’’ denilir. Ben bütün bu değiştirilen ittifaklardan sonra, bu tür bir senaryonun olma ihtimalinin düşük olduğunu görsem bile, bunu da bir şekilde akılda tutmak gerektiği kanısındayım. Yani burada şartların dayatması sonucunda bir politika değişikliğine gitme ihtiyacı hissedebilir. Nasıl bir ittifaka gideceğimiz veya yeni bir ittifak olup olmayacağı konusu, Türkiye’nin önündeki 3-4 yılla doğrudan ilintili. Yani biz gerçekten bu 3-4 yılı yeniden seçim yapmadan mı geçireceğiz, yoksa yeni bir seçim dönemi gelecek mi? Eğer yeni bir seçim dönemi söz konusu olursa, zannedersem kartlar yeniden karılacak. O zaman yine farklı aktörler üzerinden konuşma durumumuz söz konusu olacak. Ama ben ittifaklardan ziyade, genel siyasetlerin belirlenmesi ve aktörlerin buna ilişkin bir irade ortaya koymalarının önemli olduğunu düşünüyorum.

Bozan: Çok teşekkürler Vahap Coşkun, Fehmi Koru ve Kemal Can. Bu akşamki Açık Oturum’da dilimiz döndüğünce son bir haftanın politik gelişmelerini yorumlamaya çalıştık. Haftaya Açık Oturum’da Sedat Pişirici karşınızda olacak. Bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi akşamlar.

8 Haziran 2019

Süre: 59,45

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar