1977 yılından bu yana dünyanın birçok ülkesinde avukatların tehlike altında olduğuna dikkat çekmek için, 24 Ocak Tehlike Altındaki Avukatlar Günü olarak anılıyor. Bunun nedeni şüphesiz avukatların mesleki risklerinin romantize edilmeye çalışılması değil. Aksine avukatlar, varoluş amaçları ve tarihsel sorumlulukları gereği, iktidarın sınırsız gücüne hukuki sınırlar çizdikleri, keyfiliği görünür kıldıkları ve hukuku iktidarın değil toplumun denetim aracı hâline getirmek istedikleri için sistematik biçimde hedef hâline getirilmektedir.

“Savunmanın tasfiye edilmeye çalışıldığına tanıklık ediyoruz”
Yıllardır süregelen baskılar ve biçim değiştirerek devam eden savunma kısıtları, bugün avukatın müvekkil dosyasıyla özdeşleştirilmesine, avukatlık faaliyetinin kamuoyuna suç faaliyeti gibi sunulmasına ve yargı mekanizmasının bu çarpık algıyı yeniden üreten bir araç hâline getirilerek avukatları kriminalize etmesine dönüşmüştür. Türkiye’de savunma nezdinde ortaya çıkan tablo, münferit ya da istisnai uygulamaların rastlantısal bir toplamı değildir. Aksine, bilinçli, sistematik ve süreklilik arz eden, kurumsallaşmış bir siyasal tercihin sonucudur. Zira her gün, siyasallaşmış yargı eliyle, farklı biçimlerde savunmanın işlevsizleştirilerek tasfiye edilmeye çalışıldığına tanıklık ediyoruz.
Savunma hakkı, demokratik hukuk devletinin salt övünç kaynağı değil, aynı zamanda taşıyıcı kolonu, kurucu unsurudur. Avukatın soruşturma tehdidiyle karşı karşıya kaldığı bir düzende adil yargılanmadan söz etmek hukuken de fiilen de mümkün değildir.
Bugün avukatlar, temsil ettikleri kişiler nedeniyle fiilen cezalandırılmakta, dosya içeriğiyle özdeşleştirilerek itibarsızlaştırılmakta ve meslekleri üzerinden hedef hâline getirilmektedir. Bu tablo hukukun değil, otoriter bir yönetim anlayışının açık refleksidir.
Ne yazık ki bu baskı rejimi, yalnızca savunma makamına yönelmiş değildir. Aynı zihniyet, tarihsel olarak hakikati dile getiren, kamusal sorumluluk üstlenen ve demokratik dengeyi ayakta tutan tüm toplumsal aktörleri de sistematik biçimde hedef almıştır.
24 Ocak, bu ülkede hukuku, hakikati ve kamusal sorumluluğu savunmanın bedelinin ağır olabildiğini gösteren bir hafıza günüdür.
Tarih gösteriyor ki savunmanın, hakikatin ve kamusal vicdanın susturulması, şüphesiz aynı amaca hizmet eder.
Tam da bu nedenle savunmanın korunması iyi niyet kurallarına bırakılmamış, uluslararası hukukta bağlayıcı ve açık normlarla güvence altına alınmıştır.
Birleşmiş Milletler tarafından 1990 yılında kabul edilen Avukatların Rolüne Dair Temel İlkeler (Havana Kuralları), avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle baskı, tehdit ve yaptırıma maruz bırakılamayacağını açıkça düzenlemektedir. Buna rağmen avukatların gözaltına alındığı, tutuklandığı, bürolarının basıldığı ve meslek örgütlerinin işlevsizleştirilmeye çalışıldığı bir yargı pratiği giderek normalleştirilmek istenmektedir. Bu noktada artık sorun, hukukun yanlış uygulanması değil, hukukun bilinçli biçimde araçsallaştırılmasıdır.
Avrupa Konseyi’nin Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Sözleşmesi, savunma hakkını, adil yargılanma ilkesini ve baroların bağımsızlığını bağlayıcı normlarla güvence altına alan açık bir irade beyanıdır. Hazırlık sürecinde yer alan Türkiye tarafından bu sözleşme hâlen imzalanmamış ve TBMM tarafından onaylanmamıştır. Bu sözleşmenin dışında kalmak, teknik bir çekince değil, savunmanın uluslararası güvencelere bağlanmasını istemeyen siyasal bir tutumun ifadesidir.
Türkiye’de avukatlık bir kamu hizmetidir. Ancak pratikte avukatlar, kamusal bir güvence unsuru olarak değil, potansiyel bir tehdit olarak görülmektedir. Bu çelişki bir rastlantı değildir. Zira yargıda keyfiliğin önündeki en büyük engel, bağımsız ve güçlü bir savunma makamıdır.
Hukuksuzluğa karşı en önemli kurumsal direnç alanlarından biri olan baroların varlığı ve bağımsızlığı, avukatlığın bireysel bir faaliyet değil, kamu adına yürütülen bir görev olarak varlığını sürdürebilmesinin temel güvencesidir.
Bütün bu nedenlerle 24 Ocak bir anma günü değil. Bir teşhir ve yüzleşme günüdür. Tehlikedeki Avukatlar Günü’nde işaret edilen “tehlike”, savunmanın sindirildiği, yargının yürütme güdümüne alındığı ve hukukun bir intikam aracına dönüştürüldüğü düzenin doğrudan sonucudur.
Savunmayı susturan her uygulama, hukuk devletinden açık bir kopuştur ve bu kopuşun sorumluluğu, suskun kalan herkesin omuzlarındadır.













