Mehmet Altan ile Türkiye’nin Gidişatı (16): Venezuela, İran, Grönland | Halep’de yaşananların anlamı | Uyuşturucu sorunu 

Türkiye’nin Gidişatı programının bu bölümünde Ruşen Çakır, Mehmet Altan ile küresel siyasette yaşananları, ABD’nin Venezuela hamlesini ile enerji-jeopolitik ilişkisini, Suriye’deki gelişmeleri ve Türkiye’nin iç siyasi tablosunu değerlendirdi. Uyuşturucu sorununu ele alan Altan, resmi raporlara göre uyuşturucu bağımlısı sayısındaki artışa dikkat çekerek, “Bundan daha büyük bir güvenlik sorunu var mı? SDG mi daha büyük tehlike, bu mu?” dedi.

ABD’nin Venezuela hamlesi

Türkiye’nin Gidişatı programının bu bölümünde ABD’nin Venezuela hamlesini değerlendiren Mehmet Altan, Venezuela’da yaşananların yalnızca bir rejim değişikliği olmadığını, küresel siyasette açık zorbalığın meşrulaştırılması anlamına geldiğini söyledi. Altan, bu durumu “küçük zorba–büyük zorba” ilişkisiyle tanımladı.

Maduro yönetiminin kendi halkına uyguladığı baskının, daha büyük bir güç tarafından kolayca ezildiğini vurgulayan Altan, şunları söyledi:

“Ben buna küçük zorba–büyük zorba diyorum. Küçük zorba yenildi. Zorbalık esas olduğu vakit kural kalmaz. Uluslararası hukuk vesaire de ortadan kalkar. İnsanlık tarihinde pek rastlanmamış bir olay bu.”

Bugün yaşanan küresel gerilimin merkezinde enerji kaynaklarının bulunduğunu belirten Altan, ABD’nin Çin karşısında üstünlüğünü korumak için artık maskeyi çıkardığını ifade etti. Altan, ABD’nin Venezuela politikasını bu çerçevede okumak gerektiğini vurguladı:

“Enerji kaynaklarına hâkim olmak, dünya hâkimiyeti demektir. Amerika, Çin ile baş edemeyeceğini görüyor. Çin hızlı koşuyor. Amerika da maskeyi çıkarıp, petrol başta olmak üzere kaynakları Çin’in elinden kesmek istiyor. Venezuela hamlesini böyle okumak lazım.”

Halep'de yaşananların anlamı | Uyuşturucu sorunu (Video)
Halep’de yaşananların anlamı | Uyuşturucu sorunu (Video)

Halep’te yaşananların anlamı

Halep’te yaşanan son gelişmeleri değerlendiren Mehmet Altan, Suriye ve Halep üzerinden yürütülen tartışmaların Türkiye’deki Kürt meselesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi. Kürtlere yönelik kullanılan dilin hâlâ eşit vatandaşlık perspektifinden uzak olduğunu belirten Altan, medya ve siyaset dilindeki çifte standardı eleştirdi.

Altan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Aleviler katledilince ‘cihatçılar saldırdı’ deniyor; Kürtlere yönelik olunca ‘meşru ordunun teröre karşı zaferi’ manşeti atılıyor. Bu, ırk, din ve mezhep üzerinden bakan bir zihniyet. Hukuk üzerinden değil.”

Halep'de yaşananların anlamı | Uyuşturucu sorunu (Video)
Halep’de yaşananların anlamı | Uyuşturucu sorunu (Video)

Uyuşturucu sorunu

Mehmet Altan, Türkiye’deki asıl beka sorunlarından birinin uyuşturucu olduğunu vurguladı. Resmî raporlara göre uyuşturucu bağımlısı sayısındaki artışa dikkat çeken Altan, bu meselenin bilinçli biçimde geri plana itildiğini savundu.

Altan, uyuşturucu kullanım yaşının giderek düştüğünü belirterek şu ifadeleri kullandı:

“2024’te 12 milyon olan uyuşturucu bağımlısı sayısı 2025’te 15 milyona çıktı. Yaş 12’ye düştü. Bundan daha büyük bir güvenlik sorunu var mı? SDG mi daha büyük tehlike, bu mu? Uyuşturucudan kim para kazanıyor? Bu paralar medyaya mı akıyor? Bir ülkede bu kadar büyük bir çürüme varken, biz hâlâ başka ülkeleri yönetmeye kalkıyoruz.”


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. 2026’nın ilk “Türkiye’nin Gidişatı”nda yine Profesör Mehmet Altan’la birlikteyiz. Abi hoş geldin.

Mehmet Altan: Hoş bulduk. 26’nın ilk programı bu, doğru. Haydi bakalım.

Ruşen Çakır: Evet. ‘‘Türkiye’nin Gidişatı’’ ama daha çok dünya konuşacağız.

Mehmet Altan: Ne istersen. Hayırlara vesile olsun.

Ruşen Çakır: Nasıl girdik 2026’ya? Venezuela, Maduro… Ya çok acayip. Dün hatta birden jeton düştü. Maduro’nun adı artık anılmıyor. Yani öyle bir olay yaşandı ki, öyle acayip bir olay yaşandı. Maduro’yu aldı, kendini Venezuela’nın geçici cumhurbaşkanı ilan etti. Venezuela’nın petrollerini alıp sattı vesaire oldu. Şu oldu, bu oldu. Ve biz şimdi diyoruz ki, ‘‘Acaba şimdi Grönland’a mı olacak, İran’a mı olacak? Ne olacak, ne bitecek?’’ Önce bir Venezuela kısmı…

Mehmet Altan: Ne oluyor, ne bitiyor değil mi? Bir anormalliğe bu kadar hızlı uyum sağlama… Ama bence bunun sebebi; ben bunu küçük zorba, büyük zorba olarak niteliyorum. Büyük zorba küçük zorbayı yiyiverdi. Zorbalık esas olduğu vakit kural kalmaz. Maduro kendi halkına çok kötülük etmiş birisi. 8 milyon insan oradan göç etti. Acayip petrole rağmen sefalet var, soygun var. Seçimleri bir şekilde çaldı. Ve bu küçük zorbalığın karşısına bir büyük zorba geldi. Onu askeri kışla içinden aldı götürdü ve belli ki ilk başta ordusu, askerleri, bürokrasisi, devleti, yanındaki arkadaşları bu işi çoktan pişirmişler, kotarmışlar, alıp götürdüler. İnsanlık tarihinde pek rastlanmamış bir olay. Fakat bu zorbalığın geçerli kural olmasından yana olan siyasetçiler yani kendi ülkelerinde zorbalık edenler şimdi büyük bir zorbalık çağının da kurbanları oluyor. Onun için de zorbalık olunca bir taraftan da tabii kural mural kalmıyor. Yani uluslararası hukuk filan vesaire. Ama…

Ruşen Çakır: Ne diyor Trump? “Uluslararası hukuk filan… Benim vicdanım ve değerlerim…”

Mehmet Altan: Ya dehşet. Amerika Birleşik Devletleri’nde hukukun önemli olmadığını, bir adamın kendi ahlakının ve yani anayasa, temel hak ve özgürlükler bilmem ne filan. Fakat ben sana bununla bağlantılı başka bir şey söyleyeyim. Çok şaşırtıcı değil mi? Olağanüstü şaşırtıcı. Peki biz bu programı 1926’da yapsaydık nasıl bir dünya vardı?

Ruşen Çakır: 1926, zor yerden sordun. Yani savaş bitmişti.

Mehmet Altan: Şimdi, Max Planck diye muhteşem bir adam var. Şimdi Türkiye’ye dönüp ‘‘Bu Max ne yapar, ne iş yapar?’’ dediğimizde çok fazla bir laf çıkmayacaktır. 1858’de doğmuş, 1947’de ölmüş bir Alman fizikçi, 1918 I. Dünya Savaşı’nın son yılında fizik Nobel ödülünü alıyor. Neyle? Kuantum kuramını geliştiriyor. Bu o zaman termodinamik yasaları üzerine çalışıyor ve olağanüstü bir şekilde devrimsel anlamda altüst ediyor fiziği. Bugün kuantum kuantum dediğimiz anlayışı, atom altı parçacıklarının hareketlerini aslında ilk ortaya koyan işte bu termodinamik yasalarıyla bunu şekillendiren adam, dünyanın en büyük fizikçilerinden biri. Ama aynı zamanda dedesi ve büyük dedesi ilahiyatçı, babası hukuk profesörü. Şimdi bu kuantum fiziği madde enerjisi üstünden atom altı parçacıkları bulup bugünkü çağımızı çok derinden etkileyen bir fizikçinin ortaya çıktığı dönem dünyanın cehennemi yaşadığı bir dönem. I. Dünya Savaşı’nın son yılı. Ve şöyle söyleyeyim; I. Dünya Savaşı’nda 8,5 milyon insan ölüyor, fiziğin bu kadar parlak olduğu bir dönem. Peki, şimdi ben geçen yüzyılı sana sordum. Bir tane de bir başka adam Max Planck gibi bir fizikçi, bir de Hitler diye bir adam çıkıyor. Ne yapıyor? 33’te başbakan. O da 1889’da doğuyor. 45’te intihar ediyor çıldırdığı için siyaseten. 33’te başbakan oluyor. 34’te cumhurbaşkanı, hem devlet hem hükümet başkanı. Ne yapıyor? “Bütün dünyaya hâkim olacağım” diye çıkıyor ve Polonya’ya saldırıyor. 6 milyon insanı, kendisi gibi olmayan insanları yakıyor. Holokost’u uyguluyor. Dehşet… Polonya’yı işgal ediyor 1 Eylül’de ve II. Dünya Savaşı’nı başlatıyor. II. Dünya Savaşı’nda 70-80 milyon insan ölüyor. Şimdi Hitler gibi bir adam geçen yüzyılda, 1926’da fiziğin bu kadar parlak, dünyanın cehennem olduğu, arkamızda 8,5 milyon ölüy bıraktığı; önümüzde de neredeyse onun 10 misli insanın öleceği bir felaketi beklediğimiz bir çağ. Onun için bugünü tartışırken “abi ne oluyor” dediğimiz vakit hatırlamakta fayda var. Bugün de Max Planck’ın getirdiği yolun çok parlak bir bilimi… Hep bunu söylüyorum ama bugün somutlaştırmak istedim. Böyle bir çağ. Yani yüzyılların başlangıcında dünya bir şekilde dengesini kaybediyor. Tepetaklak gidiyor. Büyük acılar yaşanıyor falan. Ama bunun sebebi aynı zamanda da muazzam bir parlak bilim ve teknolojinin olması. Toplumla bilim arasındaki fark genişlediği vakit dünya cehenneme dönüyor. Anladığım budur benim. Yani sosyal bilim olarak geriye dönüp buna benzer ne dönem var deyince iki tane adamın parantezi içinde geçen bir 20. yüzyıl var. Birisi Max Planck birisi Hitler diye bakıyorum ben.

Ruşen Çakır: Peki sıra kimde? Grönland gidiyor galiba.

Mehmet Altan: Ben İran konusunu… Şimdi Max Planck dediğimiz şey, bunu daha siyasi güncele, daha somuta indirirsek aslında dünyadaki kavgaların temelini enerji kaynakları, enerji biçimi oluşturuyor. Yani bir taraftan hep söylüyorum buraya geldikçe sana. Yani rüzgâr, yenilenebilir enerji kaynakları; dünyanın değişimini biraz enerji kaynakları üstünden analiz etmek lazım. Enerji kaynakları hâkimiyeti dünya hâkimiyeti demektir. Amerika Birleşik Devletleri benim anladığım kadarıyla Çin’le başa çıkamayacağını, Çin’in daha hızlı koştuğunu gördü. Arada hâlâ önemli bir mesafe var. Amerika Birleşik Devletleri’nin gerisinden geliyor Çin. Onun toplumsal üretiminin ancak yarısı kadarını yapıyor. Fakat hızlı koşuyor ve Amerika Birleşik Devletleri bundan huzursuz oluyor. Ve ilk defa maskeyi çıkararak petrol, özellikle Çin’in petrol kaynaklarını kesmek istiyor. Ve ‘‘kural tanımam, şimdi çarparım, mahvederim, öldürürüm, keserim’’ diyen bir manyaklık diyeyim buna, hastalıklı bir durumla, bir kaba güçle ortaya çıktı ve Venezuela ile Çin ilişkilerini kesti. Burnunun dibinde çok ucuza petrol alması. Çin diğer enerji kaynaklarını geliştiriyor ama baktım hâlâ petrolün çok önemli bir yeri var Çin’in kalkınmasında. Ucuza petrol %95’i, gördüğüm rakam yanlış değilse İran da petrolün %95’ini Çin’e ucuza satıyor. Onun için ben İran’a bir şey yapılacağını, en azından Çin’e petrol satmamasının sağlanacağını düşünüyorum. Bir de bu anlattığım Max Planck’ı boş yere seçmedim. Nadir elementler filan. Yeni çağın en ileri teknolojilerinin gıdası o. Yani 21. yüzyılda hegemonik güç Amerika Birleşik Devletleri mi olacak, Çin mi olacak? ‘‘Hayır Çin olmayacak. Ben olacağım. Biz kural mural da tanımayız. Herkesin ağzını burnunu da kırarım. Adamı da kaçırırım. Bilmem ne de yaparım. Burası babamın çiftliği.’’ filan filan diyor ve ‘‘Ne yapıp ne edip hegemonik güç olmaya devam edeceğim.’’ diyor. Fakat bu içerideki halkının refahını, özgürlüğünü, huzurunu sarsalayan bir hale geldi. Onun için de bu yılın sonunda 3 Kasım 2026’da yapılacak Amerika’nın seçimlerini de merak ediyorum.

Ruşen Çakır: Merak ediyorsun. Ben hâlâ Grönland’ı merak ediyorum.

Mehmet Altan: Şimdi o da çok önemli bir şey. Çünkü Avrupa Birliği, Avrupa transatlantiği konuşmak istiyorsan burada yollar ayrılacak gibi duruyor. Mesela baktım, Fransa asker gönderdi.

Ruşen Çakır: Hem Avrupa Birliği hem NATO.

Mehmet Altan: Çünkü nihayetinde dünyanın bir tarafını bir tek adamın kalkıp “ben her tarafı yıkarım” demesiyle yıkılabilecek hale geldi mi bu kuralları, yerleşik değer yargıları, aynı zamanda nizamı vesaire ve bu kendi kendini yiyen otofaji anlamında ‘‘Avrupa’yı da ısırırım, yerim, bitiririm, mahvederim. Esas patron benim!’’ diyen bir garip adamın bütün o değerleri mahvetmesine izin verecek mi? Ve böylece kendini de imha edecek. Ama bu çatışma askeri bir hale gelir mi gelmez mi? Aynı zamanda bu NATO, Amerika olmadığı vakit NATO işe yarar mı? Bütün dünya düzeninin altüst olduğu bir yere doğru gidiyoruz. Belki ‘‘Ne olacak?’’ diye değil ‘‘Bu bozulmakta olan düzen nasıl şekillenecek?’’ diye de konuşmamız lazım. Çünkü biz bu programı 1926’da yapsaydık 8,5 milyon insan I. Dünya Savaşı’nda ölmüş olacaktı ve 75-80 milyon da ölüme gitmekte. Sonra ne oldu? Bir düzen kuruldu 45’ten sonra. Şimdi bunu kıyaslayarak tartışmaları yapmak gerektiğini düşünüyorum ben. Ve bu düzen Amerika’nın Grönland’ı, Danimarka vesaire kimseye aldırmadan işgale kalkışması yahut işgal etmesi acaba dünya düzenini ne hale getirebilecek? Amerika içindeki dengeleri ne yapacak? Amerika’nın buna izin verip vermeyeceği konusu ne olacak? Ve aynı zamanda bu yaşanmakta olan büyük krizden Avrupa nasıl bir ders çıkartacak? Savunma harcamalarını arttırıyor ama savunma gücünü çoğaltacak mı? Askeri yapıya mı yahut dünya düzeninde yeni atılımlara mı bakacak filan?

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir husus var tabii. Avrupa’da zaten yükselen bir yeni aşırı sağ ya da faşizan bir sağ popülizm var. Hemen hemen her ülkede var değil mi? Bazılarında çok güçlü bir şekilde var.

Mehmet Altan: Tabii. Çünkü bu 20. yüzyılın, aynı zamanda 21. yüzyılın bir göçmen hareketi var. Müslümanların daha ziyade öncülüğünü yaptığı ağırlıklı olarak Avrupa’ya göçleri var. Bu bütün yerleşik alışkanlıkları, yaşam biçimini kültürlerin bu kadar yan yana gelmesiyle farklı bir noktaya getirdi. Bunun oluşturduğu bir alerji var. Bunu çözemedi dünya. Bu küresel göç hikâyesi en önemli hikâyelerden biri. Ve bu dünyanın en kırılgan konusu kültürler arasındaki farklılık. Şimdi bu kültürler ulaşımın bu kadar hızlı olduğu bir çağda bu kadar yan yana gelecek. Avusturya’da bilmem gidip işte sabah kahvede sakinlik içinde gazeteni okuyup kahveni içerken yanda birisi bunun sakinliğini aldırmayan, yüksek sesle telefonla konuşuyorsa, bilmem paldır küldür giriyorsa, gürültü oluyorsa Avusturya’nın yaşama biçiminin dışında ona uyumsuz ve hatta bazen ters yaşamaya başlıyorsa bu adamların tutuculuğu, yabancı düşmanlığı daha da artıyor. Bu neden? Aynı kültürel yapılardan gelmemek, farklılıklar, şunlar bunlar. Bu aynı zamanda küreselleşmenin de çok büyük sorunları. Yani çağ değişiyor, dönüşüyor. 8 milyar insan birlikte aynı şekilde dünyanın keyfini çıkarabilecek bir hedefe gidiyor diye bir nihai amaç konursa bunun sıkıntıları, buraya alışılması, bunun üstesinden gelmesi kolay bir iş değil. Çünkü çok farklı nitelikler var. Sosyal sermaye, kültür, yaşam biçimi, eğitim düzeyi, şu, bu. Yani 21. yüzyılın aslında nereye doğru hareket edip sorunlarını nasıl çözebileceğini, bu büyük sorunların nasıl üstesinden gelebileceğini her zaman bir önceki yüzyılı laboratuvar olarak alıp bakmak lazım. Çünkü mesela ben sana ‘‘Max Planck ve Hitler arasına sıkışıp kaldı geçen yüzyıl’’ dediğimde, bunu unuttuğumuz vakit ‘‘Ha, ilk defa yaşıyoruz’’ diyor. Ya 6 milyon insanı kesti, yaktı “bana benzemiyorsun” diye. Bu nasıl bir çıldırmaydı ya? Şimdi buna benzer şeyler yaşıyoruz Amerika’da dan diye adam vuruyor ya polis. 

Ruşen Çakır: Evet. Değil mi? Kadını öldürdüler.

Mehmet Altan: Dehşet bir şey ya.

Ruşen Çakır: Suriye’den biraz bahsedelim. Şimdi orada Halep’te bir şeyler yaşandı ve Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor. Birçok anlamda yakından ilgilendiriyor. Çünkü işin içerisinde Kürtler var. Onların Türkiye’de akrabaları var, şeyleri var. En azından soydaşları, öyle bir laf vardı biliyorsun, soydaş. Türkler olunca soydaş kullanılıyor da Bulgar Türkleriyle. Ama bir de bunun Türkiye’deki zaten çok da artık lafı edilmeyen süreçle de bağlantısı var. Şimdi burada şöyle bir şey oldu. Ben birkaç gündür onlarla ilgili yayınlar yapıyorum özellikle. Sen de biliyorsun ki Türkiye’de Kürtlerin dindarlığı Türkiye ortalamasının üzerindedir. Yani geleneksel olarak böyle bir şeydir. Ve İslami hareket içerisinde de yani bu Milli Görüş olabilir, AK Parti olabilir ya da tarikatlar falan Kürtlerin bayağı bir ağırlığı var. MSP’nin ta ilk zamanlarda aldığı milletvekillerinden şeye kadar girdi. Ama şimdi Suriye’de o yaşanan olaydan sonra böyle bir şey başladı, tansiyon. İşte birileri Kürt İslamcılara “haddinizi bilin” diyor. Yani dini yorumlama tekelinin de çoğunlukta olduğu gibi bir şey var. Şimdi bazıları buna ‘‘abartıyorsun’’ falan diyor ama bence Türkiye’deki İslami hareketin ve AKP’nin en büyük avantajı, diğer merkez sağ partilere kıyasla en büyük avantajı Kürtleri de kapsayabilmesidir.

Mehmet Altan: Doğru.

Ruşen Çakır: Kürtlerden vazgeçtiği andan itibaren o partinin, o hareketin değeri düşer.

Mehmet Altan: Doğru. 

Ruşen Çakır: Şimdi orada garip bir kırılma yaşanıyor bence. Ve bakıyorum birtakım insanlar çok fütursuzca laflar ediyorlar. İşte önüne gelene Kürtçü diyorlar, bilmem ne diyorlar vesaire diyorlar ve şeyi fark edemiyorlar. Yani o Halep’te yaşanan olayda biliyorsun Cumhuriyet gazetesi şöyle verdi olayı: ‘‘Suriye ordusu terör örgütüne karşı zafer elde etti.’’ Aynı Suriye ordusu dediği ordu Alevilere saldırdığı zaman ‘‘Cihatçı güçler Alevileri katletti’’ diye veriyor, ki katlettikleri doğru ama Kürtlere yönelik bir şey olduğu zaman ‘‘meşru ordunun zaferi’’ oluyor. Böyle garip bir şey var. Türkiye’de Kürt meselesi hâlâ bir ötekileştirme durumunda. Hep öyle deniyor ya, eşit, yani eşit vatandaşlık meselesinin çok çok uzağındayız. Çok acı yani.

Mehmet Altan: Ya mesela manşetin nasıl atıldığı, okuma yazma üstüne, yorum üstüne, mesela çok önemli bir tespit bir analiz yapıyorsun ama dinlerken benim içim burkuluyor. Yani manşeti söylüyorsun. Bir tanesi mi katletti, Aleviler olursa? Diğeri olursa teröre karşı…

Ruşen Çakır: Zafer…

Mehmet Altan: Şimdi bunu yazan okumuş yazmış bir adam değil mi? Manşet atan yazı işlerinin önemli bir adamı filan.

Ruşen Çakır: Tabii.

Mehmet Altan: Kafa yapısı ne? Din, ırk, mezhep üstünden, insan üstünden bir manşet anlayışı değil. Hukuk üstünden değil. Ben ırk, din, mezhep üstünden siyaset yapmaya devam edildikçe Türkiye’nin huzursuzluğunun, çilesinin daha da artacağını düşünüyorum. Aynı zamanda tecrübeli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu kadar ağır, yoğun, sürdürülemez problemleri olan bir ülkenin bunlar yokmuş gibi başka egemen olduğunu şeklen de olsa kabul ettiği bağımsız bir ülkeyi “ben yöneteceğim, benim dediğim olacak” diye tutturması, üstelik de akrabalarının… Yani SDG, sonunda geldik, terörsüz Türkiye SDG’ye kilitlendi. Yani hukuku yok. Bilmem tespitler, teşhisler buna göre yoktu. SDG ortadan kalkarsa Kürt sorunu bitecek mi, daha mı artacak? Bir de bak, geçen gün bir televizyon programında moderatör arkadaş bir şey saydı. Dedim ki, onu bana gönder. ‘‘Uyuşturucu operasyonlarında ödüllü polis A. uyuşturucuyla yakalandı. Savcı da aynı dosyada meslekten men ve hapis cezası aldı. Sahte diploması olan profesörler, yeni doğan bebekleri öldüren çete, altın kaçakçısı milletvekilleri, azmettirici milletvekilleri, uyuşturucu baronu kaçakçısı savcı, bahis oynayan yorumcu hakem futbolcular, teknik direktör, kulüp başkanları, insan kaçakçısı subay, rekor oyla seçilip rakip partiye geçen belediye başkanları, vergi kaçıran bakan, kendi bakanlığını soyan bakan, adliyede uyuşturucu partisi yapan hâkim, devletin bankasını dolandıran genel müdür, adli emanette çalan, Yediemin vurguncular…’’ ‘‘SDG kendini feshetmezse bu iş çözülemez’’ diye tartışan Türkiye. Ya bu çürümenin bu kadar yoğun olduğu yer de kendi memleketimiz. İsviçre’de filan böyle… Zaten İsviçre olsak etrafa saldırmayız, bakmayız, etmeyiz, konuşmayız. Yani bu, Kürt meselesini ve hiçbir sorunumuzu 100 yıldır neden çözemediğimizin çok önemli bir göstergesi ve bunu bize bir daha yaşatıyorlar. Ama bu daha da tehlikeli bir şey. Yani Suriye’yi niye biz yönetmeye kalkıyoruz? Biz kendi ülkemizi şu rezaletlerden arındırsak, şu 10 ton kokain, bilmem eroin hangi gemiyle nereden gitti bulsak, bu uyuşturucunun önüne geçsek, şu emeklilerin sefaletini engellesek, gelir dağılımı adaletini, üretim biçimini eğitimden başlayarak dönüştürsek… Yönetimin böyle bir derdi yok. ‘‘Biz Türküz, Müslümanız’’ işte yahut ‘‘Müslümanız, Türküz’’, neyse şuyuz, buyuz, ‘‘Mahvederiz, öldürürüz, keseriz.’’ Bundan bir sonuç çıkmıyor. Bak, böyle bir Türkiye çıktı ve burada ısrar eden bir zihniyet var. Acaba uyuşturucuyu yeterince konuşmadığımız için mi sen siyaseten bana bunu anlatıyorsun? Ben de ekonomik yönüne bakıyorum. Niye oraya biz müdahil olacağız diyoruz? Bunların hepsi yorum meselesidir. Buraya çok ciddi bir adam gelir filan, sayın bilmem ne filan. Sana bir analiz yapar. O analizin ne kadar doğru olup olmadığı belli değildir. Bütün eline medyayı geçirirsin, bombardıman edersin. İşte güvenliğimiz için çok önemli filan. Ya buraya geldiğimde bir rapordan söz ettim. Ne dedi rapor? 2024 yılında Türkiye’de uyuşturucu bağımlısı 12 milyondu, 2025’te 15 milyon. Bundan daha ciddi bir tehlike var mı? SDG mi tehlike? Bir de HTŞ’yi yakın tutuyoruz. Sen analizini yapıyorsun ya, şimdi o manşet atan HTŞ’ye bir anda eğer Kürtlerse ‘‘çok canımız ciğerimiz’’, Alevilerse ‘‘düşmanımız.’’ Ya böyle bir anlayış, hukuk var mı? Yani demokrat şey de çok güzel bir laf var ya. Şimdi bak, bir Dışişleri Bakanı ne diyor: ‘‘Türkiye’de bölgeyle politik adalete, hikmete, insan haklarına, onuruna dayalı sistem.’’ Biz Türkiye olarak demokrasi kriterinde 102’yiz. Hukukun üstünlüğünde 117’ydik 118’e düştük. Burada peki bu anlamda bir insan hakları, adalet vesaire var mı? Şimdi bu laflarla yürümüyor bu iş kardeşim. Çok tehlikeli bir yere geldi Türkiye. Bu sürecin çok önemli olduğunu en çok destekleyenlerden biri sensin. 15 ayda nereye geldi? Niye? Çünkü bunun içinde hukuk yok. Bunun içinde demokrasi yok. Bunun içinde insan yok. Kürtlerle Türkler, aynı zamanda da Fırat’ın batısı… Sabah akşam dinlediğin vakit bunu ciddiye alırsın. Ben ciddiye almam. Çünkü bu sorunu çözmeyecek. Bu başımızı belaya sokacak. Eğer bu yönetimler ehil olsaydı Türkiye hukukun üstünlüğü kriterinin endeksinde 118’e düşmezdi. Emekliler bu halde olmazdı. Bunlar total olarak yanlış, siyaseten içeride peynir fareliği yapmaya yönelik üsluplar. Bize bir şey kazandırmayacak.

Ruşen Çakır: Ağlayayım. İzleyiciye de ağlayayım. Mesela şu günlerde, geçen Ahmed eş-Şara’nın yayınlanmayan röportajı var. Ondan bölümler okudum. Ama gazeteci olarak çok şey oldum. Ve mesela keşke şu anda bir imkanım olsa da Şam’a gitsem, orada gözlesem, Halep’e gitsem istiyorum. Ben böyle sahayı çok seven bir gazeteciyim. Yurt dışına çıkış yasağım var. Neden var? Kim olduğu belli olmayan ve galiba geri de almış olan bir gizli tanığın yalanı üzerinden ben işimi yapamıyorum. Ne zaman yapacağım?

Mehmet Altan: Ben sana daha ağırını söyleyeyim bir tecrübeyle. Anayasa Mahkemesi kararım var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yargıtay kararım var. Bir şekilde idari mahkeme dinlemiyor. Şimdi ben bunların hiçbirisini dinlemem ya. Sen onun için bir taraftan da şimdi ‘‘Gazetecilik yapayım, gideyim ama hukuk olmadığı için gidemiyorum’’ filan diyorsun. Çok insani, mesleki; mesleğini yapamadığını, hukukun işlemediğini şunu bunu anlatıyorsun. Ben de aynı şeyi, daha vahim, 10 senedir yaşıyorum. Şimdi burada siyasilerin hiçbir lafına inanmam. Bir şey başaracaklarına da inanmam. Kendi vatandaşına hukuku uygulamayan, anayasayı uygulamayan, eziyet eden bir zihniyet neyi çözebilir? Sen mesleğini yapamıyorsun. Emeklilerin hali ortada. Aynı zamanda uyuşturucu.

Ruşen Çakır: Uyuşturucu diyorsun da…

Mehmet Altan: Bak kimse analiz etmiyor ama.

Ruşen Çakır: Dur, çok önemli. Yani şöyle bir şey; 31 Mart seçimlerinin ardından, yerel seçimlerin ardından biz buradan ekip olarak Güneydoğu’ya gittik. Orada DEM Partili – ki çoğunun yerine şimdi kayyum atandı maalesef – belediye başkanlarıyla, Ahmet Türk’le, Batman’la, Van’la, Diyarbakır’la röportajlar yaptık ve her gittiğim yerde duyduğum, uyuşturucunun yaşının çok düştüğü…

Mehmet Altan: 12’ye düştü diyor rapor.

Ruşen Çakır: Evet. Yaşının çok düştüğü, yoksul ailelerde çok olduğu, çocuklar… Ve çocuklar tabii parayı nereden buluyor? Ailesinden buluyor. Ailesinden bulamadığı zaman ailesine karşı zorbalık…

Mehmet Altan: Dedesini öldürdü.

Ruşen Çakır: İşte zorbalıkların vesairenin olduğu bir olay anlattılar bana. Bunun İstanbul versiyonları falan da var. Bu benim orada dinlediklerim. Ama yine insan şey oluyor. Öyle o kadar çok olay olmuş ki. Yıllarca biz hep şöyle dedik: biz transit ülkeyiz.

Mehmet Altan: Şimdi ne oldu?

Ruşen Çakır: İşte, Afganistan’dan geliyor, Türkiye’den geçiyor, yok Marsilya’ya bilmem neye. Yıllarca böyle duyduk, değil mi?

Mehmet Altan: Evet.

Ruşen Çakır: Şimdi, yine transit geçiyor ama bir de kalıyor ve kalanda da şimdi şeyleri topluyorlar; ünlüleri alıyorlar, bilmem ne yapıyorlar vesaire yapıyorlar. O başka bir şey. Ama ben mesela şeyi merak ediyorum kardeşim; ya bu kişi, A kişisi, B kişisi, şarkıcı, fenomen bilmem ne, eyvallah da bunları nerede yetiştiriyor ya?

Mehmet Altan: Bir de Ruşen, bu anlamda yorumculuk; Türkiye’yi yönetenler, birinci meseleler falan bunlar bizim bütün ömrümüzün işte görünmeyen yanı, görünen yanı, söylenen ve aslında saklanan filan. Bu uyuşturucu trafiğinden kim para kazanıyor? Ve o para kazanma konusunda bir kavga varsa, ‘‘o yolu ben bu tarafa geçireyim de, buradan birisi, ben ele geçireyim’’ kavgası varsa, bir. İkincisi, bu SDG, SDG, SDG dendiği yerin özelliği ne? Bütün Suriye’nin kendine yeterli çok fazla bir kaynağı yok ama önemli bir şekilde kendi için ciddiye alınacak petrolü var. O petrolü kim işletecek? O petrol parası ne olacak? Su kaynakları orada. Peki bu uyuşturucunun hâkimiyeti, uyuşturucuyu ortadan kaldırmak yerine o burayı mahveden, çürüten, Allah’ın belası, rezil getirisinden nemalanmak isteyen birileri kavga ediyorsa ne olacak? Şimdi bunlar hiç konuşulmadan bir siyasi olarak milliyetçilik, din, min filan… Bunun ekonomik yönü yok mu? Bu rezillikten dolayı Türkiye’yi mahveden, para kazanan, yani ülkeyi bir daha ayaklarının üstüne doğrulamayacak hale getirmeye aldırmayıp bundan büyük paralar kazanan gruplar kendi aralarında bunun para kaynaklarını ele geçirme kavgası yapıyorsa ve bu bize başka türlü ifade ediliyorsa yahut başka şey konuşturuluyorsa… Ya bir ülkede bir rapor bir gün bile konuşulmadı. ‘‘Bir yıl içinde 3 milyon uyuşturucu bağımlılığı arttı, 15 milyona geldi ve 12 yaşına düştü’’ diyor. Şimdi sen Güneydoğu’ya gittin, konuştuğun şey… Peki bunun ekonomik yönü ne? Ondan kim para kazanıyor? Hep söylerler mesela, askeri rejim darbe olur filan; ‘‘Ya büyük kavga var, mafyanın üstüne gidiyorlar.’’ Çünkü o grubu çekip bu grubu ikame etmek filan. Bunlar bizim konuştuğumuz, bildiğimiz şeylerdir. Şimdi peki nedir bu? Uyuşturucunun geçit değil üretim merkezi haline gelen ve uyuşturucunun Türkiye’nin birinci derecede bütün herkesten daha büyük tehdit olduğu bir meselede bunun paralarını kim kazanıyor? Bu para kazanma kavgası var mı? Ve bize sunulanlarla bunlar arasında irtibatlar var mı yok mu?

Ruşen Çakır: Ve bu paralar nasıl aklanıyor?

Mehmet Altan: Ha mesela, değil mi? Bunu devletin bilmemesine imkân yok.

Ruşen Çakır: Kaç tane medyaya ne biçim para akmış.

Mehmet Altan: Mesela, değil mi? Şimdi kapanan, kaçan bilmem ne.

Ruşen Çakır: Tabii orada ne oluyor? Orada işte sadece uyuşturucu değil tabii, bu yasadışı bahis falan da, o parayı medyaya aktarıyorsun. Medya üzerinden bir güç oluşturuyorsun. O güç üzerinden kendini korumaya alıyorsun ama belli bir yerde o saadet zinciri kopuyor.

Mehmet Altan: Bir de dünya… Ya, Varlık Barışı Yasası’nı kim çıkarttı? Ve ciddi bir devlet olsa burası aslında bakılacak şey; 15 Temmuz’dan sonra çıkan ilk yasa olan Varlık Barışı Yasası’nı kim çıkarttı? Niye çıkarttı? Ve bunun bize getirisi ve götürüsü ne? Bütün baronlar nasıl geldiler? Aranan adam vatandaş oldu. Bundan kimsenin haberi olmaz. İşte sen bana anlatıyorsun ya, bu kadar bilinen bir gazetecisin, yurt dışına çıkamıyorsun. Ki bilinmeyen birisinin ihbarıyla… Hep öyle başlar. ‘‘Birisi CİMER’e bir şey yazdı’’ diye alıp götürürler. Kim yazdı? ‘‘Seçim olursa iktidar değişebilir’’ demiş. Ağırlaştırılmış müebbet veren bir ülke burası. Sorunları nasıl çözeceğiz ya? Yani onun için bu meseleye bizim, en azından devletin gerçekten bir devlet nüvesi var ise bakması gereken şey; Varlık Barışı Yasası sonrasındaki çok kısa bir sürede — yani kısa dediğim 10 yıl içinde, işte 15 Temmuz’dan sonra çıkan ilk yasa — nereye geldik? Ve bunun önü alınamaz bir yere gidiyor. O zaman bunu durup birisinin, aklı başında adamların çözmesi lazım. Bu devlet var mı yok mu ya? Devlet varsa birinci bakacağı şey bu.

Ruşen Çakır: Abi içeri attırma beni. Yurt dışı çıkış yasağıyla yetineyim. Hadi noktayı koyalım. Var mı atladığımız bir şey?

Mehmet Altan: Max Planck ve Hitler çemberinde yaşanan acıları yaşamamamız dileğiyle. Akıl baliğ olsun.

Ruşen Çakır: İnşallah. Evet, ‘‘Türkiye’nin Gidişatı’’ dedik, ‘‘durum vahim’’ diye noktaladık. Mehmet Altan’la birlikte size çok teşekkür ediyoruz. İyi günler.

Mehmet Altan: İyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.