Geçtiğimiz hafta, Türkiye’de süregelen adalet mücadelesinin tam kalbine dokunan dikkate değer bir sahne yaşandığını söylemek hiç de abartı sayılmaz. Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, konuşması sırasında duygusallaşıp gözyaşlarına hakim olamadı. Yetişkin bir insanın, derin bir yas ya da aşırı bir sevinç hali dışında ağladığını görmek çarpıcı bir manzara. Ancak Özkaya için bu durum, anlık bir hakimiyet kaybından çok daha fazlasını ifade ediyor; bu, bir bakıma yargıyı saran derin krizin güçlü bir sembolü ve bir bakıma kamusal ikrarıydı.
Özkaya’nın ıstırabının kaynağı ne yazık ki alışılmadık değil. Ülkenin en yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesi’nin kararları, alt mahkemeler tarafından giderek artan bir şekilde yok sayılıyor. Hukukun üstünlüğüne yönelik bu bariz saygısızlık, sayısız insanı adaletsizliğin ağırlığı altında eziyor. Özkaya’nın o duygusal konuşmasından hemen önce, örneğin, bir alt mahkeme yine Anayasa Mahkemesi’nin kararını hiçe sayıp bu sistemsel çöküşün sembolü haline gelen Tayfun Kahraman davasında yeniden yargılama talebini reddetmişti.
Özkaya’nın boğazı düğümlenerek sarf ettiği, “Hazreti Allah bizi kimsenin hakkıyla huzuruna seslemesin” sözleri, omuzlarındaki yükün yalın bir ifadesiydi. Belki de, üzerindeki o yoğun baskıya karşı feryat ediyor ya da belki de adalet reddedildiğinde ortaya çıkan ihmal ve icraat günahları nedeniyle ilahi bir hesaptan korktuğunu ima ediyordu. Adaletin temellerinin çöktüğü bir sistemin ahlaki ağırlığı altında eziliyor ve haksızlığa uğrayanların çektiği acılardan dolayı, bu dünyada olmasa bile öteki dünyada sorumlu tutulmaktan korkuyordu.
Özkaya’nın bu sitemindeki dini çerçeve özellikle dikkat çekici. Türkiye son yirmi yılda önemli toplumsal değişimler geçirdi ve birçok üst düzey yetkilinin, sıklıkla iktidar partisinin ideolojisiyle örtüşen muhafazakar bir gelenekten geldiği artık herkesin malumu. Özkaya’nın duygusal tepkisi bu pencereden görülebilse de, mahkemelerin yerleşik süreçlere uymaması ve Tayfun Kahraman gibi isimlerin uğradığı haksızlıklar üzerinden ince bir kişisel günah imasında bulunması öne çıkıyor. Vicdanının mevcut durumdan rahatsız olduğunu ve temsil ettiği dünyevi sistemin başarısızlıkları nedeniyle daha yüksek bir otoritenin karşısına çıkmaktan korktuğunu hissettiriyordu.
Sokaklar ve kolektif vicdan
Ancak bu dini alt metin sadece yargı – iktidar – koridorlarıyla sınırlı değil. Aynı hafta içinde, yine dini referansları içeren fakat tamamen farklı bir politik bağlamda başka bir sahneye daha tanık olduk: Sultanbeyli’deki muhalefet mitingi. Binlerce insan, özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere muhalefet figürlerine yönelen adaletsizliklere karşı protesto için bir araya geldi. Miting bu kez dini bir ritüelle başladı — sınır hattında meydana gelen uçak kazasında hayatını kaybeden askerler için edilen dualarla. Bu, bir bakıma dindar-seküler ikiliğini kat eden bir jest.
İki sahne de dine temas ediyor; ancak niyetleri, bağlamları ve politik işlevleri tamamen farklı. Bu sahneler sadece dikkat değil, aynı anda anlamlandırma da gerektiriyor — hangi jestin uygun olup olmadığına dair yüzeysel bir tartıdan ziyade, bugünün Türkiye’sinde bu dini ifadelerin politik yaşam hakkında ne söylediğini kavramak söz konusu olan.
Kalpsiz dünyanın kalbi
Böylesi bir çaba için, belki de Karl Marx’ın çoğu zaman yanlış anlaşılan bir sözü hatırlamalı. Marx’ın “din halkın afyonudur” sözünü neredeyse duymayan yok; bu ifade genellikle dinin, ezilenlerin devrimci potansiyelini körelten, onlara teselli sunarak isteklerini öteki dünyaya erteleten ve toplumsal kontrol aracı olarak kullanılan bir ideoloji olduğu şeklinde yorumlanır – belli oranda haklı bir şekilde. Bu, insanları içinde yaşadıkları dünyayı değiştirmeye yönelik ortak çıkarlarını fark etmekten alıkoyan ve dini inanç yoluyla pasif bir kabullenmeye teşvik eden bir itaat kültürünü çağrıştırır.
Ancak Marx, fazlasıyla alıntılanan bu ifadeden önce oldukça çarpıcı başka bir şey daha söyler: “Din, kalpsiz bir dünyanın kalbidir.” Kanımca bu son ifade, tanık olduğumuz sahnelere başka bir ışık tutar. Marx, dünyanın temelinde “kalpsiz” olduğunu kabul eder ve dinin, çok kritik bir anlamda, bu dünyanın “kalbi” işlevini gördüğünü öne sürer gibidir. Oldukça önemli bir ayrım bu.
Peki, Marx’ın dinin “kalpsiz bir dünyanın kalbi” olduğu fikri ile günümüz Türkiye’sinde inancın bu iki zıt tezahürü arasındaki ilişki nasıl anlaşılmalı?
Kalpsiz dünya: Hayatta kalma ve araçsallık
Öncelikle, Marx’ın söylediklerinin ötesine geçme sorumluluğunu üstlenerek “kalpsiz dünya” meselesine bakmak isterim. Bu, salt hayatta kalma güdüsüyle hareket edilen, varoluşun amansızca sürdürüldüğü ve insanın yaşamaya devam etmek için belirli görevleri yerine getirmek zorunda olduğu bir dünya. Söz konusu mekan, insan ve doğa arasında sürekli bir müzakerenin olduğu, adil olsun ya da olmasın bir dizi kural tarafından yönetilen, araçsal bir mübadele alanı. Kalpsiz dünyada, doğuştan gelen bir “birliktelik” duygusu ya da toplumsal bağlara atfedilen içsel bir değer bulunmaz. Burası, bireysel hayatta kalmanın her şeyden üstün olduğu, odak noktasının sadece “idare etmek” ve “günü kurtarmak” olduğu işlemsel bir mekandır.
Bu kalpsiz varoluş, kişinin kendi hayatta kalması güvence altına alındığı sürece adaletsizliğe karşı bir tür körlüğü besler. Odak noktası bir nevi, sistemin doğasındaki adaletsizliği sorgulamak ya da buna meydan okumak değil, sadece mevcut yapıların içinde gezinmek, öngörülen rolleri yerine getirmek ve koşullara katlanmaktır. Bu, hayatta kalma baskısının çok büyük olması nedeniyle, bireylerin kendi acil ihtiyaçlarını daha geniş ahlaki kaygıların önünde tutmak zorunda hissedebilecekleri bir dünya.
Sadakat, birliktelik ve inanç
Fakat Sultanbeyli’deki ana muhalefet mitingindeki manzara farklı. İnsanlar bireysel hayatta kalma mücadelesi için değil, adaletsizliği protesto etmek için bir araya geliyor. Sadece bir görevi yerine getirmiyor, salt araçsallığı aşan ortak bir amaç, farklı bir eksen yaratıyor. Bu, bireysel kazanç, ikbal ya da statü elde etmenin, salt hayatta kalmanın ötesini işaret ediyor.
Muhalefet, bir araya gelip dayanışma bağları kurarak ve kolektif bir sadakat sergileyerek, inancı büyüterek aslında bu kalpsiz dünyaya bir “kalp” sağlıyor. Adaletsizliğe karşı mücadelelerinde bir birliktelik yaratıyor, bağlar kuruyor ve ortak bir amaç duygusu tesis ediyor. Sadakat, ortak bir davaya olan bu inanç, “kalpsiz dünyanın” soğuk ve işlemsel doğasını dönüştürür. Bir araya gelenler sadece dış baskılara tepki vermiyor; kendi gerçekliklerini aktif olarak şekillendiriyor, ona anlam ve kolektif irade katıyor.
Muhalefete karşı yürütülen siyasi ve hukuki “savaş” altında, bu kolektif dayanışma ve inanç eylemi daha da anlamlı hale geliyor. Bu, kalpsiz dünyanın yalnızlaştırıcı güçlerine boyun eğmeyi reddetmektir. Mesele, sistemsel adaletsizlik karşısında bile bireysel hayatta kalmaktan daha üstün değerlerin – sadakat, hakikat ve toplumsal birliktelik gibi değerlerin – var olduğunun beyanıdır. Bu kolektif eylem, bu ortak adanmışlık, aksi takdirde “kalpsiz” kalacak olan siyasi manzarayı canlandıran ve içinde dolaşan “kan” haline gelir.
İnancın yeni sahipleri
Bu odaktan bakıldığında, geleneksel “inanç” anlayışımızı yeniden gözden geçirmeliyiz belki de. Eğer dünya, Marx’ın öne sürdüğü gibi kalpsizse ve bağlar kurmak, birlikteliği beslemek ve adaletsizliğe karşı sadakat göstermek onun “kalbi” ise, o zaman inancı gerçekten kim temsil ediyor?
İktidar partisi ve destekçilerinin, muhafazakar bir geleneğin içinden konuştukları, söylemlerinde sürekli olarak İslami pratiklere atıfta bulundukları bir vakıa. Ancak, eğer eylemleri – veya nüfuz alanlarındaki kişilerin tasarrufları – adaletin çökertilmesine hizmet ediyorsa; en yüksek mahkemenin kararlarının yok sayıldığı, bireylerin çaresizce acı çektiği bir sistemin sürdürülmesine katkıda bulunuyorsa, o vakit bunlar adilliğin ve etik davranışın temel ilkelerine bağlı kalmak anlamında gerçekten “inananlar” mıdır? Eğer inançları sistemsel adaletsizlikleri meşrulaştırmak veya görmezden gelmek için kullanılıyorsa, o zaman “inançları” araçsal görünmemekte midir? Buradaki dindarlık, belli yasaların, buyrukların gölgesi altında güç ve hayatta kalma üzerine kurulu kalpsiz dünyada bir amaca giden bir araç değil midir en basitinden?
Buna karşılık, Sultanbeyli’de toplanan, adaletsizliği protesto etmek için sokaklara dökülen, ortak mücadelelerinde sadakat ve birliktelik bağları kuran insanlar; asıl “inananlar” onlar olarak kabul edilemez mi? Onların eylemleri salt hayatta kalmanın ötesine geçmemekte, adalet ve insan onuru ilkelerine duyulan daha derin bir bağlılıkla hareket etmemekte midir? Onlar, katı bir dogmaya değil, dayanışmanın gücüne ve daha adil bir dünya arayışına duyulan kolektif inancı sergileyerek siyasi alana aktif bir şekilde “kalp” katanlar değiller midir?
Toplumsal inancın yeni rotası
Bugün Türkiye’de kamu hayatı inanç, iman, dini gelenek referanslarıyla dolup taşıyor. İktidar ve destekçileri kendilerini muhafazakar İslami değerlerin koruyucuları olarak sunuyor. Fakat keyfi gücü normalleştiren, hukuk ilkelerini hiçe sayan, dini sembolleri politik/kişisel çıkar için araçsallaştıran iktidar, kelimenin mecazi anlamıyla bir tür “politik ateizme” daha yakın gibi duruyor. Yani Tanrı’yı inkar ettikleri için değil, herhangi bir ilkeye, değere, bağlayıcı normlara inanmadıkları, “kalpten” yoksun oldukları için.
Ve belki de muhalefet, sokaklara çıkan insanlar, dayanışma kuranlar — belki de gerçek inanç sahipleri onlar. Teolojik bir inançtan ziyade (belki de/ya da onunla iç içe geçen) ahlaki bir inanç: adalete, birbirlerine, birlikte olmanın anlamına duyulan bir inanç.
Kalpsiz dünyanın müminleri
Nihayetinde, karşımızdaki bu ters yüz olmuş hakikat, bizi Marx’ın o meşhur tanımına geri götürüyor. Eğer içinde yaşadığımız düzen, adaletin rafa kalktığı ve hayatta kalmanın, kişisel ikbalin tek gaye olduğu o “kalpsiz dünya” ise; bu dünyaya ruhunu geri verenler, iktidarın/yargının soğuk koridorları değil, meydanlardaki o sıcak dayanışmadır.
Bu noktada şekil ile öz arasında bir ayrıma gitmek kaçınılmaz. Kimin kültürel bir etiket olarak “Müslüman” kaldığını bilmenin bir yolu olmayabilir; ancak kimin adalete, insana ve hakikate duyduğu sadakatle “Mümin” — yani güvenilen ve inanan — vasfını üstlendiği ortada. Gerçek inanç, ona sahip olduğunu iddia edenlerin söylemlerinde değil, onu kalpsiz bir dünyanın orta yerinde yaşatmaya cesaret edenlerin eylemlerinde atmakta.














