Haftaya Bakış (289): Casusluk suçlaması | Mutlak butlanın sonu | PKK’dan yeni hamle

Haftaya Bakış’ın yeni bölümünde Ruşen Çakır ve Kemal Can, mutlak butlan davasını, İmamoğlu’na yönelik casusluk suçlamasını ve PKK’nın atacağı yeni adımı değerlendirdi.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, yarın (26 Ekim) saat 11.00’de tutuklu bulunduğu Marmara Cezaevi’nden Çağlayan’a getirilecek. Bu kez de casusluk suçlaması yöneltilen İmamoğlu’nun, Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi’nde ifadesi alınacak.

İfadesinin ardından savcılığın talep etmesi halinde, nöbetçi sulh ceza hakimliğince İmamoğlu’nun sorgusu yapılacak.

İmamoğlu neyle suçlanıyor?

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı casusluk soruşturmasına dair dün (24 Ekim) yaptığı açıklamada, 4 Temmuz’da tutuklanan ve terörle irtibatlı olduğu iddia edilen Hüseyin Gün ile İmamoğlu’nu ve iletişim danışmanı Hüseyin Gün’ü ilişkilendirdi. Başsavcılığın açıklamasında 2019 seçimlerinde “yabancı istihbarat servisleri ile iştirak halinde seçimlerin manipüle edilmesi noktasında faaliyette bulunulduğu ve casusluk suçunun işlendiği” iddiası yer aldı.

Başsavcılık tutuklu Ekrem İmamoğlu’nun siyasal faaliyetlerini “Ekrem İmamoğlu suç örgütü” diye tanımladı. 19 Mart operasyonuyla tutuklanan İmamoğlu ve danışmanı Necati Özkan’ın casusluk suçlamasıyla ifadeleri için Çağlayan’da hazır bulundurulması istendi. İmamoğlu ve Özkan için müzekkere yazıldı.

Başsavcılık örgütün amacının “maddi menfaat elde ederek örgüt lideri Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı için fon oluşturmak” olduğunu iddia etti.

PKK’dan yeni hamle | Mutlak butlanın sonu (Video)
PKK’dan yeni hamle | Mutlak butlanın sonu (Video)

CHP kurultayı davasında karar açıklandı

CHP Kurultayı’nın iptali için açılan davanın dünkü duruşmasında karar çıktı. Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi, Lütfü Savaş tarafından açılan davanın aktif husumet yönünden, diğer davacılar yönünden ise davanın konusuz kaldığı gerekçesiyle reddine karar verdi.

CHP’nin, 4-5 Kasım 2023’te yapılan 38’inci Olağan Kurultayı ile 6 Nisan 2025’teki 21’inci Olağanüstü Kurultayı’nın iptali istemiyle açılan davanın beşinci duruşması, Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde başladı. Duruşma yoğun katılım nedeniyle Dışkapı Adliyesi’ndeki Z-10 numaralı salonunda yapıldı. 

Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’ndeki duruşmaya, CHP’nin avukatları Çağlar Çağlayan ve Mehmet Can Keysan ile Lütfü Savaş ve delegelerin avukatı Onur Yusuf Üregen katıldı.

“Dava konusuz kaldı”

Duruşmada CHP’yi temsilen avukat Çağlar Çağlayan, davanın reddini istedi. Çağlayan, “Tüm delegeler il kongrelerinde değişmiştir. Kurultay iptal olsa da yapılması gereken yeniden kongredir. Yapılan olağanüstü kurultaylarla delegelerin önüne sandık konulmuş ve seçim yapılmıştır. Bu davada amaç kongrenin iptali ve yenilenmesi değil, partiyi süre sınırı olmadan kimin yöneteceğine mahkemenin karar vermesidir. Davanın konusuz kalması nedeniyle reddini talep ediyoruz” dedi.

Duruşma sırasında sözünün kesildiğini, yüksek sesle müdahalede bulunulduğunu söyleyen Üregen, savunma hakkının engellendiğini öne sürdü.

PKK duyurdu: “Yarın tarihi bir adım atacağız”

PKK, yarın (26 Ekim) “tarihi bir adım” atacağını duyurdu. Örgüt, Abdullah Öcalan’ın çağrısı ve 12. Kongre kararları çerçevesinde atacağı adımı basın toplantısıyla açıklayacak.

Rojnews sitesi, “güvenilir kaynaklara” dayandırdığı haberinde örgütün yarın yeni bir adım atacağını belirtti.

PKK’nın açıklayacağı adım, DEM Parti İmralı heyetinin 28 Ekim’de AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yapacağı görüşmenin öncesine denk geliyor. 30 Ekim’deki komisyon öncesi İmralı heyetinin Öcalan ile de görüşmesi bekleniyor.

PKK’dan yeni hamle | Mutlak butlanın sonu (Video)
PKK’dan yeni hamle | Mutlak butlanın sonu (Video)

Videonun deşifresini yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la birlikte haftanın öne çıkan olaylarını, konularını konuşacağız. Özellikle dün çok önemli şeyler yaşandı. Merhaba, Kemal. 

Kemal Can: Merhaba, Ruşen. 

Ruşen Çakır: Ben bir memlekete gideyim dedim. İstanbul’a geldiğimde ülke bambaşka olmuş. 

Kemal Can: İstanbul’u fazla boş bırakma.

Ruşen Çakır: Ben önce, bugün öğlen Kılıçdaroğlu ile ilgili bir yayın yaptım. Sonra koşa koşa gittim berberime, tıraşımı oldum geldim. Darısı senin başına diyeceğim, Kemal. 

Kemal Can: Ben de, ‘’Hopa tıraşı mı?’’ diyecektim, ama “Sen İstanbul’a dönünce olmuşsun. 

Ruşen Çakır: Yok, Hopa’da imkân olmadı. Çünkü gezip ederken, eş dost ziyaretleri derken, Türkiye’nin gündemini takip etmekten baş edemedim. Bu yayını bugün saat 17.00’ye aldık ya, biraz önce bir haber geldi. Editör arkadaşım Cenk Narin’le beraber bir yandan da onun haberleştirilmesini yapıyoruz. Zaten o konuyla başlayacağız. Biliyorsun, CHP davası var. TELE1‘e kayyum atanması var. Çok önemli casusluk suçlamaları var. Bunları konuşacağız, ama bugün en önemli gelişmelerden birisi, PKK’nın yarın çok önemli bir açıklama yapacağı haberi geldi. Bunu Türkiye’de herhâlde Medyascope olarak ilk biz duyurduk. Şimdi o gelen iddiayı haberleştirmeye çalışıyoruz. Şu anda sayfaya girmiş olması lazım.  Benim güvendiğim kaynaklardan öğrendiğime göre, en güçlü ihtimal, 11 Temmuz’da Bese Hozat liderliğinde silah yakan 30 PKK’lının, Türkiye’ye döneceği açıklamasının bekleniyor olması. Yani yüzde yüz kesin değil bu. Çünkü biliyorsun, 11 Temmuz’da silahları yaktılar, sonra ortadan kayboldular. Nereye gittiler? Tekrar Kandil’e mi döndüler? Yaktıkları silahların yerine yeni silahlar mı aldılar, bunlar çok fazla konuşulmadı. 11 Temmuz’dan bu yana da çok fazla bir şey değişmedi Türkiye’de. Bir tek Meclis Komisyonu kuruldu biliyorsun. Şimdi yeni bir hamle olarak, onların Türkiye’ye gelme ihtimali var. Bir diğer iddia da, PKK tarafından bazı cephanelerin yerlerinin gösterileceği. Bu zaten öteden beri söylenilen bir şeydi. Yapılmış bile olabilir. Bununla bir girizgâh yapalım. Şu ana kadar, 11 Temmuz’dan bu yana pek bir adım olmadı, ama süreç devam ediyor ve Erdoğan İmralı heyetini birkaç gün içinde kabul edecek. 

Kemal Can: 28 Ekim’de galiba. 

Ruşen Çakır: Evet. Yarın yapılacak açıklama da onun öncesine getirilecek gibi gözüküyor. Erdoğan’ın elinde bir malzeme olacak. Burada temel talep, bu meclis komisyonunda görüşülecek olan ve sonra Meclis Genel Kurul’una götürülmesi beklenen yasal düzenlemenin artık bir an önce yapılması. Anladığım kadarıyla, onu savunabilmesi için iktidarın elinde 11 Temmuz’dan sonra herhâlde yeni bir şeylerin olması gerekiyor. Belli ki Kandil tarafından Öcalan’ın talimatıyla böyle bir şey başlayacak sanki ve bu da süreci bir anlamda hızlandıracak gibi. Tabii işin en önemli ayağı Suriye olmaya devam ediyor. Ama Suriye’den son dönemde gelen haberlerin büyük bir kısmı, Arapların arasında görüşme olduğu ve bu görüşmenin pozitif olduğu. Her ne kadar somut bir şey çıkmadıysa da, en azından an itibariyle Suriye’de bir çatışma ihtimali yok deniliyor. Bu konuyla bir giriş yapalım. Sonra diğer konulara geçeriz. 

Kemal Can: Sana ulaşan bilgilerle birlikte zaten haber kısmını özetledin. Benim de son birkaç saat içerisinde çeşitli kaynakların söylediğinden çıkarttığım şey şu: Senin dediğin gibi iki tane olasılık var ve bunlara ek olarak, Türkiye sınırına yakın olan Kuzey Irak’taki bazı bölgeleri, tıpkı silah yakma mizanseni gibi bir boşaltma mizanseni. Hatırlarsan, daha önceki süreçte de bir çekilme seremonisi olmuştu. Ona benzer bir şeyin yapılacağı söyleniyor. Belki bu olasılıkların hepsi birlikte yapılabilir; birini yapacak olmaları diğerini yapmaya engel değil. Belki böyle birkaç şeyi içeren, senin söylediğin gibi, belki bir miktar daha silah, cephanelik ya da sığınağın teslimi, belirli bölgelerin boşaltılması ve belki daha ileri aşamada, Türkiye’ye dönmeyi içerecek biçimde, o silah bırakan grubun tamamen ovaya inmesi gibi bir paket gündeme gelecek anlaşılan. 

Senin de işaret ettiğin gibi, iki tane kritik olayın hemen öncesine geliyor bu. Birincisi, Erdoğan’la görüşme. İkincisi de, muhtemelen heyetin İmralı’ya gidişi. Yine o da, kısa bir süre içerisinde gerçekleşmesi beklenen gelişmelerden biri. Dolayısıyla, önümüzdeki hafta bu açıdan hareketli geçecek. Pek çok üst üste gelen, birbirini takip eden hadise olacak. Ama bunların bütününden yola çıkarak, senin bana pası atmadan önce toparlayıp yaptığın yorumdaki bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Şimdi, bu sene 1 Ekim’de Meclise inip orada birtakım fotoğraflar veren Erdoğan, süreçle ilgili de inisiyatif alacak bir havaya büründü. Daha sonra da bununla ilgili birtakım açıklamalar yaptı. En son uçakta da yine birtakım değerlendirmeler yapmış. Yani bir yıl süren suskunluğundan sonra, birdenbire bir hafta içerisinde fazlasıyla konuşkan hâle geldiğini görüyoruz Erdoğan’ın. Zaten şimdi temaslarla bu biraz daha öne çıkacak. 

Geçen haftalarda konuştuk. Hatta ben Medyascope‘ta bunu da yazdım. Erdoğan’ın süreci kendi kontrolüne almasıyla ilgili birtakım işaretler, daha da somut birtakım sonuçlara doğru ilerliyor. Fakat bunun süreç açısından hayırlı olup olmadığını zaman içerisinde göreceğiz. Çünkü Erdoğan şu son hadisede de gördüğümüz gibi, birdenbire, bir yıllık nazlı aktörlüğünden, tekrar jest bekleyen, tekrar talepkâr olan, tekrar birtakım adımlar atılması karşılığında bazı şeyleri yapma vaadinin vaadini veren bir pozisyon edindi. Hatırlarsan, o silah bırakmanın hemen sonrasında hem Öcalan hem örgüt sözcüleri hem aslında Bahçeli, “Bir şey yerine getirildi, bir söz tutuldu. Şimdi diğer adımlara sıra geldi” minvalinde bir şeyler söylemişlerdi. Ama bunların hiçbiri olmadı. Yani şu anda senin söylediğin gibi, Erdoğan bundan sonra, Mecliste atılacak adımlar için elini güçlendirecek bir jest istiyor. İyi de, bu süreci pozitif olarak insanlara anlatmak zorunda olan iyimserlere jest olarak Erdoğan’ın yaptığı herhangi bir şey var mı? Ya da bu sürecin ilerlemesi anlamında onun herhangi bir adım attığı söz konusu mu? Burada herhangi bir şey görmüyoruz. Burada ilginç biçimde Erdoğan’ın süreci sahiplenmesi, Erdoğan’ın sürecin talepkârı hâline gelmesiyle bize ilk resmini veriyor. Şimdi herkes, gerekli jestler yapılıp da Erdoğan kendisini güvende hissettiğinde ve bunun kendisine zarar vermeyecek, hatta fayda getirecek bir şey olduğuna ikna olduğunda birtakım lütuflarda bulunacağı, birtakım şeylerin önünü açacağı, birtakım mutabık kalınmış şeyler üzerindeki rezervini kaldıracağı gibi bir beklenti üzerinden tekrar iyimserlik üretmeye mecbur bırakılıyor. Şimdi böyle bir şeyle karşı karşıyayız. 

Bu hafta üst üste gelecek şeylerle birlikte, durum biraz daha netleşecek. Ama yerel havanın iki hafta önce konuştuğumuz çerçeveye çok daha uyduğunu düşünüyorum. Erdoğan sürecin inisiyatifini aldı. Sürecin inisiyatifini Erdoğan’ın alması, meselenin daha açık bir al-ver zeminine doğru ilerlediğini ve bu al-ver konusunda eşitsiz bir durumun altının çizildiğini düşündürüyor. Çünkü bir senelik hikâyede, mizansen olsun ya da olmasın, şu veya bu, adım atan, açıklama yapan, çok kritik kararlar veren -sonucun nereye varacağı ayrı tartışma konusu- tek taraflı bir işleyiş var. Bunun karşısında, daha Öcalan’ın ilk açıklamasındaki dip notta, Sırrı Süreyya Önder’in işaret ettiği dip notta ise sıfır ilerleme var. Şimdi Meclisten çıkacak ve senin söylediğin gibi, acil ve bir an önce yapılması istenilen şeyler de açıkçası, bu kardeşlik, barış ya da Kürt sorunu veya demokrasi yahut da siyasi alanın genişlemesi gibi şeyleri içermiyor. Çok daha teknik bir silahsızlanma ve bu silahsızlanmanın gerektirdiği yasal prosedürlerle ilgili sınırlı bir şey. Yani daha önce defalarca çıkartılmış, kısmî sonuç alınabilmiş pişmanlık yasası ya da eve dönüş yasası veya bilmem ne diyerek daha önce birtakım şeyler denenmişti. Bu, onların biraz daha gelişkini. Sonuçta kendisini feshetmiş bir örgütün üyelerinin ne olacağı ve onlara yasal bir altlık oluşturma, zemin oluşturma hadisesine sıkışmış görünüyor. Biraz insanların kendi gayretiyle ve sahiden bilmem kaç yıllık mesele… Silahların sustuğu, barışın geldiği bir zeminin kendiliğinden yaratabileceği imkânları iyimser yorumlamaya çalışan, buna gayret eden herkesin, ‘’Evet, bir şeyler ilerliyor, ama sonuçta beklentileri karşılayacak yönde mi ilerliyor, yoksa daha spesifik bazı beklentilerin rotasına doğru mu sürülüyor?’’ diye yaptıkları tartışmayı bir süre daha yapmak zorunda kalacağız diye düşünüyorum. Tabii yarın yapılacak açıklama sonrasında Erdoğan görüşmesi, bu konudaki resmi daha da net hâle getirecek. 

Ruşen Çakır: Biliyorsun Ahmet Türk hakkında bir beraat kararı verildi ve bundan hareketle, onun Belediye Başkanlığının iadesi tekrar gündeme geldi. Bahçeli de zaten bunu dile getiriyordu. Kayyum uygulamasının iptali için herhangi bir yasal değişiklik gerekmiyor. İçişleri Bakanlığı kararı olduğu için, pekâlâ bütün kayyumlar iade edilebilir. Aynı şekilde, cezaevlerindeki bazı tutuklular için, özellikle Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ gibi kişiler için de yasa gerekmiyor. Çünkü AİHM ve AYM kararları var. Bunların hepsi uygulanabilir ve unların kararını verecek olan da Erdoğan. Yani işin içerisinde artık herhangi bir adlî merci yok. Ya da şöyle söyleyelim: Siyasi bir karar verilecek. Gerekiyorsa adlî makamlar da buna birtakım gerekçeler bulacaklar, açıklama yapacaklar. Bunu Erdoğan pekâlâ yapabilir. Yarın PKK’nın yapacağı açıklama, silah bırakanların geri dönmesi mi olur, ya da cephane göstermek mi olur? Mesela “PKK Türkiye’den tam olarak çekildiğini açıklayacak” deniyor. Bu zaten çok anlamlı bir şey değil. Bir de, gözle görülür bir şey değil; açıklarsın. Mesela kendisini feshedeceğini de açıkladı, ama hiçbir şey görmüyoruz. 11 Temmuz’da silah yakıldı. Eğer birileri gelecekse, onun görüntüsünü göreceğiz. Ya da cephane gösterilecekse, onu göreceğiz. Her halükârda burada ‘’Kandil, kamuoyunu ikna etmek için 11 Temmuz’un üzerine bir şeyler koymalı’’ yaklaşımının olduğunu düşünüyorum. Bunun cevabını herhâlde göreceğiz. 

İstersen bu bahsi kapatmadan, Selahattin Demirtaş meselesine de kısaca değinelim. Ben bugün bu konuyla ilgili bir yazı yazdım. Haber ve yazı karışımı bir şey. Demirtaş’a atfedilen şöyle bir şey var: 23 Haziran 2019’da, yenilenen İstanbul seçiminde kritik bir aşama vardı. O aşama neydi? HDP seçmeni ne yapacak? HDP seçmeninin bir önceki turda, yani 31 Mart’taki turda, CHP’ye destek verdiğini biliyoruz. Orada açıklama neydi? ‘’Adaylarımızın olduğu yerde bizi, olmadığımız yerlerde de iktidar karşıtı adayları destekleyin’’ gibi bir çağrı yapılmıştı. Ama sonra, Yüksek Seçim Kurulu’nun acayip kararıyla 23 Haziran’da tekrarlanan olayın öncesinde, HDP açık bir şekilde aynı çizgiyi sürdüreceğini söyledi. Fakat Öcalan 18 Haziran’da, avukatlar üzerinden HDP’ye, daha doğrusu savcılık üzerinden avukatlara, avukatlar üzerinden de HDP’ye bir mektup yolluyor. Ama HDP bunu dillendirmiyor. Öcalan orada açık açık olmasa bile, “Tarafsız kalın. Bu bizim kavgamız değil” diyor. Eğer HDP bunu resmi görüş olarak dile getirmiş olsaydı bile, bence İmamoğlu yine seçilirdi. Yani parti kalkıp bu açıklamayı yapsa bile, HDP seçmeninin, İstanbul’daki seçmenin önemli bir kısmı bence yine Ekrem İmamoğlu’na oy verirdi. Ama orada ince bir husus var: Selahattin Demirtaş’ın yaptığı bir açıklama var. Selahattin Demirtaş, Ekrem İmamoğlu’nun adını vererek ikinci turda da destek istedi. Ve o arada ortaya Öcalan’ın mektubu çıktı. Uzun hikâye olduğu için çok da uzatmayayım. Demirtaş, Öcalan’a ‘’rağmen’’ bu çıkışı yaptı ve HDP seçmeni de Öcalan’ı değil, Demirtaş’ı dinledi, gibi bir hava yaratıldı. Bu, aşağı yukarı 6 yıl oluyor değil mi? 

Kemal Can: Evet. 

Ruşen Çakır: Ve ben de böyle yorum yaptığımı çok hatırlıyorum. Sen yaptın mı bilmiyorum, ama ben şahsen yaptım. Çünkü böyle bir algı vardı. 

Kemal Can: Bir de, eşzamanlı, yani ikisi de 18 tarihli. Biri mektup, biri açıklama. Kronolojisi öyle.

Ruşen Çakır: Oradaki mesele şu: Selahattin Demirtaş, Öcalan’ın çağrısını bilmiyormuş. Öcalan’ın çağrısı çıktığı zaman… 

Kemal Can: Çağrısına ‘’rağmen’’ yapılmış bir açıklama değil Demirtaş’ınki.

Ruşen Çakır: Evet. Yani Öcalan’a ‘’rağmen’’ yapılmış bir açıklama değil ve anladığım kadarıyla, Öcalan’ın açıklamasını öğrendikten sonra sanki biraz da pişman olmuş gibi diyeceğim. Pişmanlık belki abartılı olur, ama öyle bir hâli var. Çünkü Öcalan’la iktidar savaşı yapıp yapmadığı üzerine birtakım örtülü açıklamaları var. Bir kere bunun şöyle bir anlamı var: ‘’Öcalan, Demirtaş’ın çıkmasını istemiyor. Kendisine rakip görüyor’’ gibi yorumlar yapılıyordu. En azından, kesinlikle böyle bir şey olmadığını ve Selahattin Demirtaş’ın Öcalan’ın liderliğini kabul ettiğini söylüyor bence. 

Kemal Can: Evet. HDP kamuoyunda ya da Kürt kamuoyundan ziyade, genel muhalefet kamuoyunda ve CHP çevrelerinde, zaten o tarihten önce başlayan ve o tarihten sonra da hep devam eden, Demirtaş etrafında örülmüş ve Demirtaş’ı ayrı, HDP’yi biraz ayrı konumlandıran ve dolayısıyla, Öcalan’la da arasında bir açı olduğu vurgusunu hep tekrar eden bir değerlendirme var. İnsanlar buna ikna olmayı çok sevdiler ve bu, onun üzerine tam oturdu zaten. Çünkü hatırlarsan, o mektup çıktığı zaman, ‘’iktidarın bu oyunu nasıl karşılık bulacak?’’ diye ciddi bir moral bozukluğu yaratılmıştı. Onunla eşzamanlı olarak, Demirtaş’ın o açıklaması da bir anlamda yatıştırıcı olmuştu ve sonrasında, muhalefet kamuoyu, HDP kamuoyunun siyasi refleksi konusunda biraz daha rahatlamıştı. Yani İstanbul seçimleri, o güvensizlik ilişkisini önemli ölçüde azalttı hatırlarsan. Bu, daha sonra 2023 seçiminde, CHP kamuoyuyla HDP seçmeni arasındaki, birçok odak tarafından kışkırtılan güvensizliği yatıştıran bir şey oldu. 

Şimdi süreçle birlikte, bu tekrar aktive olmuş durumda. Tekrar bu gerilim üzerine çok fazla oynanıyor ve bu gerilimde yine Öcalan-Demirtaş, Öcalan-DEM Parti, Demirtaş-DEM Parti hatlarında sürekli bir problem, çatlak, gerilim ve benzeri spekülasyonlar çokça çalıştırılıyor. En son, Demirtaş’ın tahliye edilmemesi üzerine de, Öcalan’ın buradaki rolü meselesi üzerine çok fazla şey çıktı. Dolayısıyla, bu biraz daha köpürtülecek, biraz daha kullanılacak bir şey. Ama senin yaptığın haber, bu tür spekülasyonların aslında bilgi eksiğinden, doğru bilgilendirilmiş olmamaktan ve bilgi saklamaktan kaynaklandığını, yani sadece iktidarın yaptığı siyasi mühendisliğin değil, muhalefetin içinden de yapılan hamlelerin, bu dezenformasyonlara, spekülasyonlara nasıl zemin oluşturduğunu da gösteren bir örnek aslında. 

Ruşen Çakır: Şimdi orada şöyle de bir husus var: Bu mesele bayağı uzadı farkındayım, ama önemli. PKK’nın yayın organı gibi olan ve yurtdışında yayın yapan Yeni Özgür Politika gazetesinin birinci sayfasını gördüm. Seçimden iki gün önce Cemil Bayık, “İmamoğlu kazanırsa yeni bir siyasal süreç başlar” diyor. Manşet bu. Murat Karayılan, “Soykırım isteyen Kürt, Binali’ye oy verebilir” diyor mesela. Onlar da herhâlde Öcalan’ın mektubunu biliyorlardı o tarihte. Sen demin, Parti-Demirtaş, Parti-Öcalan dedin, ama bir de işin Kandil ayağı var. 

Kemal Can: Evet, tabii. 

Ruşen Çakır: Belli ki, o tarihte Kandil’in de HDP gibi ikinci turda İmamoğlu’nun desteklenmesine onay vermiş olduğu ortaya çıkıyor. Onu özellikle vurgulayalım. Bu bahsi kapatmadan bir de şunu söyleyeyim: Geçenlerde, Fatih Altaylı’nın 1997’de Lübnan’da Öcalan’la yaptığı ve daha önce yayınlanmayan röportajını yayınladık biliyorsun. Çok büyük ilgi gördü, daha da görecek. Röportajın ilk bölümü yarım saate yakın, ikinci bölümü de bir yarım saat sürdü. O röportajın nasıl yapıldığını kısaca anlatayım: Fatih Altaylı 97 yılında Kanal D adına Lübnan’a gidip Öcalan’la röportajı yapıyor. Ama Türkiye’ye dönüşünde bunu yayınlayamıyorlar. Bir kopyası devlete veriliyor. Diğeri herhâlde Kanal D’de. Ama anlaşılan örgüt de kaydetmiş röportajı. İddiaya göre, örgüt, değişik zamanlarda kendi yayın organlarında buradan birtakım kesitler yayınlamış. Çok emin değilim, ama bunu söyleyenler var. Fakat şöyle bir şey oldu. Bu son süreçle birlikte, PKK ‘’Özgür Düşünceler’’ diye bir web sitesi kurdu ve orada örgüt tarihinin görsel arşivini, tabii herhalde denetimli bir şekilde yüklemeye başladılar. Haziran ayından beri yüklüyorlar. Bu röportaj orada yüklendi. Bunu ilk olarak eskiden Medyascope’ta çalışmış olan arkadaşımız Mehmet Tatlı gördü. Kendisine teşekkür ediyorum. Onun sayesinde biz de bu röportajı oradan alıp yayınladık, sonra da ikinci bölümünü. Bize, “Niye kestiniz?” diye soruyorlar. Bunu biz yapmıyoruz. “Üçüncü bölüm ne zaman yayınlanacak?” diye soruyorlar. Biz de açıkçası merak ediyoruz. Ne zaman yayınlanırsa, biz de alıp üçüncü bölümü yayınlayacağız. Öcalan’ın orada söyledikleriyle bugün söyledikleri arasında çok büyük örtüşme var. Sonuçta, daha yakalanmadan önceki perspektifini bugün de bir anlamda sürdürüyor. Zaten bu çok dikkat çekti. Hani genellikle, “Yakalandı, devletle işbirliği yapıyor, kendisini düşünüyor” gibi yorumlar yapılıyor ya, Ama o tarih 1997. Yakalanmadığı ve pek de yakalanacakmış gibi olmadığı bir dönemde dile getiriyor, ki onun öncesindeki birtakım röportajlarda da benzeri şekildeydi. Şimdi de insanlar, “Bu neymiş böyle?” dediler. Gerçekten çok çarpıcı bir şey. Tabii bu röportaj yayınlanmış olsaydı bile, onun bugün yayınlanmasının bir anlamı olurdu. Ama yaklaşık 30 yıl boyunca yayınlanmamış olması? Çünkü 2 saat kadar röportaj yapıyorlar ve bu röportaj Türk kamuoyu için yapılıyor, ama tık yok. Şimdi o röportaj insanların karşısına çıktı. Bence iyi oldu. 

Kemal Can: Evet. Bence de iyi. 

Ruşen Çakır: Esas büyük olayla devam edelim. Necati Özkan casuslukla suçlanıyor, Merdan Yanardağ casuslukla suçlanıyor. Ne demekse? Ekrem İmamoğlu da suçlanıyor ve yarın Ekrem İmamoğlu Çağlayan Adliyesi’ne getiriliyormuş. İfadesi alınacakmış bu konuyla ilgili. CHP’liler de zaten bu konuyla ilgili açıklama yaptılar ve toplanacaklarmış. Bir de çok çarpıcı, TELE1‘e kayyum atandı. Hemen penguen belgeseli yayınlamışlar Kemal, gördün mü? 

Kemal Can: Evet. Anlamı gayet sembolik bir şey. 

Ruşen Çakır: Evet. Ve ne yapmışlar? TELE1‘in YouTube kanalını kapatıp bütün içeriğini, arşivini silmişler. Yani ne geçiyor ellerine? Niye bunu yapıyorlar? Kayyum atamak niye? ‘’Olaylar netleşene kadar geçici olarak yönetime el konulmuştur’’ denilebilirdi. Ortada bir mahkeme kararı yok, şu yok, bu yok. Savcılık başvurusu üzerine yapılan bir şey. Diyelim ki yarın bu casusluk iddiasının asılsız olduğunu anladın, kanalı sahibine iade edeceksin. Ama “Kusura bakmayın, biz sizin videolarınızı sildik” mi diyeceksin? ‘’Acayip’’ lafını çok kullanıyorum, ama her şey bir yana, çok ürkütücü bir şey. Biliyorsun Necati Özkan bir açıklama yaptı. Açıklamasını da gördük. Neye uğradığını şaşırmış bir vaziyette. Bu benim aklıma Ergenekon döneminde askerlere yönelik casusluk davalarını getirdi tabii. Çünkü ‘’casus’’ dediğin zaman işin rengi değişiyor. Milli menfaatler oluyor. İçeride yolsuzluk iddiası, şu iddia, bu iddia, bir yere kadar insanlar bir şeyler tartışıyor. Ben Hopa’dayken sabah kalktım ve casusluk iddiasını duydum. İlk duyduğumda ben de neye uğradığımı şaşırdım. İlk tepki “Allah Allah!” diyorsun. Sonra savcılık tarafından birtakım şeyler paylaşıyorlar, onlar çok acayip. Bir isim var. O ismin yazışmaları var. O ismin, İngiliz Gizli Servisi’yle ilişkisi var, uzun uzun notları var. Bunları da kamuoyunu ikna etmek için yapıyorlar sanki, ama gördüğüm kadarıyla, İngiltere’nin adı geçiyor notlarda. İngiltere İstihbarat Teşkilatının başı Richard Moore, daha yeni İstanbul’da veda konuşması yaptı. Biz de gittik orada izledik ve orada da Hakan Fidan’a ve İbrahim Kalın’a, arkadaşlıkları için teşekkür etti. Şu oldu, bu oldu. Şimdi birisi onun ajanı olarak alınıyor. Onunla görüştüğü iddia edilen birileri casuslukla suçlanıyor ve kanala kayyum atanıyor. Bir de tabii ki Büyükşehir’e de kayyum atanıp atanmayacağı üzerine spekülasyon yapılıyor. Konu çok ilginç bir yere geldi. Bir de neden çok daha ilginç? Çünkü Kasım ayında iddianame bekleniyor. Şimdi ağırlıklı olarak Beşiktaş Belediyesi ile olan o Aziz İhsan Aktaş iddianamesi çıktı biliyorsun. Diğerlerinin de çıkması beklenirken, pat diye bu olay çıktı karşımıza. 

Ben açıkçası “İddianamelerde çok fazla bir şey olamayacak herhâlde” diye düşündüm. Burada yapılan şey, son bir hamleyle, işin rengini daha kriminal, uluslararası bir hâle getirmek. Çünkü casusluk deyince insanlar ürküyorlar açıkçası. Gerek Merdan’ın gerek Necati’nin ilk açıklamalarını gördük. Yarın Ekrem İmamoğlu’nun davasını göreceğiz. Eşi Dilek İmamoğlu, “Roma’yı da biz yakmış olabiliriz. Onu da soruştursunlar” diye dalgasını geçti. CHP çok net bir şekilde bunu külliyen reddeden açıklamalar yaptı. Yarın sabah göreceğiz. Ekrem İmamoğlu ile beraber yeni bir ivme kazanacak. 

Kemal Can: Evet. Şimdi bir kere şunu söyleyeyim. İster Selahattin Demirtaş’ın davası olsun, ister İmamoğlu’nun davası, ister diğer CHP belediyeleri ile ilgili davalar, daha önce HDP belediyeleri ile ilgili davalar, kayyum uygulamaları, Gezi davası ve benzeri temel siyasi davalar olsun, hatta bunları senin söylediğin gibi Ergenekon’a, Balyoz’a kadar geri götürebiliriz, ilk dönemde biraz daha fazla delil oluşturma filan gibi kaygılar vardı, ama bu davaların hiçbirinde ikna edicilik, ikna etmek, inandırıcılık diye bir mesele olmadığı kanaatindeyim. İşin doğası buna aykırı zaten. Yani bu işin yapılma nedeni, gayet ikna edici ve kuvvetli delillerin varlığıyla çelişiyor zaten. Çünkü sahiden bir şey olduğunu gösteren kuvvetli kanıtlarla iş yaparak birisini ‘’suçlu’’ diye etiketlemek, onu devreden çıkartmak, normal hukuki prosedür. Bu davaların özelliği zaten olağanüstü olmaları. Olağanüstülüğü sağlayan şey de iki unsurdan oluşuyor. Birincisi, bunun hiçbir inandırıcı, güçlü mesnedinin olmasına ihtiyaç duyulmaması. En uyduruk sebeplerle, en uyduruk gerekçelerle, en zorlama isnatlarla suçlamalar ortaya çıkıyor. Hatırla, bir sürü davada da gördük, hatta en son iki üç davada, davaya kanıt teşkil eden gizli tanıklar, mahkeme salonunda çıkıp, suçladıkları insanı tanımadıklarını söylediler. Şimdi o gizli tanığı, iddianamesine dayanak teşkil eden savcı, çıkıp, o sanığın böyle bir şeyi mahkemede söylemesini engelleyemediği için mi bunu yapmıyor? Hayır. Beceriksizlikten mi bunlar oluyor? Beceriksizlikten mi yeterli delil toplanamıyor ya da yetersiz delille davalar açılıyor? Hayır. Tam tersine, olağanüstü davalar, olağanüstü şartların ürünü olduğu için, klasik ve normal hukuk ihtiyaçlarını karşılamak zorunda hissetmiyor kendisini. Zaten olağanüstülüğü buradan geliyor. 

Olağanüstülüğü sağlayan ikinci unsur ise, senin biraz önce konuşurken kullandığın ‘’ürkütücü’’ kavramında gizli. Sonuçlarının ürkütücü olması gerekiyor. Yani oransız bir sonuç üretmesi gerekiyor. İddia edilen şeyle, o suçlamaya konu olan insanın uğradığı muamele arasında dehşet bir oransızlık olması gerekiyor. Tamamen sudan bir iddiadan, senelerce o insanın hapiste yatırılması, mümkünse savunma imkânlarının elinden alınması, daha sorgusu bitmemiş birisinin kanalına el konulması gibi, normal işleyişte kabul edilemez bulunacak ürkütücülükte, sonuçları hiçbir yasal ve hukuki prosedüre ihtiyaç duymadan yapabilmek. Hem kurulurken, hem iddiasını ortaya koyarken hiçbir edicilik ve inandırıcılık derdi olmayacak, hem de bu iddialar ortaya atıldıktan sonra suçlanan kişi ağır zulme uğrayacak, pek çok hasta mahkûmun da örneğinde gördüğümüz gibi, ağır ve oransız bir cezayla ve yaptırımla karşı karşıya kalacak. İnsanların malına çökülecek, şirketleri ellerinden alınacak, hayatları karartılacak. Bu, KHK’lılar meselesinde de böyle oldu. Sen “Bir şey zayıf olduğu için yerine başka bir şey koyuluyor” diyorsun ya, bir sürü açıdan benzemiyor belki ama, bu olağanüstülük açısından çok benzer. Gezi davasını hatırla. Osman Kavala için önce bir suçlamayla dava açıldı. Sonra o çöküyor gibi oldu ya da yeterli olmadı. Onu bırakıp, orada da casusluğa döndüler. Orada casusluk olmadı, sonra döndüler, hükümeti yıkma organizasyonu gibi bir şey çıkarttılar. Sonunda oradan da mahkûm ettiler. Dolayısıyla, aslında göstermeye çalıştıkları şey, bu olağanüstülük içerisinde, hiçbir makul ve kabul edilebilir gerekçe göstermeksizin bunu yapabilecek olduklarını kabul ettirmek. Ortaya koydukları şey bu. 

Bu casusluk davasının birkaç da ayağı var. Birinci ayağında, İmamoğlu’yla ilgili şu hissi yaratmak istiyorlar: ‘’Diploma olmazsa yolsuzluk, yolsuzluk olmazsa casusluk, casusluk olmazsa hakaret, o olmazsa başka şey buluruz. Ama şunu anlayın artık: Biz bu işi devam ettirmek istiyorsak, bu kıskacı açmayacaksak açmayız. Buna yapabileceğiniz bir şey yok. Bizim ise sonsuz sayıda yapabileceğimiz şey var.’’ Bir kere bunu anlatmak istiyorlar. İkincisi, son derece zorlama, son derece mesnetsiz iddiaları herkese bulaştırabileceklerini göstermek istiyorlar. Mesela, o sırada aynı baz istasyonundan geçtin diye, bilmem ne ülkesinin ajanıyla aynı caddeden geçmişsin diye, senin onunla ilişkili olduğun iddiasını ortaya atabilecekler. Ya da başka bir konuda telefon görüşmesi yaptığın birisine, ‘’Aslında bu bilmem neyi hazırlıyordu. Bilmem ne operasyonunun örgüt şefidir’’ diyebilme şansı var. Dolayısıyla, ne yaptığının, kendine ne kadar dikkat ettiğinin, hareketlerini ne kadar dengeli yaptığının bir önemi yok. Seni hedefe koymak istiyorlarsa, buna bağlantı bulmakta hiç zorluk çekmeyeceklerini, dolayısıyla, kimsenin güvencesinin olmadığını anlatıyorlar. ‘’Ünlüysen, uyuşturucu operasyonuna alınırsın, ifşa edilirsin. İş insanıysan, polis nezaretinde ifadeye götürülürsün. Hiç kimse bundan kurtulamaz. Buradan kendisini kurtarabileceğini ya da kendisine dokunulmayacağını sanan kimse varsa, hemen fikrini değiştirsin:’’ Bunu yerleştirmek istiyorlar. 

İkincisi, bu vesileyle, mesela TELE1′e yapılan hikâye. Şimdi birini bulmuşlar. Ya bulmuşlar ya da denk gelmiş. Zaten hikâye de çok acayip. Üvey oğlunun ihbarıyla ortaya çıkan ve temmuz ayında başlamış bir soruşturma, bugün bu noktaya geldi. Bir tarafıyla İmamoğlu’na gittiler. Bir tarafıyla TELE1‘e gittiler ve sonuçta birdenbire TELE1 kanalına kayyum atadılar. Senin söylediğin gibi, kayyum yönetimi geçici olarak devralmakla kalmadı, onun içeriğini değiştirmeye, hatta geçmişini silmeye başladı. Buna hak görür bir uygulama başlatıldı. Şimdi bütün bunlar karşısında, hep söylenen, “Bu korku eşiği yıkıldı, toplumsal muhalefet, artık kurumsal muhalefetin de arkasında. 19 Mart sonrasında güzel bir sinerji oluştu” laflarının içerisinde bir problemi artık görmemiz lazım. Bu toplumsal muhalefet dediğimiz şeyin, ana muhalefet partisini gazlamaktan başka bir vazifesinin de olduğunu, her alanda, her çevrenin kendi bulunduğu yerde bulunduğu alanı savunmakla, orayı iktidara karşı savunmakla ilgili bir yükümlülüğü olduğunun farkına varması gerekiyor. Bir iş insanı böyle mesnetsiz biçimde içeri alınıp mallarına çöküldüğünde iş insanlarının, aralarından olur olmaz birisi çekilip cezalandırıldığında sanatçıların, öbür tarafta, her gün ekonomik krizin bütün faturası kesilen emekçilerin, sendikaların, yani toplumsal muhalefet denilen bütün çevrelerin, kendi bulundukları alanlarda sahiden bir muhalefet dinamiği yaratmaları gerekiyor. CHP’nin yaptığı mitinglerde temsil edilmek, orada görünür olmak ve orada verilen gazla, “Evet, biz kuvvetli bir direnç gösteriyoruz” demenin bir anlamı yok, TELE1’e el konuldu. Dün akşam birtakım TELE1 çalışanlarının sitemli mesajlarına şahit oldum. Kimsenin kanalın önüne gitmediğini, kimsenin dayanışma için çok fazla bir şey yapmadığını söylüyorlardı ve bu tür gelişmeler karşısında, o kendiliğinden gelişen reaksiyonun da giderek tavsamaya başladığını görüyoruz. Bu da üçüncü bir faktör. 

Ruşen Çakır: Pardon, Kemal, şöyle de bir husus var. Bazı izleyicilerimiz de söylüyor. Muhalif bilinen birtakım başka mecraların da bu kayyum olayından sonra daha dikkatli davranmaya çalıştıkları yolunda iddialar var. İsim vermeyelim, sorun çıkmasın. 

Kemal Can: Dolayısıyla, baştan sayarsak dört tane sonuç çıkıyor. Birincisi, ‘’‘Bir şey yapmak için, hiç ikna etmek, inandırmak ve makul gerekçe bulmak zorunda değilim.’’ İki, ‘‘Gayet ölçüsüz biçimde, keyfi biçimde cezalandırırım.’’ Üç, ‘Çok da bir cevap veremezsiniz. Vermeye devam ettiğinizde de bir süre sonra takatiniz yetmez.’’ Dört, ‘’Bütün bunları görüp, ‘aklınızı başınıza alın’ denilenler de ayağını denk almaya başlar.’ Böyle bir tabloyla karşıyayız. Dolayısıyla, bu karşı karşıya kaldığımız şeyi hakikaten senin söylediğin şey özetliyor: ‘’Ürkütmek.’’ Yani bu siyasi davaların temel meselesi tek tek insanları hedef alıyor, onların önünü kesmek istiyor, onların etrafında bir kumpas kuruyor. Evet, böyle bir tarafı var, ama bunun dışında başka bir işlevi de var, başka bir sonuç da doğuruyor, bunu da görmek gerekiyor. Eğer bu davaların sadece İmamoğlu’nu devreden çıkartmakla sınırlı bir vazifesi olsaydı, onu mahkûm eder, siyasi yasak getirirler ve zaten konu aylar önce kapanırdı. Hayır, öyle yapmıyorlar. Diploma davası, o yetmiyor, bilmem ne davası, o olmuyor, casusluk davası, Dolayısıyla, bu siyasi davayı ve buna benzer bütün siyasi davaları, şu dediğim dörtlüyü daim kılacak bir işlev olarak kullanıyor. 

Ruşen Çakır: Bu kayyum meselesinde şöyle bir husus var. Yeni yargı paketinde bu konunun daha da geliştirileceği söyleniliyor. Şamil Tayyar’ın bir uyarısını gördüm. O da son dönemde sürekli uyarıyor. Kimi nasıl uyarıyor bilmiyorum, ama belli ki AK Parti içerisinde de birileri rahatsız. Biliyorsun, ‘’özel mülkiyetin kutsallığı’’ diye bir şey var. Biz soldan geldiğimiz için, özel mülkiyete izin vermiyorlar diye bize yapılan en büyük eleştiri de oradandır, değil mi? Devlet, bir savcının talimatıyla, özel mülkiyete el koyuyor, ki bu ilk değil.

Kemal Can: Özel mülkiyeti savunmak zorunda bırakan kadere lanet olsun diyorum. 

Ruşen Çakır: Evet, aynen öyle olsun. Ama şöyle bir şey var. Ben Merdan’ı ilkokuldan beri tanırım. Çağlayan’da beraber aynı ilkokuldaydık. 

Kemal Can: Arkadaşımızdır, evet. Senin daha eski arkadaşın. 

Ruşen Çakır: Evet. Sonuçta dar gelirli bir ailenin çocuğu olarak bir yerlere geldi. Anladığım kadarıyla da kanalın mülkiyet hakkı oğlunun üzerineymiş. Şimdi onun bunca yıllık emeğini ‘’Sen casusluk yaptın’’ diyerek elinden alan bir devlet aklı var. Burada başka bir şey var. 

Kemal Can: Bir de, casusluk öyle bir şey değil ki. Velev ki, bilerek ya da bilmeyerek, bir casusla konuştun. Casusla konuşmak casusluk faaliyeti değil ki zaten. Sen de söyledin, MİT Başkanı teşekkür etti. Yani o ayrı bir şey. Ama şöyle bir şey var: Savcılığın yazısında, İmamoğlu’nun ve Necati Özkan’ın da suçlandığı ajanlık faaliyeti hikâyesinin altında şöyle bir cümle var: ‘’Seçimi kazandırmaya çalışmak.’’ Mesela şimdiye kadar hep, ‘’Gazetecilik suç değildir’’ sloganını kullanıyoruz diye konuşuyorduk. Bir sürü meslektaşımız gazetecilik yaptığı için suçlandı. Şimdi siyaset yapmanın da suç olduğunu görüyoruz. Daha önce duymuştuk, ‘’iktidarı düşürmeye çalışmak’’ diye bir suç var. Bu, siyaset yapma suçu aslında. Veya şimdi ‘’kazanmaya çalışmak’’ diye bir suç var. 

Ruşen Çakır: Zaten Necati de en son yaptığı açıklamada öyle diyor. O cümlesi çok çarpıcı: “Seçimi kazanmak suç değildir. Mesleğini tutkuyla yapmak günah değildir” diye bitirmiş. Necati’yi yıllardır tanırım, arkadaşım ve işini iyi yaptı. Ekrem İmamoğlu’nun, Beylikdüzü’nde, ardından İstanbul’da, İstanbul’da iki kere ve sonra bir daha kazanmasında çok emeği oldu ve o nedenle de cezalandırılıyor. Bu arada, bir izleyicimiz ısrarla, Remzi Sanver’e ne olduğunu soruyor. Remzi Sanver’i biliyorsun, Türkiye’deki Hür Masonlar Locası’nın Büyük Üstadı. Ben kendisini tanıyorum, çünkü Galatasaray Liseli ve kulüpte de üstte görevler yapmış birisi. Benden yaşça küçüktür. Onun olayı da senin şu meşhur Can Holding meselesi. Tekrar sana geliyoruz orada. Daha doğrusu, Sanver’in bir dönem Bilgi Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapması. 

Kemal Can: Galiba Can Holding döneminde rektör değildi, ama emin değilim ondan. 

Ruşen Çakır: O zaman niçin aldılar? Ben hep üniversitenin rektörü olduğu için diye akıl yürütüyorum. Orada tabii şöyle bir husus var: Her şey bir yana, suçlamalar nedir, şudur, budur bilmiyorum, ama bu kadar deneyimli bir ismin, tutuklamalara yol açacak süreçlere katılacak birisi olduğuna inanmıyorum. Tabii bu, mahkemenin işi diyelim ve bir kenara koyalım. Ama bir diğer yön var ki bunu da konuşmakta yarar var. Sonuçta, Türkiye’deki ve dünya çapındaki mason camiasında çok etkili bir ismi tutuklamak, herhâlde siyasi bir karar gerektiriyor. ‘’Türkiye’de hukuk her şeyin önündedir, üstündedir’’ de, Rahip Brunson hikâyesini hatırla ya da Deniz Yücel hikâyesini hatırla. Başka örnekler de var. Yani oralarda işin rengi değişebiliyordu. Neyse onu da düşelim. Kemal, CHP’yi konuşamıyoruz. Bir saattir neredeyse yayındayız. 

Kemal Can: Çok konuştuk zaten. 

Ruşen Çakır: Evet. Ben bugün yaptığım yayında da söyledim. Kurultay davasında erteleme bekliyordum birçokları gibi. Ertelenecek, sonra da kasım ayı sonunda kurultay olacak. O zaman da, “Kurultay da oldu. Artık bu tartışmanın bir anlamı kalmadı” diyecekler. Ama net bir şekilde iptal ettiler. Orada, Lütfü Savaş konusunda, “Söyledikleri de tamamen husumetten kaynaklı” deyip onu reddettiler. Ötekisini de reddettiler. Ankara’daki muhabir arkadaşımız Özgecan Özgenç, CHP’nin avukatıyla konuşmuş ve “Gürsel Tekin ne olacak?” diye sormuş. Gürsel Tekin yerli ve milli kayyumumuz oldu, hepimiz kara kara onun başına ne geleceğini düşünüyoruz. Kılıçdaroğlu’nun artık hiçbir iddiası kalmadı. İktidara yakın birtakım isimler, ‘’’Yeni parti geliyor’’ diyorlar. Yeni parti gelirse o partiden ne çıkar? Yani ne iddia edecek o parti? Bunlar, ‘Kurultayı Usulsüzlükle Kazandılar Partisi’ mi olacak? 

Kemal Can: CHP tarihinde sonsuz sayıda bu tür kopmalar var. En meşhurlarından ve en eskilerinden birisi, Metin Feyzioğlu’nun üvey büyükbabası Turhan Feyzioğlu’nun kurduğu Cumhuriyetçi Güven Partisi’dir. Ama CHP içerisindeki bu kopmacı kanat, hatta ‘’özcü’’ olduğu iddiasındaki kopmacı kanat çeşitli denemeler yapmış, her seferinde de hüsrana uğramıştır, CHP’ye çok zarar vermemiştir. O yüzden, ben ortada daha benzer bir konjonktürün olmadığı kanaatindeyim. Ama bu mutlak butlan meselesinin konu edildiği dava ile ilgili şunu düşünüyorum: Daha önce de birkaç kez seninle zaten konuştuk bunu. Ben bu davalarda Özgür Özel’in tarif ettiği, “Sonuç değil, süreç davası” tanımını doğru bulanlardanım. Çünkü bu, yaratılacak sonuç açısından açılmış değil, ürettiği süreçte sağlayacağı imkânlar açısından kullanılan bir davaydı. İstanbul İl Başkanlığı’na Gürsel Tekin’in kayyum olarak atanması da aslında bu konuda nasıl devam edileceği ile ilgili bir test çalışmasıydı. O testten iyi sonuç çıkmadı. Bence şu anda yapılan şey, bu sürecin artık çok işe yaramadığı kanaatine varıldığı için tamamlanmasıyla ilgili diye düşünüyorum. Yani, ‘’CHP çok sıkı direndi. Hukukçular çok iyi savunma hamleleri yaptılar. Bu yüzden de iktidar geri bastı’’ değerlendirmesini çok gerçekçi bulmuyorum. İktidar nasıl başladıysa öyle de bitirdi. Yani siyasi bir kararla başladı. Bu sürecin bir fayda sağlayacağını, CHP’nin içini karıştıracağını düşündü. Karıştırabildiği kadar karıştırdı. Bir süre de meşgul etti. CHP Genel Merkezi değil, ama CHP medyasının yorumcularının önemli bir kısmı bu konuyla çok ilgilendiler, köpürtülmesine çok katkıda bulundular. Ne işe yaradıysa yaradı. Artık işe yaramaz hâle geldiğinde de devreden çıkartıldı. 

Biraz önce konuştuğumuz casusluk davası vesilesiyle, İmamoğlu hadisesinin her hâl ve şart altında gevşetilmeyeceği, yani İmamoğlu’nu dışarıya çıkartmak gibi bir hedefin CHP için gerçekçi olmayacağı görüntüsü yaratarak, Kılıçdaroğlu-Özgür Özel hattında üretilecek gerilim yerine, şimdi bir İmamoğlu-Özel meselesi ikame edilecek olabilir. Çünkü CHP Kurultay davasının bitmesi ve peşinden casusluk hikâyesinin çıkmasıyla birlikte, iktidara yakın kanallarda birdenbire, ‘’CHP artık İmamoğlu’ndan vazgeçmek zorunda’’ tarzı kampanyatif bir yorum trafiği başladı. Bunun çok rastlantısal olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla, Özgür Özel’in söylediği, “Sonuç değil, süreç için” meselesinde, yeni bir süreç ihtiyacı ve oraya odaklanmanın daha hayırlı olacağı düşünüldüğü için, bu verimsiz şey şimdilik kaldırıldı, çünkü bir işe yaramıyordu. Buradan da varılacak bir yer yoktu. Ben başlangıçtan itibaren, iddia edildiği gibi, Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına getirilmesi hedefini koymuş bir dava yolculuğu olduğu kanaatinde değilim. 

Ruşen Çakır: Kemal, keşke bunu kendisine de söyleseydin de, boşuna o kadar beklemeseydi. 

Kemal Can: Aslında bu davanın bir sonucu da şu oldu: İktidarın operasyonlarında rol alabilecek kişilerin hepsi, iktidara güvenmelerinin hiç de hayırlı olmadığını herhâlde anlamışlardır. 

Ruşen Çakır: Bu da onlara ders olsun diyorsun. Ben bu sabahki yayınımda şöyle bir şey söyledim, onu tekrar söylemek istiyorum: Kılıçdaroğlu kazara kalkıp, ‘’Arkadaşlar, mahkeme beni atasa bile, ben bu işte yokum’’ demiş olsaydı, şimdi, en azından insanlar onun aleyhine bir şey konuşmayacaklardı. Ama o son âna kadar bekledi, değil mi? Yani hazırdı. Ve Kılıçdaroğlu en son, Manisa Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek’in ölümünden sonra, onunla ilgili çirkin paylaşımlar yapan Akit gazetesinin Haber Müdürünü kabul etmiş, onu gördüm. Yani şimdi ne işi var? Bunlarla ne konuşuyor? Kimler onun propagandasını yapıyor? Bu dediğimi tekrar söyleyeceğim: Allah hiç kimseye böyle bir jübile nasip etmesin. 

Kemal Can: Evet. Şimdi bunu yaşayarak öğrenmek, pahalı bir öğrenme biçimi. Oysa biraz daha geriye baksalar, insanlar pek çok şeyi görebilirler. İktidarın bu tür siyasi operasyonlarında rol almış isimlere, geriye doğru bakalım. Biraz önce adı geçti; Metin Feyzioğlu’na bakalım. Sinan Oğan’a bakalım. Hatta Akşener’e bakalım. Şimdi CHP’de hamle edenlere bakalım. Bu hamlelerden sonra hepsinin, kendilerini patlatarak siyasi geleceklerini nasıl bitirdiklerini de gördük sanıyorum. 

Ruşen Çakır: Evet, Kemal, bayağı bir gevezelik ettik. Hafta sonu yayın yaptık. Senin orada hava kararmaya başladı zaten. 

Kemal Can: Evet, 1 saattir konuşuyoruz. 

Ruşen Çakır: Ben de yıllar sonra memlekete gittim ve memlekette bir yandan insanlarla, kuzenlerle sohbet ederken, diğer yandan da cep telefonundan haber trafiğine hâkim olmaya çalıştım. Orada da insanlar en çok hep bunları soruyorlar. CHP’nin çok bariz bir güçlenişine tanık oldum memlekette. Bizim orası zaten CHP’lidir, ama biraz sessizdir. Daha çok, sosyalist sol dikkat çeker. Şimdi CHP’lilerde de bayağı bir hareketlilik gördüm. Çok merak ediyorlar. Ekrem İmamoğlu’nun durumunu çok merak eden var. Bana, “Ekrem İmamoğlu çıkar mı?” diye soruyorlar. Ben de bu konuda artık konuşmayacağımı söylüyorum. Bakalım yarınki ifade alma olayı nasıl olacak? 

Kemal Can: İktidar kamuoyunu ikna etmeye çalışmıyor belki, ama sürekli seni ikna etmeye çalışıyor sürekli. 

Ruşen Çakır: Evet. Kemal, çok sağ ol. İzleyicilerimize de çok teşekkür edelim. Hafta sonu yaptığımız ‘Haftaya Bakış’ı burada noktalıyoruz. Hepinize çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Kemal Can: İyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.