“Manşet arkası” yazı dizisinin “Yurtdışında Türkiyeli gazeteci olmak” bölümünde gazeteci Aslı Aydıntaşbaş, Batı medyasındaki Türkiye algısından bahsetti. Aydıntaşbaş, Batı’da gazetecilik yapmak ile Türkiye’de gazetecilik yapmak arasındaki farkları, zorlukları, kolaylıkları anlattı.

“Manşet arkası” yazısı dizesinde Emir Berke Yaşar, dünya ve Türkiye’de gazetecilik yapmanın kolaylıklarını, zorluklarını alanında uzman kişilerle konuşuyor.
Yazı dizisinin ilkinde Washington Post, New York Times ve Wall Street Journal gibi gazetelerde yazmış, Brookings Institution’da araştırmacı olarak görev yapmış Aslı Aydıntaşbaş’a Batı medyasındaki Türkiye algısını sorduk.
Aydıntaşbaş’a göre Türkiye, Batı’da “çoktan otoriterleşmiş” bir ülke olarak kodlanıyor, bu durum ülkede yaşanan gelişmelerin uluslararası gündemde giderek görünmezleşmesine yol açıyor.
“Otoriterliğin ölçüsü ne?”
Aydıntaşbaş, Batı medyasının Türkiye’nin dinamiklerini okumak yerine ezber şablonlar ile baktığını söyledi:
Batı medyası Türkiye’ye şablonlarla yaklaşıyor. Bu şablonlar, AK Parti’nin ilk zamanlarında ‘İslamcı ama muhafazakâr’ formülü etrafından kurgulanıyordu. Şimdi ise, ‘artan bir şekilde otoriter’ kalıbı kullanılıyor. Medyada Türkiye’ye yaklaşım, demokrasi-otoriterlik prizması üzerinden şekilleniyor. Türkiye’de otoriterlik ne kadar artsa da medyadaki haberlerde ‘artan bir şekilde otoriter’ ifadesini görürsünüz. Bu formüller etrafında nüanslar kayboluyor. Otoriterliğin ölçüsü ne? Ne kadar arttığında demokrasinin bittiği açıklaması yapılabilir? Bu kolay şablonlar arasında Batı medyasında kaybolan bir başka unsur, Türkiye’deki kavganın ‘Batı yanlısı laik muhalefet’ ile ‘Batı karşıtı İslamcılar’ arasında olmadığıdır. Gerçekte muhalefet de iktidar da Batı’yla ilişkiler konusunda temkinli ve daha bağımsız bir dış politika istiyor.
Aydıntaşbaş, Türkiye’deki otoriterlik gündeminin ABD’de gündem olmadığını, Türkiye’deki otoriter pratikleri artık olağan algılandığını söyledi, “Türkiye’de medyaya ve muhalefete yönelik baskılar, ABD’de artık gündem değil. Türkiye çoktan otoriter bir ülke olarak görülüyor ve 2023’ten bu yana ana akım medyanın insan haklarına ilgisi azaldı.. ‘Nasılsa Türkiye’nin karakteri bu’ deniyor. Batılı muhabirler, artık Türkiye’deki insan hakları ya da medyaya yönelik baskının haber değeri taşımadığını düşünüyor. Bunlar sıradanlaştı” dedi.
İşte Aslı Aydıntaşbaş ile röportajımız:
“Herkes duyduğunu yazıyor”
- Türkiye’deki gazetecilik pratiği ile Batı’daki haber dili arasında en temel fark sizce ne, Türkiye’de gazetecilik yaparken ve Batı’da gazetecilik yaparken meslek icra pratikleriniz nasıl?
İkisi çok farklı. Meslektaşlarımı kızdırmak pahasına açıkça söyleyeyim: Batı’da standartlar daha yüksek. Batı’da bir haber uzunca araştırılmadan, farklı kaynaklarla doğrulanmadan ve çok sayıda alıntı içermeden yayımlanmıyor… Bizde ise standartlar gittikçe düşmüş durumda. Zamanında meslek büyüklerimizden aldığımız bir duyumu muhakkak doğrulatmak gibi bir kaygı yok. Sosyal medya, haberde vur-kaç kültürünü iyice kurumsallaştırdı. Herkes duyduğunu yazıyor. Tek kriter Twitter. Bir de üstüne mevcut siyasi ortam ve kutuplaşmanın gazeteciliğe getirdiği sınırlamalar var. Batılı bir gazeteci, üst düzey bir yetkiliye ya da haber kaynağına zorlayıcı sorular sorabiliyor. Eleştirel yazabiliyor. Bizde ana akım medyada mümkün değil. Muhalif medyanın da karar vericilerle hiçbir ilişkisi yok ve kaynağından gerçek habercilik yapmakta zorlanıyor. Hükümete yakın medya organları, hükümetin canını sıkacak hiçbir şeye dokunmak istemiyor. Muhalif medyada da yetkililere access’i yok; tamamen yorum ve ikinci el haber atlatma üzerinden gidiyor. Birbiriyle kesişmeyen iki ayrı gerçeklik yaratıldı. Bu normal değil ve genç gazeteciler için çok üzülüyorum. Normali hiç yaşamadılar.
- Yurtdışından Türkiye’yi takip etmek size bir özgürlük alanı, soğukkanlılık sağladı mı? Türkiye’deyken ve Batı’dayken neler hissetiniz, yaşadınız?
Evet sağladı. Dışarıdan bakmak, Türkiye’nin aslında dünyanın merkezi olmadığını net görebilmek, dünyanın gidişatında Türkiye’ye biçilen rolü daha net kavrayabilmek, önemli. Burada yaşarken, dünyada karar vericiler Türkiye’ye hangi perspektiften ve ne tür önceliklerle yaklaşıyor bunu daha net görebiliyorsunuz. Bu anlamda Türkiye’deki yorumlardan bambaşka bir resim ortaya çıkıyor.
“Erdoğan karşıtı muhalefete sempati var ama güven yok”
Tabii ben burada Washington DC’de yaşamaktan söz ediyorum. Pekin ya da Moskova’da yaşayanların, bambaşka çıkarımları olabilir. Ama burası tam anlamıyla bir ‘emperyal’ başkent ve ABD’li karar vericilere baktığınızda, Türkiye’ye gelene kadar Tayvan, Ukrayna, dünya ticaret rotaları, yeni sömürgecilik, AI savaşları, Avrupa güvenliği, yeni uluslararası düzen gibi onlarca konunun içinde, ufak bir konu olduğunu da görüyorsunuz. Washington’da bir düşünce kuruluşunda olmak, dünya düzeni yeniden kurgulanırken, bu tiyatroyu birinci sıradan izleyebilmek demek. Kural bazlı uluslararası düzenin çöküşünden hoşnut olmasam da bu tiyatroyu izlemek ve dünyayı anlayabilmek, Türkiye’nin geleceğine yönelik tahminde bulunmak için şart.
- Yabancılara Türkiye’yi tek bir cümleyle anlatmak zorunda kalsanız, bu cümle ne olurdu?
‘O kadar basit değil’ ya da ‘Bu hikâye bitmiş değil.’ Ben, her ne kadar Türkiye’nin nihai resimde kendi coğrafyasında belirleyici ve düzen kurucu bir ülke olacağından şüphe duymasam da, henüz orada olmadığını görüyorum. Bu kutuplaşma ve bu kadar kurumların içinin boşaldığı bir ortamda küresel güç olmak zor. Ama ne yazık ki bu meseleleri doğru dürüst tartışamıyoruz.
- Türkiye’deki muhalefet Batı tarafından nasıl algılanıyor?
Türkiye’de Erdoğan karşıtı muhalefete sempati var ama güven yok. Erdoğan rejiminin kısa vadede kalıcı olacağı varsayımı var ve bu yüzden de Batılılar Erdoğan’la iş tutmak dışında bir alternatifleri olmadığını düşünüyorlar.








