Transatlantik: Hürmüz Boğazı bilmecesi | Savaşın ABD’ye etkileri

Transatlantik’te bu hafta Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, Hürmüz Boğazı’nın ekonomik etkilerini, devam eden İsrail-ABD-İran savaşının gidişatını ve bu savaşın ABD’ye etkilerini değerlendirdi.

Videonun yapay zeka (AI) özeti:

1. Hürmüz Boğazı ve küresel enerji krizi

Bu videoda, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki denetimi ve bu bölgeyi bir “koz” olarak kullanma ihtimali tartışılıyor.

  • Stratejik önem: Dünyadaki petrol sevkiyatının yaklaşık %20-%30‘unun geçtiği bu boğazın kapatılması veya buradaki gemilere müdahale edilmesi, küresel petrol fiyatlarını hızla tırmandırabilir.
  • İran’ın stratejisi: İran’ın doğrudan bir savaş yerine, boğaz üzerinden ekonomik bir baskı kurarak Batı’yı (özellikle ABD’yi) köşeye sıkıştırma ihtimali üzerinde duruluyor.

2. Savaşın ABD iç siyasetine ve seçimlere etkisi

Gönül Tol ve Ömer Taşpınar bu videoda Ortadoğu’daki gerilimin Washington’daki yansımalarını şu açılardan analiz ediyor:

  • Biden’ın ikilemi: Biden yönetimi bir yandan İsrail’e tam destek verirken, diğer yandan bölgesel bir savaşın petrol fiyatlarını artırmasından korkuyor. Artan enflasyon ve benzin fiyatları, ABD seçimlerinde Demokratlar için en büyük risk.
  • Cumhuriyetçilerin eleştirileri: Trump ve Cumhuriyetçi kanadın, Biden’ı “zayıf liderlik” ile suçlaması ve İran’a karşı daha sert bir tutum takınılması yönündeki baskıları ele alınıyor.

3. İsrail – İran gerilimi ve bölgesel yayılma

  • İsrail’in İran’a doğrudan bir saldırı yapıp yapmayacağı, ABD’nin bu konuda İsrail’i dizginleme çabaları konuşuluyor.
  • Lübnan (Hizbullah) cephesinin açılmasının, savaşı bir “vekalet savaşı” olmaktan çıkarıp doğrudan bir bölgesel çatışmaya dönüştürme riski vurgulanıyor.

4. Transatlantik ilişkiler ve Avrupa’nın rolü

Videoda, Avrupa ülkelerinin bu gerilim karşısındaki tutumu, ABD ile olan görüş ayrılıkları veya ortak stratejileri değerlendiriliyor. Avrupa’nın enerji bağımlılığı nedeniyle Hürmüz Boğazı’ndaki bir krizden ABD’den bile daha fazla etkileneceği belirtiliyor.


Hürmüz Krizi’nde son durum

ABD Başkanı Donald Trump, cumartesi günü sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, İran’a yönelik sert bir açıklama yapmıştı.

Küresel enerji arzının kilidi haline gelen Hürmüz Boğazı konusunda Tahran yönetimine seslenen Trump, “Eğer İran, tam olarak şu andan itibaren 48 saat içinde Hürmüz Boğazı’nı tehdit olmaksızın tamamen açmazsa, ABD, en büyüğünden başlayarak İran’ın çeşitli elektrik santrallerini vuracak ve yerle bir edecektir” ifadelerini kullandı.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, ABD Başkanı Donald Trump’ın, “İran, 48 saat içinde Hürmüz Boğazı’nı tehdit olmaksızın tamamen açmazsa, ABD, en büyüğünden başlayarak İran’ın çeşitli elektrik santrallerini vuracak ve yerle bir edecektir” açıklamasına yanıt verdi.

Kalibaf paylaşımında, “Ülkemizdeki enerji santralleri ve altyapı tesislerinin hedef alınmasının hemen ardından bölgedeki kritik altyapı, enerji ve petrol altyapısı meşru hedefler olarak kabul edilecek ve geri dönüşü olmayan bir şekilde yok edilecek, petrol fiyatları ise uzun süre yükselecektir” ifadelerini kullandı.

Transatlantik: Hürmüz Boğazı bilmecesi | Savaşın ABD'ye etkileri
Transatlantik: Hürmüz Boğazı bilmecesi | Savaşın ABD’ye etkileri

Savaşın ABD’ye etkileri

ABD, yükselen petrol fiyatlarını düşürme hedefiyle hâlihazırda denizde bulunan İran petrolüne yönelik yaptırımları 4 haftalık bir süre için geçici olarak kaldırdı. Kararın gerekçesini açıklayan ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu hamlenin piyasaya yaklaşık 140 milyon varil ham petrol ekleyebileceğini belirtti. Böylece Washington, İran’a yönelik sürdürdüğü “maksimum baskı” politikasından fiilen geri adım atmış oldu. Hem de siyasi ve psikolojik etkileriyle, başlattıkları savaşın ortasında atmak zorunda kaldıkları çok büyük bir geri adım.

Transatlantik: Hürmüz Boğazı bilmecesi | Savaşın ABD'ye etkileri
Transatlantik: Hürmüz Boğazı bilmecesi | Savaşın ABD’ye etkileri

Askeri ve operasyonel başarı bir siyasi başarıya dönüşmediği gibi enerji krizi savaşın kapsamını değiştirirken Trump yönetimini giderek zorluyor. ABD’nin yaptırımları askıya alma yönündeki mecburi geri adımı da İran Savaşı’nın artık yalnızca askeri ya da siyasi değil, esas olarak bir enerji krizine dönüşmüş olduğu gerçeğiyle doğrudan ilintili. Nitekim Brent’in varil fiyatı Cuma günü 112 dolara yükseldi; bu, savaşın başlangıcından bu yana yaklaşık yüzde 54’lük bir artış anlamına geliyor.

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Fatih Birol’un Financial Times’a yaptığı açıklama bu durumu çarpıcı bir şekilde özetliyor: İran savaşı, küresel enerji sistemi açısından “tarihin gördüğü en büyük tehdit.” Birol’a göre; Körfez’de petrol ve doğalgaz akışının tamamen normale dönmesi ise (bugün yıkıcı ve engelleyici faktörlerin ortadan kalkması hâlinde) altı ayı aşabilecek bir sürece yayılacak.


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Transatlantik bundan böyle salı günleri saat 18.00’de olacak. Evet. Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar var. Arkadaşlar merhaba.

Ömer Taşpınar-Gönül Tol: Merhaba.

Ruşen Çakır: Ben bugün Ankara’dayım. Bütün gün Meclis’teydim, çok da yorucuydu. Ama şimdi sizlerden dünyayı öğreneceğiz. Ömer önce seninle başlayayım. Trump, Savunma Bakanlığı’na, İran’daki enerji tesislerine ve enerji altyapısına yönelik her türlü askerî saldırının ertelenmesine ilişkin talimat verdiğini açıkladı. İran’a önce iki gün mühlet vermişti, sonra bunu beş güne çıkarttı. Pakistan’da bir görüşme olacağı söyleniyor. İran’dan Meclis Başkanı gitti. ABD’den, önce Başkan Yardımcısı Vance’in gideceği söyleniyordu ama en son okuduğum kadarıyla ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve damat Kushner, yine İsviçre’deki ve Umman’daki görüşmeleri yapan diğer kişiler gitmiş. Görüşmelerin olup olmayacağı belli değil diye gördüm ama olur herhâlde. Ömer, İki günlük mühletin üzerine beş gün daha eklemek ve Hürmüz Boğazı’nın kapalı olmasının yarattığı etkileri konuşmak için seninle başlayalım, sonra Gönül’le devam edelim. Çünkü en azından şu aşamada, olay geldi burada düğümlendi. 

Ömer Taşpınar Evet. Olay şu anda Amerikan ekonomisine etkileri ve Trump’ın yavaş yavaş o eski “TACO (Trump Always Chickens Out)’’ dediğimiz, yani ‘’Trump son anda vazgeçiyor, bir şekilde korkuyor’’ dediğimiz denkleme geldi ve Trump’ın elinde gerçekten de daha fazla bunu tırmandırmamak için ciddi nedenler var. Her şeyden önce, demin bahsettiğim petrol fiyatlarının 100 doların üzerinde seyrediyor olmasıydı, ki eğer bu 48 saat içinde tehdit ettiği şekilde İran’ın enerji kaynaklarını vurmaya başlasaydı, İran da karşılığında, geçen hafta yaptığı gibi hem Katar’ı hem Suudi Arabistan’ı hem Birleşik Arap Emirlikleri’ni, Kuveyt’in petrol ve enerji kaynaklarını vurduğunda, petrol fiyatlarının önümüzdeki günlerde 200 dolara kadar çıkması gayet mümkündü. Zaten Amerikan Borsası, dün Asya Borsalarındaki düşüş nedeniyle çok ciddi bir düşüşle başlayacaktı. Hatta ‘’kara pazartesi’’ senaryoları yapılıyordu. Bütün bunlar nedeniyle bir TACO durumu yaşandı gibi. O durumda Trump her zaman yaptığını yaptı ve doğruları söylemedi, hatta gün içinde “Görüşmeler iyi gidiyor” bile dedi. Hâlbuki görüşmeler başlamamıştı. İran hemen buna “Uydurma haber, biz henüz masaya gelmiyoruz” diye cevap verdi ve iki hafta önce benim söylediğim gibi, şu anda zaman İran’ın lehine işliyor. 

İran’ın bu savaşı bitirmek gibi bir acelesi yok. Çünkü ilk başta asıl stratejisi ayakta kalmakken, bugün, ayakta kalmanın dışında belirli bedeller ödetmek ve belirli garantiler almak hâline geldi. Dolayısıyla İran masaya güçlü geliyor. Hatta yazılanlara göre tazminat ve belirli garantiler istiyor. Tabii nükleer konuda taviz verebilir. Bence sonuçta taviz verse bile, gizli bir şekilde gene uranyum konusunda bildiğini yapmaya devam edecek. Ama zamanın İran lehine işlediği, Amerika’da kamuoyunun bu savaşı anlamadığı, hatta Trump’ın tabanında bile desteğin azalmış olduğu görülüyor. Cumhuriyetçilerde destek azaldı. Amerikan genelinde neredeyse %80’i bu savaşa bir anlam vermiyor. Enflasyon yaratıyor, petrol fiyatlarını arttırıyor. Dolayısıyla Trump açısından bu savaşın kısa bir şekilde bitmesi gerekiyor. Eğer bu savaşı önümüzdeki birkaç gün içinde bitirirse, belki Kasım ayına kadar ekonomi toparlanır. Kasım ayında ara seçimler var, bir şekilde durumu düzeltebilir, ki o da garanti değil. Çünkü başka konularda da Trump’ın popülaritesi oldukça düşük. 

Toparlamak gerekirse, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol ediyor oluşu, İran’ın ayakta kalması ve elinde hâlâ hem dron hem de balistik füze imkânlarının olması, hatta İsrail’i vurabilir bir hâle gelmesi durumu söz konusu. Son birkaç gündür İsrail’de daha kırılgan bir durum görüyoruz. Her ne kadar şu anda İsrail’de ölü sayısı olmasa bile, çünkü halk sığınaklarda yaşadığı için, İran, Tel Aviv dâhil belirli yerleri vurabiliyor. Hatta nükleer merkezi Dimona’yı vurdu. Tabii nükleer merkezin kendisini vuramadı ama o kasabayı bile vurabildi. Dolayısıyla İran, tahmin edilenden çok daha yüksek bir performansla hem ayakta kalmayı başardı hem belirli şartları masaya getirebiliyor hem de zamanın kendi lehine işlediğini düşünüyor. Rusya’nın da burada bir payı var, Rusya da bence petrol fiyatlarının bu kadar artmış olmasından memnun. Bu arada geçen hafta hiç beklenmedik bir gelişme oldu: Hem Rus petrolüne hem de İran petrolüne getirilen ambargo, Amerika tarafından kaldırıldı. Bu da Rusya’nın ve İran’ın eskiden olduğundan daha fazla bu savaştan para kazanmasına neden oldu. İran’da aynı zamanda asgari ücrete %60 zam getirildi. Çünkü İran’da ciddi bir geçim sıkıntısı var. Halk bu savaş nedeniyle daha da zor durumda. Ama İran’ın şu anda daha fazla para kazanabildiğini söylemek de mümkün. 

Bütün bunlar gösteriyor ki, Trump bu savaşa yanlış varsayımlarla girişti. Yani bu savaşta temel varsayımı, tıpkı Putin’in Ukrayna’daki temel varsayımı gibi, bunun çok kısa süreceğiydi. Putin de üç dört günde Ukrayna’nın düşeceğini düşünüyordu ama öyle olmadı. Savaş 4 yıl sürdü. Bu savaşın tabii ki bu kadar uzun sürme ihtimali yok, ama Trump da bir bakıma Venezuela’da yaşadığı zafer sarhoşluğunu yaşayacağını sandı. Bambaşka bir operasyonla, tereyağından kıl çeker gibi bu kadar kolayca bir lideri yatağından kaldırıp, Venezuela’da rejimi kendine bağlayabilmesi, Delcy Rodriguez yaratması, kendisine bir zafer havası yarattı. İran’da da, ‘’Hamaney öldükten sonra rejim iki üç gün içinde çöker ve Hürmüz’ü kapatamazlar, rejim bizimle konuşmaya başlar ve biz zafer ilan ederiz’’ varsayımı üzerine gidiyordu. Bu konuda aslında kendisini uyaranlar vardı, başta Genelkurmay Başkanı, Hürmüz konusundaki tehlikeleri kendisine anlatmıştı. Hatta bu basına da sızdı. Sonra tabii ki Genelkurmay Başkanı susmak zorunda kaldı. Trump şu anda her zaman olduğu gibi doğruları söylemiyor, kimsenin kendisini bu konuda uyarmadığını söylüyor. Hâlbuki uyarıldı ve yanlış varsayımlarla İran’ın bir kâğıttan kaplan olduğunu, hemen düşeceğini düşünerek hareket ettiler. Bunda da tabii son 1,5 yılda İran’ın ne kadar zayıflamış olduğunun kâğıt üzerinde somut olarak belli olmasının etkisi oldu. Hizbullah ve Hamas zayıfladı, İran kevgire döndü, 12 Gün Savaşı’nda ciddi bir cevap veremedi, rejim sallanıyor gibi gözüktü. Bütün bunlar yanlış varsayımlar, yanlış analizler ve yanlış bir stratejiyle, Amerika’nın birdenbire kendini istemediği bir savaş içinde bulmasına neden oldu. 

Ruşen Çakır: Gönül seninle devam edelim. Bugün görmüşsünüzdür, New York Times bir atlatma haber yaptı. Suudi Veliaht Prensi Selman’ın Trump’a, “Aman savaşı bitirmeyelim. Bu, bölgenin yeniden yapılanması için çok önemli bir fırsat’’ dediğini yazdı. Körfez ülkelerinin de bir şekilde İran’a karşı iyice bilendiklerini de biliyoruz. Ama Trump’ın, savaşı bitirmek istediğini ya da kontrol altına almak istediğini biliyoruz. Bu arada Netanyahu da yaptığı açıklamada, bu müzakere meselesini Trump’la konuştuklarını, ama kendilerinin saldırıları sürdüreceğini söyledi ve sürdürüyorlar da. Bir yandan da bu var. Şimdi Pakistan’da hakikaten bir şey çıkabilir mi? Bir de, ‘’geçen seferki nükleer görüşmelerde bir şey çıkıyor mu acaba?’’ derken, her şey birden dağıldı ve savaş oldu. Burada güvenebileceğimiz herhangi bir merci var mı? Neye bakacağız? Diyelim ki Pakistan’da görüşüyorlar ve birtakım ilerlemeler oldu. Yine de İran’a saldırmayacaklarının bir garantisi var mı? 

Gönül Tol: Asıl problem de o. O nedenle insanların, Pakistan’da olacak müzakerelerden çok yüksek beklentileri yok. Çünkü başından beri söylediğimiz gibi, Trump ve Netanyahu’nun savaş planları birbiriyle örtüşmüyor. Trump bunu mümkün olduğu kadar kısa sürede bir zafer ilan edip bitirmek istiyor. Netanyahu ise bu savaşı ne kadar sürdürebilirse o kadar iyi. Yine hatırlatalım: İsrail’de sonbaharda seçimler olacak ve bunu açık açık söylüyor Netanyahu. İsrail’in kaç cephede savaştığını düşünelim. Dün gece Lübnan’ın, Beyrut’un güneyini bombaladı. Dolayısıyla Netanyahu açısından bu savaşı devam ettirmek, kendi siyasi geleceği açısından çok önemli. Üstelik bir uzlaşıya varıldıktan sonra bile… Geçen hafta ya da ondan önceki hafta Ömer bahsetmişti; İsrail bu stratejiye “çim biçme” diyor. Ara ara sürekli saldırarak, bir askerî operasyon ile nükleer programını, balistik füze programını budamak. Dolayısıyla Netanyahu açısından bu aslında sonsuza ıraksayabilecek bir strateji. Bu da tabii Trump’la çıkarlarını karşı karşıya getiriyor. Çünkü Trump’ın pazartesi günü yaptığı ‘’İki gün süre veriyorum” dedikten sonra, “Tamam, hadi beş gün daha veriyorum” açıklaması; birincisi piyasaların buna tepkisinden çok endişe ediyor. Bir gözü her zaman borsada. Bunun ekonomik etkilerini çok ciddi şekilde hissediyor. Mesela geçen gün seçmenlerle buluştu, orada herkesin temel derdi benzin fiyatlarındaki artış, hayat pahalılığıyken, birden Trump konuyu suç meselesine getirdi ki suç bugün kimsenin gündeminde değil. Dolayısıyla, Trump’ın iç siyasette ne kadar sıkıştığını görüyoruz. O kadar k,i İran’ın piyasadaki petrolünün satılmasını, bunun piyasaları rahatlatacağını düşünüyor. 

Bu arada Rusya’nın petrolüne uyguladığı yaptırımları da yumuşattı. Şimdi İran’a da bunu yapmak istiyor, ama kendi partisi içerisinden de buna bir tepki var. Çünkü yıllar önce Obama, bu nükleer müzakereler çerçevesinde İran’a yaptırımları yumuşattığında, herkesten önce Marco Rubio ve Trump bunu eleştiriyordu, “Bu korkunç bir politika” diyordu. Şimdi Trump aynı şeyi yapmaya çalışıyor ve İran’ın bundan milyarlarca dolar kazancı olacak.  Enerji uzmanları “Petrolün varilini savaştan önce İran 60-67 dolara satarken, şimdi 100 dolara geldi. Bu arada İran çok ciddi para kazanıyor. İran’ın petrolüne yaptırımların kaldırılması da piyasayı çok etkilemeyecek. Ama bir şekilde Trump o kadar sıkışmış durumda ki bunu bile yapmak istiyor. Bir taraftan rejimi zayıflatmak için bir savaş başlattı, diğer taraftan, bu atmak istediği hamleyle, o zayıflatmak istediği rejime milyarlarca dolar para kazandırıyor. Dolayısıyla Trump için bir an evvel bu savaşın bitmesi gerekiyor ama Netanyahu açısından durum böyle değil. Görüşmeler Pakistan’dan ya da nerede yapılacaksa… Bu arada İranlı yetkililer ve Witkoff’un birebir görüştüğü de söyleniyor. 

Şimdi bu müzakerelerden ne çıkar? Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: İran, bu şiddet sarmalında üstünlüğü elde etmiş durumda. Çünkü Trump, petrol fiyatları ve Hürmüz yüzünden elinin ne kadar zayıf olduğunu, İran’a pazartesi göstermiş oldu. Bir ültimatom vermişti ve oradan geri adım atarak İran’a “Sen Hürmüz Boğazı’nı kapatarak elinde çok kuvvetli bir kart tutuyorsun” sinyalini vermiş oldu. Mesela Hürmüz Boğazı’nı kapatmak, orayı bloke etmek, bu petrol geçişini önlemek çok sofistike askeri araçlar gerektirmiyor. Dolayısıyla İran bunu devam ettirebilir. Ayrıca Trump, “Biz balistik füze sistemini yerle bir ettik, askerî altyapısını sıfıra indirdik” diyor. Oysa daha geçenlerde İran, 4.000 km uzaklıkta, Hint Okyanusu’nda Amerika ve İngiltere’ye ait bir ortak üs olan Diego Garcia’ya iki füze fırlattı. İran’ın attığı füze sayısı düşmüş olabilir, fakat çok daha etkili saldırılar yapıyor. Ömer de bahsetti, İsrail’in içerisine de etkili saldırılar yapıyor. Dolayısıyla böyle bir resim ortaya çıkıyor. İran görüşmeler için Pakistan’a gittiğinde “Ben kesinlikle nükleer programımdan taviz vermek istemiyorum” diyecek. Zaten savaştan önce müzakerelerin çökmesinin sebeplerinden bir tanesi buydu. İran’ın elinde, kısa sürede bombaya dönüştürebileceği zenginleştirilmiş uranyum var. Şimdi de bunun, yerin dibinde bir yerde saklandığı düşünülüyor. Bugün bu kadar radikalize olmuş bir İran, bundan taviz verir mi? Bence en olası senaryo, İran böyle bir durumda nükleer silaha gidecektir. Bundan taviz vermek istemiyor. İkincisi, balistik füze programından taviz vermek istemiyor. Üçüncüsü, İran, Amerika ve İsrail’den “Bir daha bana asla saldırmayacağınızın garantisini verin” talebinde bulunuyor. Trump bu garantiyi verse dahi onun bir anlamı yok. Netanyahu böyle bir garanti verir mi? Bugün bile Netanyahu “Trump böyle söyledi ama biz saldırılara devam ediyoruz” diyor. Bunu daha dün söyledi. Dolayısıyla İran şu anda güçlü tarafın kendisi olduğunu düşünüyor. Elinde, karşı tarafa karşı kullanabileceği kozların daha güçlü olduğuna inanıyor, bu savaşı devam ettirebileceğini düşünüyor. Bir taraftan da maksimalist taleplerle gelen bir karşı taraf var. Ve işin diğer tarafında da bu savaştan nemalanan bir Netanyahu var. O nedenle bence en olası senaryo, bu müzakereler sonuç vermeyecek gibi ve muhtemelen cuma günü ya da hafta sonu piyasalar kapandığında saldırılar devam edecek.

Şununla bitireyim: Muhtemelen piyasalara etkisini azaltmak için bu 5 günlük süre verildi. Tabii müzakerelere bir şans vermek de planın parçası olabilir. Bir de bölgeye giden binlerce Amerikan askeri var. Onların cuma günü, cumartesi günü bu ikinci dalga için bölgede olacağı söyleniyor. Eğer müzakerelerden bir şey çıkmazsa, Amerika’nın düşündüğü askerî opsiyonlar var. Bunlardan bir tanesi, mesela bir özel kuvvetleri İran’a sokmak ve bu çok zenginleştirilmiş uranyumu ele geçirmek. Ömer bunlar hakkında bir brifing de aldı, o daha net anlatabilir. Bu askerî opsiyonların hepsi riskli opsiyonlar.

Ruşen Çakır: Ömer, ABD’den ve oradaki sorunlardan bahsettiniz, ona tekrar geleceğiz. Ama bir detay sormak istiyorum. İçimizde İsrail’e en hâkim olan isim sensin. İsrail İran’la savaşıyor. Savaş inişli çıkışlı, ama savaşıyor. İsrail Lübnan’a giriyor. Bir de geçenlerde Suriye’yi yine bombaladı biliyorsun; Dürzîlere yönelik saldırıya misilleme gibi. Bu nasıl oluyor? Küçük bir ülke, tamam, imkânları var da, hepsinde de saldırgan taraf İsrail. Yani nefsi müdafaa gibi bir şey değil. ‘’Suriye’deki misillemeydi’’ diyor ama biliyor ki Suriye de Lübnan da ona diş geçiremeyecek. Ama tek bir yere, mesela İran’a odaklanmak yerine, aynı anda oralarda da gözüküyor olması bir strateji mi sence, ne dersin? 

Ömer Taşpınar: İsrail açısından, 7 Ekim Hamas saldırısı sonrası oluşan yeni bir paradigma var. O yeni paradigma, zaten eski paradigmanın belirli açılardan devamı olsa da, artık çok daha cüretkâr, çok daha sert bir şekilde etrafındaki tehditlerin üzerine giden bir İsrail var. Hamas’ı yok etti sayılır. Hizbullah konusunda elde ettiği operasyonel başarılar ortada; şu anda Hizbullah’ı bütünüyle silahsızlandırmak istiyor. Hizbullah, İsrail için bir bakıma İran’dan sonraki en önemli tehdit, ama İran’a da bağlı. Zaten İsrail halkının İran’a karşı yapılan bu savaşa %80 oranında desteği var. En ölümcül tehdit olarak gördükleri ülke. İsrail halkı, başta da Netanyahu, eğer İran’ın eline bir gün nükleer silah geçerse, o silahı İsrail’e karşı kullanacağına ikna olmuş durumda. İsrail kamuoyunu bu konuda tersine ikna etmek çok zor. O nedenle böyle bir savaşı hem İran’la hem Hizbullah’la zaten Suriye’de doğru dürüst yapmaları gereken bir şey de yok; Suriye’de karşılarında ciddi bir ordu da yok. Lübnan’da baktığında Lübnan Ordusu diye bir şey yok. Sadece Hizbullah’ın elinde hâlâ bir kapasite var. Asıl cephe şu anda İsrail için, asıl bütün mobilizasyonun, seferberliğin yaşandığı, İsrail Hava Kuvvetleri’nin, Demir Kubbe’nin şu anda odaklandığı mesele, tabii ki İran’la savaş. Bu, İsrail açısından İran’daki rejimi bitirme savaşı ve İsrail’in İran’daki rejimi bitirme dışında da fazla bir alternatifi yok gibi. Bu, normal şartlarda ‘’Netanyahu’nun savaşı’’ diyebileceğimiz bir şeydi. Ama Netanyahu’nun savaşı, daha çok bence Hamas’tı, belirli açılardan da Hizbullah. 

Mesele İran olunca, İsrail kamuoyunda bir kutuplaşma yaşanmıyor. İran’ın tehdit teşkil ettiğini, neredeyse bütün İsrail halkı kabul ediyor ve, İsrail’in Orta Doğu’dan atılmasını sloganlaştırmış bir rejim ayakta olduğu sürece, İsrail kamuoyu açısından İran hep bir tehdit teşkil edecek. Bu nedenle Trump’ın yaşayabileceği senaryoyla, İsrail’in yaşayabileceği senaryo arasında ciddi bir makas var. Çünkü Trump açısından İran’daki İslami rejim, bir ölüm kalım meselesi değil. Sonuçta İran’daki İslâmi rejim nükleere gitse bile, aslında Amerika açısından kontrol edilebilecek bir rejim. Çünkü Amerika’daki ciddi stratejistler bir hesap yaptıklarında, İran’ın, yarın bir gün elinde nükleer silah olursa ilk yapacağı hamlenin, bu nükleer silahı İsrail’e karşı kullanmak olmayacağını biliyorlar. Sonuçta İran’ın intihar üzerine kurulu bir stratejisi yok. İran bu nükleer silahı, tıpkı Kuzey Kore gibi caydırıcılık ve rejimin devamı olarak kullanacak. Amerika’daki yapılan hesap bu. Ama İran’ın nükleer hâle gelmesi, Amerika’nın ulusal çıkarları açısından kabul edilemez bir şey. Bir ölüm kalım meselesi değil, İsrail’de olduğu gibi varoluşsal bir tehdit algılaması yok. Ama kabul edilemez bir şey. Niye? Bunun birçok nedeni var. Çünkü nükleer bir İran’la, bölgede Hizbullah’ın, Husilerin, Haşdi Şabi’nin stratejik olarak çok daha güçleneceği kabul ediliyor.

İkincisi, İran nükleer olursa, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, belki Türkiye, bölgede bir nükleer proliferasyon yaşanacak. Yani herkes nükleere doğru gidecek. Bu Pakistan’ın nükleer olmasına karşı Hindistan’ın nükleer olması gibi olmayacak. Ortadoğu’da artık nükleer bir yarış başlayacak. Amerika bunları istemiyor. O nedenle Amerika açısından nükleer mesele son derece önemli ve bugün yapılan hesaplarda, bu rejim ayakta kaldığı sürece nükleere gitmek zorunda gözüküyor. Yani daha radikalleşmiş bir rejimle karşı karşıya olacağız. Toz duman bir şekilde kaybolduktan sonra karşımızdaki İran’a baktığımızda, Devrim Muhafızları’nın çok daha güçlendiği, eğer hayattaysa; bütün ailesini, karısını, çocuklarını, babasını kaybetmiş bir Mücteba Hamaney’in daha da radikal, Devrim Muhafızları’na daha da bağımlı bir hâle gelmiş bir dini liderlik oluşturacağı, dolayısıyla İran’ın, böyle teolojik bir İslami yapıdan, belki biraz daha faşizan, daha sert, daha milliyetçi bir yapıya doğru kaydığı, ama nükleer konuda belki aynı sertlikte ve çok daha kararlı bir İran olacağı da ortada. İsrail böyle bir İran’la yaşamak istemeyecektir. O nedenle Amerika dursa bile, gerçekten Netanyahu’nun, İsrail Hava Kuvvetleri’nin, İsrail Ordusu’nun temel hedefi, her zaman için İran’daki bu nükleer hedefleri vurmak olacaktır. 

Bu konuda aslında tehlikeli bir döneme de giriyoruz. Çünkü ellerindeki istihbarat tam olarak net değil. Şu anda İran’ın elinde 400-500 kilo zenginleştirilmiş uranyum maddesi var. Ne kadar olduğundan tam olarak emin değilim. Bunların nerede olduğu da belli değil. On İki Gün Savaşı’nda Trump zafer ilan etti, “Nükleer santrallerini mahvettik, nükleer tehlike artık yok” dedi. Zaten bu savaşın çıkmasındaki temel nedenlerden biri de o; rejimi bitirmek. Ama nükleer konuda İran’ın hâlâ mesafe alması önemli bir mesele. Bu nükleer zenginleştirilmiş uranyum nerede? Bu konuda ne İsrail’in elinde ne Amerika’nın elinde tam bir istihbarat yok. O yüzden buraya böyle 5,000 tane deniz piyadesi sokup, bunları tam olarak bilmedikleri bir yere götürmek imkânsız gibi. Peki, ne olacak? Bunlar muhtemelen büyük dağların altında, binlerce metre kazılmış yerlerde olabilir. Buradaki büyük tehlike de şu: Geçen gün okulda bir uzmanla konuşuyorduk; eğer Amerika bu savaşı bir şekilde bitirmeye karar verirse ve böyle bir anlaşmaya giderse, İsrail’in, savaşı daha uzatmak, rejimi yok etmek veya rejimi nükleerden arındırmak için provoke edici bir delilik yapması da korkulan bir senaryo. Ben bunu ilk kez duydum. İsrail’in elinde nükleer silah var biliyorsun ve taktiksel dediğimiz, daha dar alanda etkili olabilecek nükleer silahlarını bu tür yerlerde kullanabilir mi? Yani bir alanı patlatmak için, bir dağı patlatmak için nükleer silah kullanır mı? Böyle bir senaryonun konuşulduğu bir yere doğru da gidiyor olabiliriz. Bunlar çok alarmist, en kötü senaryolar ama Trump’ın anlaşmaya eğilimli olduğu, Netanyahu’nun ise hiçbir şekilde anlaşma istemediği ve nükleer konuda taviz vermek istemediği bir İran’da böyle bir şey olabilir mi? Ben buna %10 ihtimalden fazla vermiyorum ama küçük de olsa böyle bir tehlike var. 

Diğer tehlike, İsrail ve Amerika’nın, her altı ayda bir, şimdi yaptıklarını yapmaya başlamaları. Yani altı ayda bir, şüphelendikleri nükleer merkezlere, nükleer silaha gidememeleri için hava saldırılarında bulunmaları. İran’ın da yapmak istediği şey, bu caydırıcılığı oluşturmak. “Bir daha bunu yaparsanız…  Önce haziran ayında yaptınız, şimdi yine yapıyorsunuz. Altı ay sonra beni yine çim biçme operasyonlarıyla böyle vurmaya kalkarsanız, aynı şeyler başınıza gelecek. Hürmüz’ü kapatacağım, hatta mayınlayacağım. Bölgeyi yine ateşe vereceğim” mesajı. İran, bunların her seferinde tekrar edilmemesi için bir caydırıcılık ve güvenlik garantisi isteyecek; masaya öyle gelmek istiyor. Nükleer konudan daha da önemsediği şey, o garantiyi alabilmek. Ama o garantiyi de eğer nükleer dosyada bir taviz vermezse, yani “tamam, ben nükleere gitmeyeceğim” demezse alması çok zor. Aslında 2015’te Obama’nın yaptığı anlaşmaya doğru gidiyoruz. Trump’ın yırtıp attığı, “Bu anlaşma bir işe yaramıyor. Tarihin en kötü anlaşması’’ dediği anlaşma, bugün Trump yönetimine verilse, İran ‘’Biz nükleere gitmiyoruz ama sivil nükleer zenginleştirme hakkımız devam ediyor. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu gelip baksın. Biz bu şeffaflığın karşılığında belirli tavizler bekliyoruz. Bunlardan bir tanesi, bir daha saldırmamanız. İkincisi, ekonomik yaptırımların kaldırılması. Sembolik olarak da bir tazminat bekliyoruz” dese, bence Trump buna “evet” diyebilir. Ama mesele, İsrail “evet” der mi? 

Tabii konuşmamız gereken bir şey de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ne diyeceği. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, nükleere doğru gidebilecek rövanşist, daha da sertleşmiş, kendilerine saldırmış fakat bir bedel ödememiş, hatta daha da güçlenmiş, rejimini konsolide etmiş bir İran’la yaşamaya “evet” der mi? Zaten galiba demiyorlar ki, Muhammed bin Selman Trump’a, hepimizin bekleyeceği şekilde “Sonuna kadar götür, devam et” diyor. Burada aslında İsrail’in pozisyonuyla, Birleşik Arap Emirlikleri’nin, biraz da Suudi Arabistan’ın pozisyonu arasında paralellikler var. Onlar böyle bir İran’la yaşamak istemiyorlar. Ama Amerika’nın İran’ı havadan bombalayarak rejimi değiştirme lüksü de yok. Trump’ın takvimiyle bölgenin takvimi birbirine uymuyor artık.

Ruşen Çakır: Gönül, şu ABD meselesine tekrar dönelim. Ekonomi kötü şu bu, epeyce bir şey söylediniz. Ama şunu merak ediyorum: Mesela Gazze’ye karşı üniversitelerde bayağı protestolar oldu. Kamuoyu araştırmalarında, savaşa ve Trump politikalarına destek düşük çıkıyor bildiğim kadarıyla. Ama sivil bir hareket göremiyoruz ya da ben mi kaçırıyorum? Bu benim ilgimi çekiyor açıkçası. İnsanlar, İran rejimiyle eşleşmek mi istemiyorlar ya da başka bir şey mi? Bir diğer yön de şu: Trump buradan kaybediyor, ama rakipleri buradan kazanabiliyor mu? Onlar mesela savaş konusunda gerçekten elle tutulur birtakım şeyler söylüyorlar mı yoksa sadece “Trump zaten bataklığa batıyor, biz de bundan istifade ederiz” mi diyorlar?

Gönül Tol: Ruşen, onu cevaplamadan önce, Körfez ülkelerinin nerede durduğuyla ilgili önemli bir soru sordun. Savaş başladığından bu yana, Batı medyasında “Aslında Suudiler bu savaşı çok istiyor” diye gazete haberleri çıkıyordu. Bu bana hiçbir zaman mantıklı gelmiyordu. Biz, savaş başladıktan birkaç gün sonra, burada kapalı bir toplantıda, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’ı da misafir ettik. Söylediği şeyler anlamlı ve mantıken de bana doğru geliyordu. Neden aslında bu savaşı istemiyorlar? Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan başta olmak üzere, Körfez ülkeleri için bu savaş, ortaya koydukları bu 2030 vizyonunun tamamen altını oyan bir şey. Savaş dördüncü haftasına girdi. Körfez ülkeleri o kadar çok bedel ödedi ki… Mesela Goldman Sachs “Suudi ekonomisi %5, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ekonomisi %3 küçülebilir” diyor. Bu iki ülkenin 2030 vizyonları, aslında bütünüyle öngörülebilirliğe, bölgede stabiliteye, istikrara ve yatırımcı çekmeye dayalıydı. Şimdi petrollerini satamıyorlar. Petrol fiyatları artmış durumda, ama Hürmüz Boğazı’nın kapanması nedeniyle satamıyorlar. Projeleri, gelecek vizyonları tepe taklak olmuş durumda. Mesela, bölgenin finans ve turizm merkezi olan Dubai’ye bütün uçuşlar iptal ediliyor. O nedenle ben, Körfez ülkelerinin başından beri Trump’a lobi yapıp “Bu savaşı başlat, İran’ı bitir” dediğine inanmıyorum. Fakat bugün gelinen noktada, artık caydırıcılığı inşa etmeleri gerekiyor. Çünkü İran o kadar saldırdı ki. İlginç bir gelişme de var. İran, Körfez ülkeleri içerisinde en çok Birleşik Arap Emirlikleri’ne saldırmıştı. Şimdi birkaç gündür saldırılarını Suudi Arabistan’a yoğunlaştırdı. Dolayısıyla bu ülkelerin de artık caydırıcılığı tesis etmeleri gerekiyor. O nedenle de savaşa girmeyi ciddi olarak düşünmeleri mantıklı, ama bunun yeni bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Hatta Suudi Arabistan’ın, bugün bile Amerika’ya bazı üsleri İran’a saldırı için kullanmasına izin verdiği söyleniliyor. Muhammed bin Selman’ın da savaşa girme konusunda bugün itibarıyla en istekli lider olduğunu gösteriyor. Suudiler girerse diğerleri de bu yolu izleyebilir. 

İç siyaset açısından bakarsak: Neden gösteriler olmuyor konusunu biz Ömer’le çok sık konuşuyoruz. Öyle bir ülke ki Amerika, hakikaten hissetmiyorsunuz. Tabii biz hem Ortadoğulu olmanın, siyaseti takip etmenin de bir gereği olarak, sürekli savaşla yatıp kalkıyoruz, haber takip ediyoruz. Ama Amerika’da böyle bir hava yok. Washington’da yaşıyor olmamıza rağmen, bırakın gösterileri, eğer bu petrol fiyatları, benzin fiyatları yükselmemiş olsa, gerçekten günlük hayatta hiç hissedilmeyecek. Bu savaşın, Amerikan toplumunun genelinde ekonomik etkisi dışında hissedilir bir etkisi yok gerçekten. 

Peki bunu nasıl açıklayabiliriz? Dediğin gibi, Demokratlar da bunu çok efektif olarak kullanamıyorlar. Demokratlar “Ekonomik etkilerini kullanmak” söylemi dışında, savaşın yarattığı diğer komplikasyonları çok etkin kullanamıyor. Çünkü Amerikan iç siyasetinde o kadar çok şey oluyor ki… Mesela dün New York Havaalanı’nda bir kaza oldu, uçakla, yerdeki araçlardan bir tanesi çarpıştı. Bunun arka planına baktığımızda, uzunca bir süredir Amerikan hükümeti kısmi olarak kapalı. İnsanlar havaalanlarına yığılmış durumda, çünkü personel yok. Binlerce insan işten çıkarılmış, Federal hükümet için çalışan insanlar işten çıkarılmış. O yüzden o kadar kaotik bir Amerikan iç siyaseti var ki. Hükümet kısmî olarak kapanmış durumda ve bunun önüne geçmek için Kongre’de ciddi bir efor harcanıyor. Ama Trump bunu bloke ediyor. Trump’ın derdi, bir yasa geçirmek. Çünkü “2016’da Amerikan vatandaşı olmayan insanlar oy kullandı” diye fantastik bir düşüncesi var; bunu gündeme almak istiyor. Yani çok kaotik bir iç siyaset gündemi var ABD’de ve bu gündemde, İran Savaşı’na sıra gelmiyor.

Ruşen Çakır: Ömer sen ne dersin? ABD, kamuoyu, ABD muhalefeti, savaş… Gönül bu savaşa bir ilgisizlik olduğunu söylüyor ve işin ucu, ancak enflasyon, petrol fiyatı ile kendine dokunduğu zaman biraz hatırlıyor anladığım kadarıyla. Ama bir yandan da bunun III. Dünya Savaşı’nı başlatabileceği bile söyleniyor. Bu kadar ilgisizlik manidar değil mi?

Ömer Taşpınar: Amerikan kamuoyunun bir konuyla ilgilenmesi için ya Amerikan askerlerinin ciddi bir oranda ölüyor olması lazım ya da ekonomik olarak çok ciddi bir etkisinin olması lazım. Irak ve Afganistan’da Amerikan askerleri ölüyordu. Bugün bu savaşta çok az sayıda Amerikan askeri ölüyor. Çünkü savaşmıyorlar; havadan bombalamayla gidiyor. Dolayısıyla ortada Amerikan askerlerinin öldüğü bir Irak, Afganistan gibi bir senaryo yok. Amerika’nın üzerine İsrail gibi balistik füzeler de gelmiyor. Bir de bu savaş, Gazze’deki katliam kadar sivillerin öldüğü bir savaş değil. İran’da tabii ki hiç küçültmek istemem, İran’da ölü sayısı 1,000, 2,000, 3,000 olabilir. Fakat Gazze ile kıyasladığımızda, 60 bin kişinin öldüğü, İsrail’in, sivillere, çocuklara saldırdığı bir savaşta, Amerikan televizyonları Gazze’yi göstermeye başlamıştı ve kampüslerde İsrail’e karşı çok ciddi bir hava oluşmuştu. Tabii ki İran’da da halk ölüyor, sivil hedefler var. Savaşın başında bir okul vuruldu ve orada 200’e yakın çocuk öldü. Pentagon bu konuda bir soruşturma başlattı. Trump utanmaz bir şekilde “Bunu İran yapmıştır” dedi. Savunma Bakanı hiç olmazsa kendisinden beklenmeyen bir olgunlukla “Bunu araştıracağız” dedi. Sonuçta Pentagon hatasını kabul etti. İsrail’in Gazze’de yaptığı kadar sivil öldüren bir Amerika, henüz karşımızda yok, ama oraya doğru gidebilir. İran’da ölen sivil sayısı daha arttıkça, bu konu belki biraz daha gündeme gelir. 

Bir de şu var: Amerika’da 6 milyon Arap Müslüman bir nüfus var. Amerika’da Filistin meselesi gündeme geldiğinde onlar tabii ki devreye giriyor; bir infial oluyor, kızıyorlar. Ama “İranlı Amerikalı” dediğimizde, İran diasporası diye baktığımızda, Şah döneminde Amerika’ya gelmiş ve şu anki rejimden nefret eden, İran’ın zaten vurulması gerektiğine inanmış 1,5 milyon kadar bir kamuoyu var. Bunların önemli bir kısmı da zaten Pehlevi’nin, Şah’ın oğlunun gidip orada tekrar bir hükümet kurmasını istiyor. Sanki olabilecekmiş gibi öyle bir fanteziye de inanıyorlar. Yani İranlı Amerikalıların “orada halkımız ölüyor” demesi gerekirken, onların bu savaşa destek olduğunu, hatta “sonuna kadar gitmeli” dediğini de görüyoruz. Bu da bir etken.

Son olarak iki şey söylemek istiyorum: Amerika’da İsrail lobisi zayıflıyor kanımca. Bu ilginç bir gelişme. Gazze döneminde bu zaten yaşandı, Demokratlar bir bakıma koptu. Biden yönetimi her ne kadar destek veriyor olsa da, özellikle Demokratların toplumsal tabanını mobilize edebilecek genç ve daha popülist Demokrat isimler, İsrail lobisini hiç olmadığı kadar karşılarına aldılar. Bugün Amerika’nın siyasetine baktığımızda, Demokrat Parti’nin muhtemelen seçimlerdeki en önemli ve en popüler adayı olabilecek kişi, Kaliforniya Valisi Gavin Newsom, İsrail’e “Bir apartheid rejimi” diyor. Bu, Demokratların başkan adayı olabilecek bir isim. Yani Demokratlarla İsrail arasında ciddi bir makas oluştu. Şu anda Tucker Carlson gibi isimler üzerinden giden ciddi bir İsrail düşmanlığı, Cumhuriyetçi Parti’nin içinde ve Trump’ın MAGA tabanında da var. Çünkü “Make America Great Again” derken ‘‘Make Israel Great Again’’ diyorsunuz aslında. Bu, İsrail’in savaşı” diyen bir taban var. O nedenle, Netanyahu aslında içeride şu anda çok popüler gidiyor olabilir, ama Netanyahu Amerika’yı kaybediyor olabileceğinin farkında değil. Yavaş yavaş Amerikan halkını kaybediyor. İsrail zaten bu savaşla ve Gazze ile beraber bütün dünyada antisemitizmin artmasına neden oldu. Şu anda Amerika’nın içine girdiği ve bir bakıma ‘’İsrail’in savaşı’’ olarak değerlendirilen bir savaş nedeniyle enflasyon doğarsa, hele Amerikalı askerler ölmeye başlarsa, burada İsrail lobisinin işi daha da zorlaşacak. O nedenle Amerikan iç siyasetinde ilginç bir gelişme yaşanıyor. 

Son olarak da şunu söyleyeyim: Gönül, Körfez’le ilgili “Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri caydırıcılık peşinde olabilir” diye önemli bir şey söyledi. Şimdi bu ülkelerin hava kuvvetlerine baktığımızda, hiçbir zaman İran’ın, İsrail’in, Amerika’nın hava kuvvetleri kadar etkili olamazlar. Diyelim Suudi Arabistan yarın bir gün “Sabrımız taştı” dedi. Ne yapacak? Suudi Arabistan kalkıp kendi uçaklarıyla İran’ı vurmaya mı başlayacak? Bunu yaptığı anda üzerine çok daha fazla dron gelir, çok daha fazla saldırıya neden olur. Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Küçük Sparta denilen biraz daha profesyonel bir ordusu var. Daha disiplinliler, daha iyi pilotları var. Peki onlar İsrail’in yapamadığını mı yapacaklar? Suudi Arabistan’ın ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin caydırıcılığı, Amerika üzerine kurulu. Diğerlerinden bahsetmiyorum bile, çünkü o kadar güçlü değiller. Amerika bunları koruyor. Amerika’nın askerî üslerinin dışında bir caydırıcılıkları yok. Bugün geldikleri noktada, Amerika’nın üslerinin de kendilerini koruyamadığını, Amerika’nın aslında İsrail’i kendilerinden daha fazla koruduğunu görüyorlar. Bu durum, İsrail’le ilişkilerde Birleşik Arap Emirlikleri’nde uzun dönemde bir soru işareti yaratabilir. Ben, Suudi Arabistan’ın önümüzdeki dönemde İsrail’le ilişkilerinin normalleşeceğini hiç düşünmüyorum artık. Ve bütün bu toz duman bittikten sonra, “Biz Amerika’ya güvenerek caydırıcılık kazandığımızı düşünüyorduk. Amerika bizi koruyamadı. Ne yapabiliriz?” diye bir soru da soracaklar. Bu, uzun dönemde, Amerika’nın Körfez’le ilişkilerinde, belki daha fazla Çin’le ve Rusya’yla flört etmelerine neden olabilir. Bunun böyle de bir bedeli olacak gibi geliyor bana. Ama dediğim gibi, uzun dönemde, kısa dönemde değil, 

Gönül Tol: Ruşen şunu ekleyebilir miyim? İsrail, Körfez ülkelerini İran saldırılarından koruyor. Bu ülkeler savunma ittifaklarını çeşitlendirmeye de çalışıyorlar. Bu tabii kısa dönemde olacak bir şey değil. Ömer geçenlerde söylemişti, bir brifingde duyduğuna göre, Körfez ülkeleri, İran savaşı başladığından bu yana çok daha fazla Amerikan silahı alıyor. Kısa vadede Amerika’ya bağımlılığı artıyor, ama uzun vadede özellikle Avrupalı partnerleri düşüneceklerdir. Mesela savaş başladıktan sonra Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri hava sahasını, İngiliz, Fransız Rafale savaş uçakları korudu. Daha bu sabah kurumda, Körfez ülkelerinden yetkililerle bir toplantı yapıldı. Şunu söylüyorlar: “Daha önce bu düşünülemezdi. Biz, Amerika’yla savunma ittifakımızın zayıflaması gerektiği nosyonunu kabul etmiyorduk. Ama bugün artık o noktadayız ve kendimize alternatif müttefikler aramak zorundayız.” Bu da çarpıcı bir şey.

Ruşen Çakır: Evet arkadaşlar, çok dolu dolu bir Transatlantik yayını oldu. İkinize de ayrı ayrı teşekkürler. Haftaya yine galiba bu savaş sürüyor olacak. Bakalım Trump anlaşmaya varacak mı ya da bizi kandırmaya devam mı edecek? Buna göre biz de haftaya salı günü yine bu saatte izleyicilerin karşısında olacağız. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkürler. İzleyicilerimize de teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.