Ruşen Çakır “Devlet Bahçeli Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilebilir mi?” başlıklı yayında, Prof. Mehmet Gürses’in tartışma yaratan “Devlet Bahçeli Nobel Barış Ödülü’ne aday olabilir” sözünü gündeme taşıdı ve çözüm sürecindeki son gelişmeleri analiz etti.
Ruşen Çakır, çözüm süreci başladığından beri Prof. Mehmet Gürses ile düzenli olarak yayın yapıyor. Gürses 25 Kasım’da Ruşen Çakır’a konuk oldu ve “Bu sürecin olumlu sonuçlanması durumunda ben Devlet Bey’e Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmesini öneriyorum” dedi.
“Bahçeli geri adım atmadı”
Ruşen Çakır da “Devlet Bahçeli Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilebilir mi?” başlıklı yayınında Mehmet Gürses’in görüşünü analiz etti.
Ruşen Çakır, Gürses’in görüşünü çok önemsediğini söyledi, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çözüm sürecinde önemli bir görevi üstlendiğini hatırlattı, “Bu süreçte bazılarına göre Bahçeli ya oyun oynadı ya da kandırdı. Bahçeli’nin söylediklerini samimi bulmayanların oranı çok yüksek. Hatta kendi partisinden insanların da bu açıklamaları taktik olarak gördüğünü biliyorum. Ama Bahçeli geri adım atmadı. Hatta sürekli çıtayı yükseltti” dedi.

Çakır, Devlet Bahçeli’yi uzun bir süredir gazeteci olarak takip etmeye çalıştığını belirterek, “Kendisi pek röportaj vermez ama sohbet edebilirsiniz, konuşabilirsiniz. Bu anlamda birbirimizi az buçuk tanıdığımızı düşünüyorum. Şunu itiraf edeyim: Ekim 2024’ten bu yana Devlet Bahçeli beni şaşırtıyor ve ben de bu çıkışın bir yerde durmasını bekliyordum. ‘Bir yerde arıza olacak, bu kadarı da çok fazla’ gibi düşündüm ama böyle olmadı. Erdoğan birtakım şeyleri her ne kadar geciktirse de Bahçeli hep bir şekilde telaffuz etti. Örneğin komisyonun kurulmasını, İmralı’ya gidişi, kayyumları, Selahattin Demirtaş’ın tahliyesini… Hepsinde ısrar etti” diye konuştu.
“Sürecin sonunda barış çıkarsa Bahçeli aday gösterilebilir”
Çakır şöyle devam etti:
“Eğer bu sürecin sonunda bir barış çıkacak olursa, Prof. Gürses’in dediği gibi, Devlet Bahçeli pekâlâ Nobel Barış Ödülü’ne aday olabilir. Tabi şunu biliyorum: ‘Buradan barış çıkmaz, hiçbir şey çıkmaz’ diyen çok kişi var. Olmaya da devam edecek ama ‘olmaz’ denen birçok şey oldu. Öcalan örgütün feshini istedi, örgüt kendini feshetti. Komisyon istedi, komisyon kuruldu. Komisyonun bir heyetinin İmralı’ya gitmesi söylendi, o da oldu. Şimdi eve dönüş yasası vs. gibi birtakım düzenlemeler bekleniyor. Muhtemelen onlar da olacak ve gidişat şu anlamda baktığımızda, pozitif gözüküyor.”
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Çözüm süreci başladığından bu yana Amerika Birleşik Devletleri’nde Orta Florida Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Profesör Mehmet Gürses’le düzenli olarak yayın yapıyoruz. Dün sekizincisini yaptık. Umarım izlemişsinizdir. İzlemediyseniz muhakkak izleyin derim. Profesör Gürses çatışma çözümü konusunda uzman bir isim. Dünyadaki örnekleri çok iyi bilen bir isim. Ama ek olarak da Kürt sorununu bütün boyutlarıyla, bölgesel, Türkiye ve küresel boyutlarıyla ve Kürt hareketlerini çok çok iyi bilen ve serinkanlı bir şekilde değerlendirebilen bir isim. Şu ana kadar yaptığımız tüm yayınlar çok verimli oldu, çok öğretici oldu. Bunu sizlerden gelen tepkilerden de biliyorum. Belirtmek gerekir mi bilmiyorum ama gerekebilir, kendisi de Kürt, Diyarbakırlı. Mehmet Gürses’le yaptığımız yayınların 7’sini, kendisi Florida’da, oradan Zoom üzerinden yaptık. Bir tanesinde, 21 Mayıs’ta İstanbul’a gelmişti, stüdyoda yaptık ve stüdyodaki yayının sonunda ettiği bir cümle, bir cümle evet, bayağı bir ilgi gördü. Kimileri beğendi ama çok da kızanlar oldu. Bir onu dinleyelim.
Mehmet Gürses: Bu sürecin olumlu sonuçlanması durumunda ben Devlet Bey’in Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmesini öneriyorum.
Evet, Nobel Barış Ödülü’ne adaylık… Ve dün yayında yine söz döndü dolaştı tabii ki Devlet Bahçeli’ye geldi ve Mehmet Gürses daha önceki yayında söylediğini bir kez daha tekrarlamak istediğini söyledi. Bu biraz daha uzun. Bir de bunu izleyelim.
Mehmet Gürses: Ben sizin programınızda daha önce de söylemişim. Bu sürecin başarıyla sonuçlanması durumunda ben Devlet Bahçeli’ye Nobel Barış Ödülü verilmesi gerektiğini tekrarlamak istiyorum. Çünkü sergilediği tavır ve duruş çok önemli bir duruş.
Evet, ben de hatta kendisine dedim ki, “Geçen sefer linç yemiştik, şimdi de yiyebiliriz,” demiştim ama bu söylediğini çok önemsiyorum. Çünkü başından itibaren Devlet Bahçeli’nin bu konudaki çıkışları, yani geçen yıl ekim ayı başında DEM Partilere uzattığı el, daha sonra “Öcalan gelsin DEM Parti grubunda konuşsun,” çıkışı ve sonra adım adım gelişti biliyorsunuz. En son ne dedi? “Kimse gitmezse ben giderim İmralı’ya” dedi ve daha sonra da dün de dedi ki, “Gerekirse idam sehpasına da giderim bu uğurda,” dedi ve bazılarına göre bu bir oyun, kandırıyor ya da başka bir şey. Erdoğan’la danışıklı dövüş. Çünkü Devlet Bahçeli’nin hem kendisinin ve hareketinin, partisinin ideolojik geçmişi, yapıp ettikleri, demokrasiyle kurduğu ya da kurmadığı ilişki ve böylesine önemli bir konuda, yani PKK konusu, aynı zamanda Kürt sorunu çözümü konusunda Devlet Bahçeli’nin bu söylediklerini samimi bulmayanların sayısı çok yüksek. Hatta şöyle de söyleyebiliriz: Kendi partisinden insanlardan da bunları bir taktik icabı görenler olduğunu biliyorum. Ama şunu da biliyorum ki geçen bütün bu süre içerisinde Devlet Bahçeli geri adım atmadı. Hatta sürekli olarak çıtayı yukarıya çekti. Geçen bir yayına şöyle bir başlık vermiştim: ‘‘Ağzımız açık, Devlet Bahçeli’yi izliyoruz.’’ Bu, en son ‘‘Kimse gitmezse ben giderim İmralı’ya,’’ demesinden.
Devlet Bahçeli gibi bir siyasetçi bunu neden yapar? Hatırlayın, daha önce Erzurum’da mitingde ip atmıştı, urgan. Erdoğan’a demişti ki, ‘‘Asın Öcalan’ı’’ demişti Devlet Bahçeli. Ama şimdi aynı Devlet Bahçeli, ‘‘kurucu önder’’ dediği, baş muhatap olarak tanımladığı ve açıkça sahip çıktığı, meşrulaştırdığı Öcalan konusunda, bu sürece, bu süreçte kendisine yönelik eleştiriler ve üstü kapalı ya da açık tehditler karşısında aynı idam sehpasının kendisi için pekâlâ olabileceğini söylüyor. Yani Öcalan’ı asmaktan, gerekirse asılmaya, Öcalan’ı meşrulaştırma yolunda gerekirse asılmaya kadar gelen bir şey. Hâlâ eminim birçok kişi bunda bir bit yeniği arıyordur. Ben Devlet Bahçeli’yi uzun süredir bir gazeteci olarak takip etmeye çalışan, kendisiyle değişik seferlerde konuşmuş birisiyim. Pek röportaj vermez Devlet Bahçeli ama sohbet edebilirsiniz, konuşabilirsiniz ve bu anlamda birbirimizi az buçuk tanıdığımızı düşünüyorum. Şunu itiraf edeyim: Geçen ekim ayından bu yana Devlet Bahçeli beni de çok şaşırtıyor ve ben de bu çıkışın bir yerde durmasını bekliyordum. Bir yerde bir arıza olacak, bir şey olacak, bu kadarı da çok fazla, dedim ama olmadı ve Bahçeli her ne kadar Erdoğan birtakım şeyleri geciktirse de, mesela komisyonu, mesela İmralı’ya gidişi ve şimdi de kayyumların iadesini, Selahattin Demirtaş’ın tahliyesini, bunların hepsini bir şekilde Devlet Bahçeli telaffuz etti, ısrar etti. Hemen olmasa bile belli bir süre sonra bunlar gerçekleşti.
Unutmayın, komisyon önerisi, Meclis komisyonu önerisi esas olarak Öcalan’ındı. Hatta bir görüşme sırasında Öcalan komisyonun bir türlü kurulamamasından şikayet edip orada Bahçeli’ye bir mektup yazıyor ve oradaki devlet görevlisi, herhalde MİT’tendir, o kişiye veriyor ve Bahçeli’ye bunu iletiyor. Yani bu kadar birbirleriyle, nasıl söyleyeyim, paslaşan iki isim var. İki uç. İki uç. ‘‘Türkiye’nin en ucunda iki siyasetçi ya da iki insan söyleyin’’ dense Öcalan ve Bahçeli’yi söyleseniz hiç kimse size ‘‘Olur mu canım?’’ demezdi. Ama şimdi birbirlerini sanki en iyi anlayan iki kişi haline döndüler ve bu sürecin baş aktörleri oldular. Öcalan mesela bir görüşmede ne dedi? “Atatürk’ten sonra gelen en büyük devlet adamı Devlet Bahçeli,” dedi. Bunu açıkçası biz ilk haberleştirdik. Bunu da biliyorsunuz. Şimdi Öcalan’ın ne dediğini bir yerden sonra bir kenara koyalım. Öcalan olumladı diye Devlet Bahçeli’yi olumlamak kimilerine doğru gelmeyebilir. Haklı da olabilirler. Ama şöyle bir şey var: Türkiye’de yıllardır süren bir çatışma var ve bu çatışmayı sonlandırmada, bu çatışmanın sürmesini sürekli savunmuş, bunun üzerine siyaset inşa etmiş bir partinin bir lideri başrolü oynuyor. Gerçekten çok çarpıcı ve bu anlamda baktığımız zaman eğer bu sürecin sonunda bir barış çıkacak olursa, Profesör Gürses’in dediği gibi Devlet Bahçeli pekâlâ Nobel Barış Ödülü’ne aday olabilir.
Tabii şunu biliyorum: “Buradan barış çıkmaz, buradan hiçbir şey çıkmaz,” diyen çok kişi var, olmaya da devam edecek ama olmaz denen birçok şey oldu şu ana kadar. Öcalan örgütün feshini istedi, örgüt kendini feshetti. Komisyon istedi, komisyon kuruldu. Komisyonun bir heyetinin İmralı’ya gitmesi söylendi, o da oldu. Şimdi eve dönüş yasası vesaire gibi birtakım düzenlemeler bekleniyor. Muhtemelen onlar da olacak ve gidişat şu anlamda baktığımızda pozitif gözüküyor. Tabii bunu inanmayanlar var. Yani şöyle söyleyeyim; bir inanmak istemeyenler var, bir de inanamayanlar var. Ama eğer buradan gerçekten bir barış çıkarsa, ki canı gönülden bunu temenni ediyorum ama bunun çok zor olduğunu biliyorum. Fakat şu ana kadar Devlet Bahçeli’nin ve Öcalan’ın aldıkları tutumlar, yaptıkları açıklamalar, attıkları adımlar bunun mümkün olduğunu bize gösterdi. Eğer hakikaten buradan barış çıkarsa o zaman “Neden olmasın?” demek pekâlâ mümkün. Tabii burada her yayında soruyorum size de: ‘‘Bahçeli’nin samimi olduğuna inanıyor musunuz?’’ diye sorayım. Zor bir soru olduğunu biliyorum. Kimilerine göre çok basit cevapları var ama ben sanki bu bir yılı aşkın sürede ilk başta “Yok canım, kesinlikle samimi değil,” diyenlerin de görüşlerinin biraz evrildiği kanısındayım ama bakalım siz ne düşünüyorsunuz.
Peki bugünün ithafı… Geçenlerde Alman yönetmen Fassbinder’e ithaf etmiştim. Alman yönetmen Fassbinder’le aynı yıllarda tanıştığım bir başka Alman yönetmen Wim Wenders’e sıra şimdi geldi. Hangisini daha çok seviyorum açıkçası emin değilim. İkisi de birbirine benzeyen ama birbirinden farklı isimler. Aynı yıllarda, 80’li yıllarda özellikle Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü etrafında ikisini de seyrederdik. Wim Wenders deyince benim izlediğim ve beni çok çarpan bir filmi, ki en meşhur filmlerinden değildir, ‘‘Olayların Gidişi’’ diye 1982 yapımı bir filmidir. Beni çok etkilemişti. Çok etkilemişti, çok olağanüstü bir filmdi. Ama Wim Wenders’in esas filmleri, daha popüler olan filmleri, ‘‘Alice Kentlerde’’ diye bir filmi var, 84’te Amerika Birleşik Devletleri’nde çektiği ‘‘Paris, Texas.’’ Orada Harry Dean Stanton ve Nastassia Kinski. Harry Dean Stanton da, nasıl söyleyelim, değeri bilinmemiş bir oyuncudur. Nastassia Kinski ile birlikte oynadığı çok çarpıcı bir filmdi. Tabii daha önce değindiğimiz ‘‘Arzunun Kanatları.’’ Burada da Bruno Ganz, evet, Bruno Ganz üzerinden değinmiştik ve burada yine bir başka isim daha oynuyordu. Peter Falk oynuyordu, bizim Komiser Columbo. İkisine de ayrı ayrı ithafta bulunmuştum. Şimdi de sıra yönetmenine geldi. Bir de yine Bruno Ganz’ın oynadığı 1977 yapımı ‘‘Amerikalı Arkadaş’’ diye bir film var. Orada da Amerikalı olan da Dennis Hopper’dır. O da Amerikan sinemasının ilginç bir ismidir. 80 yaşında bir yönetmen, sürekli deneysel bir şeyler yapan ve en önemli tutkusu ve tutkunun ötesinde yaptığı iş olarak aslında fotoğraf sanatçısı Wim Wenders. Onu da biliyoruz. Bu dünyaya iyi ki gelmiş dediğimiz isimlerden birisi. Wim Wenders’e saygılarımı ve hayranlıklarımı ileterek burada noktayı koyuyorum. Ama sizlerden Medyascope‘a sahip çıkmanızı bir kere daha rica ediyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.






