Michel Foucault: Onun iktidar üzerine söyledikleri her geçen gün daha fazla önem kazanıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Colin Koopman’ın Aeon.com’da çıkan yazısını Gülener Kırnalı ve İlker Kocael çevirdi.

Sizden kıpkısa bir felsefe tarihi yazmanızı istediklerini hayal edin. Ya da devasa bir çeşitlilikle günden güne genişleyen felsefenin kendisini birkaç tweet’e sığdırmanız istenmiş olsun. Bu durumda, her bir önemli filozofun düşüncesini en iyi yakalayan bir tek kelime bulmaya çalışmak iyi bir fikir gibi görünüyor. Platon’un “formları”, René Descartes’ın “zihni” ve John Lock’un “fikirleri” vardı. Daha sonra John Stuart Mill’in “özgürlüğü” ortaya çıktı. Daha yakın tarihlerde, Derrida’nın kelimesi “metin”, John Rawls’unki “adalet” ve Judith Butler’ınki “cinsiyet” oldu. Bu küçük zararsız oyunda Michel Foucault’nun kelimesi şüphesiz “iktidar” olurdu.

Foucault, 20. yüzyılın en çok atıf alan düşünürlerinden. Bazı listelere göre ise aynı anda insan bilimleri ve sosyal bilimlerde bunu yapabilen tek düşünür. En çok atıf alan iki eseri Hapishanenin Doğuşu (1975) ve Cinselliğin Tarihi, 1. Cilt (1976), iktidar meselesini ele aldığı temel kaynaklar. İşin ilginç tarafı; aslında Foucault her zaman onu tarif eden bu kelimeyle anılmıyordu. Müthiş bir etkide bulunması ancak 1966’da The Order of the Things’in (Şeylerin Düzeni) yayımlanması ile gerçekleşti. Bu kitabın Fransızca adı, kitabın nasıl bir entelektüel çevre içinde yazıldığını daha iyi gösteriyor: Les mots et les choses, yani Kelimeler ve Şeyler. 1960’larda felsefe tamamen kelimelerle ilgiliydi, özellikle de Foucault’nun çağdaşları için.

Paris’in başka bir yerinde, Derrida “Metnin dışında hiçbir şey yoktur” iddiasını öne sürmekle meşguldü. Aynı şekilde Jacques Lacan, “Bilinç dışı, dil gibi yapılanmıştır” diyerek psikanalizi dilbilime çeviriyordu. Bu yalnızca Fransa’da var olan bir moda değildi. 1967 yılında, kuşağının Amerikalı filozofları arasında adı en çok kötüye çıkan Richard Rorty, bu yeni ruhu denemelerini topladığı kitabının adında özetliyordu: Dilbilim Dönemeci. Aynı yıl, kısa bir süre sonra Almanya’nın en büyük filozofu olacak Jürgen Habermas, “sosyal bilimleri, dil teorisi zeminine oturtma” amacını ortaya koyan bir yayın yaptı.

Foucault’nun çağdaşları, dile yönelik bu takıntılarını en azından birkaç on yıl daha sürdürdüler. Habermas’ın başyapıtı olan İletişimsel Eylem Kuramı (1981), rasyonelliğin dilsel koşullarını araştırmaya hasredilmiş bir eser olarak kaldı. Anglo-Amerikan felsefe aynı çizgiyi izledi, birçok Fransız felsefeciyle birlikte (sonuncuların farkı, irrasyonalitenin dilsel doğasına eğilmeleriydi).

Foucault ise, kendi kuşağı arasında yoluna devam eden neredeyse tek kişi oldu. Kelimelerin dünyasında kalmak yerine, 1970’lerde felsefesinin odağına iktidar meselesini aldı: Bu fikir kelimelerin ve bu anlamda diğer unsurların, şeylerin sahip oldukları düzeni onlara nasıl verdiğini açıklamaya yarayacaktı. Ancak Foucault’nun bugüne kadar devam eden önemi, diğer her şeyi açıklayabilen yeni bir üst kavram bulmasından kaynaklanmıyor. Foucault’da iktidar, bir başka felsefi ilah değil. Çünkü Foucault’nun iktidarla ilgili en önemli savı şu: İktidar kavramını, filozofların eskiden beri temel kavramlarını ele aldığı şekilde incelemeyi reddetmeliyiz. Yani iktidar kavramını diğer her şeyi açıklayabilecek ölçüde kendinde, bütünsel ve homojen bir şeymiş gibi değerlendirmemeliyiz.

Foucault, kendi imzasını taşıyan kavramın etrafına felsefi bir kale örmeye kalkışmadı. Dilbilim dönemecini sırtlayan filozofların argümanlarının, kelimeler yoluyla analiz yapmak üzere kullanıldıkça nasıl kırılgan hâle geldiğine bizzat şahit olmuştu. Dolayısıyla Foucault açık bir şekilde, kapsayıcı bir iktidar kuramı geliştirmeyi reddetti. Onunla söyleşi yapanlar onu zaman zaman bütüncül bir kuram vermeye zorlasalar da Foucault her zaman karşı çıktı. Böyle bir teorinin basitçe çalışmalarının amacı olmadığını söylüyordu. Foucault bugün iktidar analizleriyle biliniyor; hatta onun adı birçok entelektüel için neredeyse iktidar kelimesiyle eş anlamlı. Ama buna rağmen, kendisi bir iktidar felsefesi sunmadı. Bu nasıl mümkün olabildi?

Foucault’nun çalışmalarının zenginliği ve çetinliği burada yatıyor. Onun iktidar meselesine yönelik felsefi yaklaşımı; iktidarın kendisini politikleştirme amacı taşıyan, yenilikçi, özen gerektiren, zaman zaman moral bozucu ve çoğu zaman kafa karıştırıcı bir girişimdir. İktidarı zamansız bir öze dönüştürmek için felsefeyi kullanmak ve sonrasında bu özü iktidarın dünyadaki tezahürlerini kavramak için kullanmak yerine; Foucault felsefeyi özleri yakalamaya dayalı donmuş bakışından kurtarmaya çalıştı. Felsefeyi bu yüklerinden kurtararak; iktidarın işleyişinin ve iktidarın şeylerin düzenini belirlemeye çalışırken saçtığı öfkenin izini sürmek istedi.

Foucault’nun yaklaşımının özgünlüğünü takdir edebilmek için, daha önceki siyaset felsefeleri ile karşılaştırmak yerinde olur. Foucault öncesinde siyaset felsefecileri iktidarın bir özünün bulunduğunu varsaydılar: egemenlik, efendilik ya da tek elden kontrol, ne derseniz deyin. Alman toplumsal kuramcı Max Weber (1864-1920) devlet iktidarını -daha sonradan çok etki yaratacak bir formülasyonla- “fiziksel gücün meşru kullanımının tekeline sahip olma” olarak tanımladı. Devlet iktidarı kuramlarına yaptığı orijinal katkılarıyla bilinen İngiliz filozof Thomas Hobbes (1588-1679), iktidarın özünü devlet egemenliğinde gördü. Hobbes, iktidarın en mükemmel ve saf biçimiyle tek merkezli egemenlik makamından uygulanabileceğini düşündü. Bunu da “Leviathan” diye adlandırdı.

Foucault, Hobbesçu anlamda devlet iktidarını hiçbir zaman reddetmedi. Ancak onun siyasi felsefesi, tek gerçek iktidarın egemenin iktidarı olduğu varsayımına (ki Foucault bunu sorgulayana kadar bu yalnızca bir varsayımdı) şüpheyle yaklaşmasından doğdu. Foucault dünyada gerçek şiddet odakları olduğunu kabul ediyordu, yalnızca devlet şiddeti yoktu. Sermayenin müthiş bir şekilde yoğunlaşmasından kaynaklanan piyasanın şiddeti vardı, ataerkillik biçiminde ortaya çıkan cinsiyet temelli şiddet vardı; kölelik, gettolaştırma ve şimdi de kitlesel hapsetme biçimini alan beyaz üstünlüğüne dayalı, açık ya da incelikli şiddet vardı. Foucault çalışmalarında bu güç uygulamalarının egemen iktidarın görünümleri olduğunu söyledi, aynı Leviathan gibi. Onun şüphe duyduğu varsayım şuydu: bu basit gözlemden yola çıkarak, iktidarın yalnız ve ancak Leviathan’a benzer bir biçimde ortaya çıkacağı gibi karmaşık bir iddiaya varmak.

İktidarın hayali tekliğini kavrayarak, Foucault bu varsayımı kendisine karşı çevirmeyi tahayyül edebildi. Yani şu hipotezi öne sürdü ve bu konu üzerinde çalıştı: İktidarın yalnızca tek biçim almaması ve bu sebeple de belirli bir iktidar biçiminin diğer iktidar biçimleriyle birlikte var olabilme, hatta onlarla çatışmaya girebilme ihtimali. Bu birlikte var olma ve çatışma durumları tabii ki birer kurgusal muammadan ibaret değildi. Anlayabilmek için ampirik analizler yapmak gerekiyordu.

Foucault’nun şüpheci varsayımları ona iktidarın hakiki işlevlerini itinalı bir biçimde tetkik etme fırsatı sağladı. Bu çalışmaların ortaya çıkardığı şey şu oldu: Bizi kolaylıkla korkutan iktidar, göründüğünden daha sinsi biçimde işliyor. Çünkü onun temel işleyiş biçimi, bizim onun elinden kurtulmak için ortaya koyduğumuz sürekli çabalara paralel olarak değişim gösterebilir. Örnek vermek gerekirse, Foucault, klasik olarak egemenin alanı olan yargının işleyişine tıp ve psikiyatri uzmanlarının nasıl dahil olduğu hakkında yazdı. Bu uzmanların otoritesi ve iktidarı, egemenin şiddetinden bağımsız bir şekilde işliyordu. Bir uzmanın bugünkü “delilik” ya da 100 yıl önceki “sapkınlık” teşhisi, hukuki bir kararı hafifletebiliyor ya da ağırlaştırabiliyordu.

Foucault, Leviathan’ın egemen iktidarının (kraliyet tacını, meclisleri ve sermayeyi düşünün) geçtiğimiz 200 yılda nasıl iki yeni iktidar biçimiyle karşı karşıya geldiğini gösterdi: disipline edici iktidar (anatomi-politika da der, insan bedenin terbiye edilmesine yönelik detaylı ilgisinden dolayı) ve biyopolitika. Biyopolitika, Foucault’nun Cinselliğin Tarihi, 1. Cilt’teki konusuydu. Disipline edici iktidarı ve bedenin anatomi-politikasını ise Foucault Hapishanenin Doğuşu kitabında ele aldı.

Foucault, Hapishanenin Doğuşu’nda iktidarın gerçek işleyiş mekanizmalarına yönelik olarak titiz bir araştırma stili benimsiyor. Bu yüzden bu kitabın diğer bütün kitaplarından daha fazla Foucault imzası taşıdığını söyleyebiliriz. Foucault’nun Paris’te, (muhtemelen dünyanın en prestijli akademik kurumu olan ve Foucault’nun 1970’ten 1984’e kadar ders verdiği) Collège de France’ta verdiği derslerin neredeyse tamamının yakın tarihte yayımlanması ile şunu öğreniyoruz: Hapishanenin Doğuşu en az beş yıllık yoğun bir arşiv taramasının sonucu olarak ortaya çıktı. Foucault bu kitap üzerine çalışırken, elindeki materyalle içli dışlı olmuştu, bugün Cezalandırıcı Toplum ve Psikiyatrik İktidar isimleriyle yayımlanan araştırma seminerleri ve herkese açık dersler veriyordu. Orada ele aldığı materyal, modern kriminolojinin doğuşundan psikiyatrinin histeriyi cinsiyetçi biçimde kurmasına kadar geniş bir spektruma yayılıyordu. Bu dersler, Foucault’nun düşüncelerini gelişim aşamasındaki hâliyle gösterirken, bize dönüşümün ortasındaki felsefesine şahitlik etme fırsatını sunuyor. Nihayetinde Foucault arşiv materyalinden bir kitap çıkarmayı başardığında, sonuç Hapishanenin Doğuşu’nda gördüğümüz pekişmiş ve etkili kanıtlamaydı.

Foucault’nun tarihsel ve felsefi analizlerine göre disiplin, insanları “normal” diye tanımlanan şeye uyum göstermeleri için tatlı dille ikna ederek insanlara nasıl hareket edeceklerini söyleyen bir iktidar biçimidir. Islah etmeye dayalı bir iktidar biçimidir. Disiplin, egemenin yaptığı gibi yöneldiği özneyi alaşağı etmez. Disiplin, uysal insanlar üretmek için daha incelikli ve özenli biçimde çalışır. Foucault, disiplinin bu uysal ve normal ürünlerini “uysal özneler” diye adlandırmıştır.

Disipline edici iktidarın en önemli örneği cezaevi. Foucault’ya göre, modern dünyada en yaygın cezalandırma alanları olan (ancak 18. yüzyıl öncesinde neredeyse hiçbir zaman bir cezalandırma biçimi olarak kullanılmayan) bu kurumla ilgili önemli mesele; bu kurumların suçluyu güç kullanarak hapse tıkması değil. Modern hapishanelerde de ısrarla devam eden egemen unsur budur. Ve bu unsurun, en arkaik biçimlerde de suçlulara, sürgün edilenlere, kölelere ya da tutsaklara şiddet uygulayan egemen iktidardan hiçbir farkı yoktur. Foucault, hapishane kurumunun karmaşık varoluşunu daha derinden görebilmek için bu son derece bariz unsurun ötesine baktı. Görece hiç de maliyetli olmayan işkence ya da öldürmek gibi yöntemler yerine modernitenin gelişmesiyle beraber neden hapishane gibi daha maliyetli ve karmaşık yöntemlere meyledildi?  Bunun sebebi, hepimizin inanmak istediği gibi, 18. yüzyılda daha insancıl olmaya başlamamızla mı ilgiliydi? Foucault, bu tür bir açıklamanın, işkence gösterileri yerine son derece karmaşık olan hapishanelere kapı aralayan bu iktidar değişiminin ardındaki temel sebebi kaçırdığını düşünmüştü.

Foucault şunu savunuyordu: Hapishanelerin nasıl işlediğine bakacak olursak, mekanikleri itibariyle bu yapıların suçluları bir yere kilitlemek yerine onları uslu ve yumuşak başlı bireyler olarak eğitmek için tasarlandıkları oldukça aşikârdır. Hapishaneler her şeyden önce suçluları toplumdan izole etme yerleri değil, onları disipline etme yerleridir. Bu kurumun en önemli kısmı suçluları hücrelerde kafese tıkmak değil, mahpusların günlük yaşamını düzenleyen rutinlerdir. Mahpusları disipline eden şey; sabah içtimaları, gözetim altındaki yemek saatleri, iş vardiyaları ve tam teçhizatlı gardiyanların yanı sıra ellerinde pankartlar tutan psikologların gözetimindeki “serbest vakitler”dir. 

Daha da önemlisi, hapishane gözetiminin bütün unsurları sürekli bir şekilde görülebilir kılınmıştır. Bu nedenle de Foucault’nun kitabının orijinal başlığının “Gözetlemek ve cezalandırmak” (Fransızcası; Surveiller et punir) olması oldukça önemlidir. Mahpusların sürekli gözetime tabi olduklarını onlara mütemadiyen bildirmek gerekir. Bu sürekli gözetimin amacı kaçmayı düşünen mahpusların gözünü korkutmaktan ziyade onları, kendilerini disipline edilmesi gereken nesneler olarak düşünmeye zorlamaktır. Güneşin ilk ışıklarından gecenin en sessiz saatlerine dek mahpusların bütün davranışları, kesintisiz bir gözetime tabidir.

Hapsetmekteki kritik hamle mahpusları, kendilerini yönetmek ve disipline etmek yönünde ikna etmektir. Etkili bir şekilde tasarlandığı takdirde, gözetim mekanizmasının ortada olmadığı zamanlarda bile mahpuslar kendilerini denetleyecek, istenene göre davranacaklardır. Zaman içerisinde de kendi gardiyanlarına dönüşeceklerdir. İşte uysallaşmak tam da budur. 

 İktidarın bu istisnai ölçüdeki modern formunu örneklendirmek için Foucault, “Disiplin ve Ceza” isimli eserinde sonradan çok meşhur olmuş bir görsel kullanmıştır. Foucault’nun tarih arşivlerinden çıkardığı bu resim, ahlak felsefesinin büyük üstadı Jeremy Bentham’ın (1748-1832) unutulmaya yüz tutmuş bir çizimidir. Bentham, azami gözetimin olduğu bir hapishane tasarlamış ve bu hapishaneye de “Panoptikon” adını vermişti. Bentham’ın tasarısının merkezinde yatan şey, disipline dayalı bir mimariydi. Panoptikon’un mimarisinde ağır taşların ve metal çubukların yarattığı fiziksel hapsedilmişlik hissinden daha da önemlisi, mahpusların her hareketinin gardiyanlarca görülebilmesini sağlayacak şekilde tasarlanmış ışık ve hava akışıydı. 

Panoptikon’un tasarımı oldukça basitti. Hücreler, merkezdeki gözetim kulesinin etrafında daireler biçiminde sıralanmıştı. Her hücre merkezdeki kuleye bakacak şekilde konumlandırılmıştı. Kuleden bakanların hücrelerde ne olup bittiğini rahatça görebilmeleri içinse hücrelerin arka tarafına geniş bir pencere konulmuştu. Merkezdeki gardiyan kulesi bütün hücreleri rahatça görebilmektedir fakat aradaki pencereler öyle çetrefilli yapılmıştır ki hücrelerdeki mahpuslar kuleye baktıklarında izlenip izlenmediklerini göremeyecektir. Sürekli bir gözetimi tasarlamıştır Bentham. Bir hapishaneden ziyade Bentham’ın ifadesiyle “düzenbazları tespit edip eleyen bir değirmendir”. 

Bentham’ın Panoptikon tasarımının bir hayal olarak kaldığını söyleyebiliriz. Her ne kadar bazıları mimari olarak yaklaştıysa da gerçek manada Bentham’ın ayrıntılı tarifini karşılayan hiçbir hapishane inşa edilmedi. Bentham’ın mimarisine oldukça yakın olan Illinois’daki Stateville F Tipi Cezaevi ise 1922 yılında inşa edildi ve nihayetinde 2016 Kasım’ında kapatıldı. Fakat Panoptikon’a dair en önemli şey onun genel bir hayal olmasıydı, o hayalse şuydu: Birini hücreye tıkmaya gerek olmadan “ıslah etme” mekanizmalarının muntazaman devam etmesi. 

Disiplin ve Ceza kitabındaki en can alıcı kısım “Panoptikonizm” başlıklı bölümün son cümlesidir. Foucault alaycı bir dille şu soruyu sorar: “Bahsettiğimiz bu hapishaneler; fabrikaları, okulları, kışlaları ve hastaneleri anımsatmıyor mu? Zira hepsi hapishaneye benziyor.” Foucault bu benzetmesinde haklıysa, okul sıralarına oturduğumuzda, montaj hattında iş yapan bir işçiyken ya da günümüzün en popüler çalışma alanı olan özenle düzenlenmiş bölme ofislerde otururken de aynı disiplin eğitimine tabiyiz. 

Şunu söylemek lazım; disipline edici eğitim egemen şiddet değildir. Fakat yine de bir iktidardır. Klasik şeklinde iktidar, cebir ya da baskı biçimini alır ve fiziksel şiddetin en saf hâlinde kendini gösterir. Disiplinse başka türlü ilerler. Hobbes’un Leviathan’ının sürekli tehdit ettiği gibi bedenlerimizi yok etmek için zapt etmez. Onun yerine disiplin mekanizması ıslah eder ve Foucault’nun kullanmayı çok sevdiği bir ifadeyle “normalleştirir”. Ve tüm bunlar, Foucault’nun tespit ettiği şekilde zımni ve merhametsiz bir iktidara dönüşür. Disiplinin bir iktidar biçimi olduğunu tanımamak, insanlığın nasıl şekillendiğini tanımamak demektir. Eğer tanıyacağımız tek iktidar biçimi egemen şiddet olursa, günümüzdeki iktidar ilişkilerini anlamaktan da çok uzak oluruz. İktidarın bu farklı farklı türlerini göremezsek, iktidarın bizi farklı farklı biçimlendirdiği yerlerde de gereken direnişi gösteremeyiz. 

Foucault’nun çalışması, disipline edici iktidarın, klasik iktidarın son birkaç yüzyılda aldığı farklı biçimlerden biri olduğunu gösteriyor. Fakat disipline edici anatomi-politika, hem egemen şiddetin hem de biyo-politikanın iktidarına nazaran daha güçlü ve süreklidir. Foucault, bir sonraki kitabı olan Cinselliğin Tarihi’nde şunları anlatır: Biyo-politika kavramı, düzenli olarak gerçek cinselliğinin bastırıldığını söyleyen bir kültürde cafcaflı cinsel coşkunun nasıl devam edebildiğini anlamamıza yardımcıdır. Biyo-politika, cinselliği yasaklamaz fakat üreme, aile ve sağlığa dair son derece belirli bir anlayışa göre cinselliği düzenler. 19. yüzyılda, sağlıklı üreyen bir aile anlayışına uymadığı için eşcinselliği “sapkınlık” olarak niteleyen de psikiyatrlar ve doktorların başını çektiği bu biyo-iktidardı. Bunu egemenin doğrudan fiziki baskısıyla elde etmek imkânsız değilse de daha az olasıydı. Bundan çok daha etkili olansa, hastalarına “kendi iyilikleri” için düzelmelerinde yardımcı olan bir tıp insanları ordusuydu. Başka tür iktidarlar da günümüz dünyasının baskın iktidar biçimleridir. Bazılarına göre Foucault’nun 1984’te hayatını kaybetmesinden bugüne en belirgin iktidar biçimi veri iktidarı (sosyal medyanın info-iktidarı, veri analizi ve sürekli algoritma değerlendirmeleri) olmuştur.  

İktidarın özüne ilişkin tek ve bütüncül bir teori geliştirmek yerine modern iktidar mekanizmalarını tespit etmek ve ustaca analiz etmek için Foucault’nun düşünceleri felsefi anlamda önemini korumaktadır. Foucault’nun düşüncelerinin dayandığı katı felsefi kuşkuculuk, iktidarın analizinde felsefenin kullanılmasına karşı değildir. Fakat felsefenin şeylerin arkasındaki gizli özleri ortaya çıkarabileceği ve çıkarmak zorunda olduğu yönündeki meydan okumaya kuşkuyla yaklaşır. Bu da demek oluyor ki Foucault’nun meşhur kavramı olan “iktidar”, Foucault’nun damıtıp ortaya çıkardığı bir özün adından ziyade felsefe çalışmalarının sürekli olarak didik didik edeceği bütün bir inceleme alanının indeksidir.   

Felsefenin sonsuz özleri tespit etmesi gerektiğini düşünenler, Foucault’nun bakış açısını kesinlikle ikna edici bulmayacaktır. Fakat sonsuz olanın kuşaktan kuşağa, kültürden kültüre değiştiğini düşünenler Foucault’nun yaklaşımından ilham alacaktır. Siyaset felsefesinin temel kavramlarına, özellikle de iktidar ve özgürlük kavramlarına ilişkin olarak Foucault’nun iddiası, insanların özgürlüğün alabileceği tüm biçimleri önceden tanımlamayı reddederek insanların daha geniş bir özgürlük alanı kazanacakları yönündeydi.  Bu aynı zamanda iktidarın durağan tanımlarına takılı kalmayı da reddetmek demekti. Sadece iktidarı var olduğu her yerde takip etmek, özgürlüğün gelişmesi için iyi bir fırsat sunar mı? Sadece Foucault’nun yaptığı gibi, iktidarı sahip olduğu çeşitlilik içinde analiz ederek, iktidarın kim olabileceğimizin sınırlarını tanımlamak için aldığı tüm farklı biçimlere karşı koyacak bir özgürlük çeşitliliği sunma şansımız var mı?

İktidarı kesin bir şekilde tanımlayacak bir felsefenin ironisi, bu eylemiyle özgürlüğün özünü de sınırlandıracak olmasıdır. Böylesi bir felsefe, özgürlüğü mutlak biçimde özgür olmaktan çıkaracaktır. Özgürlüğün öngörülemezliğinden korkanlar, Foucault’yu da bu yüzden fazla riskli bulmaktadır. Fakat yarın neyin özgürlük olarak sayılacağına bugünden karar vermek istemeyenler, Foucault’yu özgürleştirici bulurlar. Bu nedenle de Foucault’nun iktidar ve özgürlük anlayışı sadece felsefi açıdan önemli değil, daha da önemlisi felsefenin şeylerin düzenini değiştirmek adına yapabileceği katkılar açısından da önemlidir.  

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus