Nazlı Ilıcak Medyascope’a konuştu: “15 Temmuz 2016’da duvara çarptım”

15 Temmuz’un ardından 3,5 yıl cezaevinde kalan gazeteci Nazlı Ilıcak, 2016’dan sonraki ilk kapsamlı röportajını Medyascope’a verdi. Fethullahçıların mahrem bir yapı olduğunu fark ettiğini belirten Ilıcak, cezaevi sürecini anlatırken 1960’lardan bugüne Türkiye’nin yakın tarihine ve güncel siyasal gelişmelerle ilgili konuştu.

Haber: Emir Berke Yaşar

Tahmini okuma süresi: 23 dakika

Nazlı Ilıcak Medyascope’a konuştu: “15 Temmuz 2016’da duvara çarptım”

Röportajdan öne çıkan başlıklar

  • Gazeteci Nazlı Ilıcak, 15 Temmuz sonrası 3,5 yıl cezaevinde kaldıktan sonra Medyascope’a kapsamlı bir röportaj verdi.
  • Cezaevi sürecini, sağlık durumunu ve hayatını anlatan Ilıcak, gazeteciliği özlediğini ifade etti.
  • Ilıcak, 27 Mayıs darbesi ve ardından gelen siyasi gelişmeleri değerlendirerek, muhalefetin Fethullahçılara karşı tutumunu eleştirdi.
  • Nazlı Ilıcak, geçmişteki siyasi deneyimlerini paylaşırken Türkiye’nin geleceği ve demokrasisi hakkında umutlu olduğunu belirtti.
  • Fethullahçılarla ilgili yanıldığını kabul eden Ilıcak, tarikatların kamudaki etkisini ele alarak liyakatın önemine dikkat çekti.

Ilıcak, sağlık durumunu ve günlerinin nasıl geçtiğini anlattı:

“Allah’a şükür yaşıma göre sağlık durumum iyi. Bugün yapmak istediğim birçok şey var. Gazeteciliği özlüyorum. Televizyondaki tartışmalar, konuklar… Bugün için bu imkânsız. Anılarımı yazdım; ama anılarımı uygun bir zaman diliminde bastıracağım. Bir davet verip jübilemi yapmayı düşünüyorum. Fakat bugünkü şartlarda doğru olmaz. Günlerim çok iyi geçiyor. Rahat bir emeklilik yaşıyorum. Tiyatroya gidiyorum, dostlarla buluşuyorum, briç oynuyorum. Pilates ve fitness yapıyorum. Torunlarla vakit geçiyorum. Seyahatlere çıkıyorum. Bundan iyisi can sağlığı.”

Ilıcak, cezaevi günlerini ise “Hapishanede ayakta kalmak için umuda tutunmak şart” diyerek anlattı:

“Daha genç olsaydım mutlaka daha dayanıklı olabilirdim. 12 Eylül’de 3 aylık Sağmalcılar tecrübem var. O günler bu kadar ağır geçmedi. 3 aylık hafif bir ceza almıştım. Sabah 7’de çıkıp akşam 7’de cezaevine gidiyordum. Mamafih Sağmalcılar’ın şartları bugünkü cezaevlerine göre çok daha ağırdı. Yemek yiyecek masa yoktu; yatak üzerinde yenirdi. Yıkanmak için kurnalı bir hamam vardı, koğuşlar çok pis kokardı. Yaşım gençti, ceza hafifti; Sağmalcılar tecrübesini nispeten kolay atlattım. Bu defa durum farklıydı. Sonuç belli değildi, ne kadar kalacağım bilinmiyordu. Üstelik ‘terör örgütü üyeliği’ ve ‘darbeye hazırlık’ gibi iddialarla üç kez ağırlaştırılmış cezaya mahkûm edildim; müebbet hapis cezası da İstinaf’ta onandı. Dışarıda sahip çıkanımız yoktu.

Muhalif denilen çevreler de ‘FETÖcü’ olarak adlandırılanlara karşı acımasızdı. Kemal Kılıçdaroğlu sahip çıktı ama her seferinde kendi tabanından sert tepki gördü. Bu ayrımcılık hâlâ sürüyor. Muhalefet yalnızca kendi mahallesinin derdiyle ilgileniyor. Sonuçta keser döndü, sap döndü; kendini dokunulmaz sananlar teker teker cezaevine girdi. Sarı öküzü vermemek gerekiyordu.

Bakırköy Kadın Cezaevi’nde nispeten rahattım. Bir süre sonra tek odada kalmayı başardım. Uyku problemim olduğu için bu çok önemli. Her gün ya avluda yürüyüş yapıyor ya da jimnastik yapıyordum. Allah’a şükür hiç hastalanmadım. Orada hastalanmak bir felâket. Hem ilâç temininde güçlük var hem de hastaneye gidip gelmek, kelepçelenmek, adeta teşhir edilmek rencide edici. Yaşım dolayısıyla genel bir bakımdan geçmek üzere hastaneye gönderildim. Ama Adli Tıp, hapishane şartlarına dayanabileceğim kararını verdi. Kimse Adli Tıp’a bel bağlamasın. Çok daha ağır hastalara bile ‘kendine bakabilir’ hükmü veriyorlar. Hapishanede ayakta kalmak için mutlaka bir umuda tutunmak gerekiyor.

Müebbet hapis cezası aldım ama bu böyle süremez, nasıl olsa çıkacağım diye düşündüm. Her celse ayrı bir umutla duruşmaya gittim. Tabii sonradan yıkılıyor, birkaç gün kendime gelemiyordum. Bolca Sudoku da çözdüm. Bir işe yaramayacağını bilmeme rağmen savunmalarımı yazmaya çok vakit ayırdım. Tutukluluğuma itiraz dilekçelerimi de ben kaleme alıyordum. Savunmalarımı yazarken suçsuzluğumu daha derinden ve kuvvetle idrak ediyordum. Hapishaneden çıkınca dostlarıma, evlatlarıma ve torunlarıma kavuştum. Onlarla bolca vakit geçirdim. Zaten gazetecilikten zoraki emekliliğe ayrılmıştım. Başka yapacak bir işim yoktu.”

“27 Mayıs lâfı açıldı mı bende söz bitmez”

  • İlk gençliğiniz 27 Mayıs dönemine denk geliyor. Adnan Menderes’i ve 27 Mayıs sürecini nasıl hatırlıyorsunuz?

Darbe olduğunda, Notre Dame Fransız Lisesi’nde yatılı okuyordum; ailem Ankara’daydı, ben İstanbul’daydım. Darbe sonrasını ve travmalarını yaşadım. İlerleyen yıllarda Menderes’in siyasi kişiliği hakkında fikir edinebildim.

Menderes demokrat ve özgürlükçü birisi miydi? Hayır. Ama onu eleştirirken, Millî Şef adı verilen çok daha kötü ve baskıcı bir devri takip ettiği, CHP ve İsmet İnönü gibi ağır bir muhalefetle karşı karşıya kaldığı unutulmamalıdır.

Demokrat Parti’nin ilk döneminde muhalefete hoşgörü ve özgürlüklere saygı vardı ama zamanla mutlak güç yozlaştırdı. 1955-56’dan itibaren askerî darbe hazırlıkları mevcuttu; CHP de askerden medet umuyordu. 27 Mayıs darbesine CHP’lilerin dolaylı/dolaysız katkıları oldu. İsmet Paşa’nın “Sizi ben bile kurtaramam” cümlesi, CHP’nin darbe beklentisini gösteriyordu. Orhan Erkanlı bunu sohbette bize doğruladı. Tahkikat Komisyonu doğru değildi ama Menderes, tepkiler üzerine bir ay sonra feshetti.

“Bir dokun, bin ah işit şu kase-i fağfurdan” demişler… 27 Mayıs lâfı açıldı mı bende söz bitmez. Demokrat Parti özgürlüğe karşı demokrasi açısından kabul edilemeyecek adımlar atmış olsa da 27 Mayıs darbesi ile Türk demokrasisinde çok ağır bir yara açıldı.

Askerî vesayete ilk adım atıldı. O tarihten sonra Genelkurmay başkanlarının cumhurbaşkanı olması adet hâline geldi. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı ile bu süreç kesildi. 27 Mayıs darbesinden sonra yüksek yargı belirli bir ideoloji çerçevesinde yeniden örgütlendi. Yargıtay üyeleri değiştirildi, “makbul kişiler” o görevlere geldi. Yeni kurulan Anayasa Mahkemesi gene “makbul kişilerden” oluşturuldu.

Ama darbeciler sözde yargı bağımsızlığı vadetti. Yargıya vesayetçi bir zihniyetin yerleşmesinin yolunu açtı. Tek bir örnek vermek gerekirse: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden eski Demokrat Partililer için siyasi af çıktı. Anayasa değiştirilerek onların siyaset yapmasının önü açıldı. Türkiye İşçi Partisi Anayasa Mahkemesi’ne müracaat etti ve Meclis’in yaptığı bu değişikliği Anayasa Mahkemesi iptal etti. Daha güncel bir misal vermek gerekirse, 2007’de Anayasa Mahkemesi, halkın çoğunluğunun desteğini almış bir AK Parti’yi kapatmaya tevessül etti. 2007’nin tohumları 1960 darbesiyle atıldı.

Nazlı Ilıcak Medyascope'a konuştu: "15 Temmuz 2016’da duvara çarptım"
Nazlı Ilıcak Medyascope’a konuştu: “15 Temmuz 2016’da duvara çarptım”

“Menderes’in idam kararını duyunca hıçkıra hıçkıra ağladık”

60 darbesi sonrası, bütün Demokrat Partili aileler büyük acı yaşadı; birbirimize kenetlendik. Benim yaşım 18’in altı olduğu için Yassıada’da süren davayı takip etmem mümkün değildi; dolayısıyla babamı hiç göremiyordum. 1,5 yılda bir kere görüş izni verdiler. Yassıada’ya bir geminin en alt katında, adeta mahzeninde gittik. Yassıada’da aileler bir odaya dolduruldu. Görüşme sürerken bir anda kapı açıldı, içeriye ada komutanı girdi.

Babalarımız birden ayağa fırladı ve esas duruşa geçti. Bu beni çok üzdü. Tabii ondan sonra idamları da acı bir şekilde yaşadık. Doğrusu ben hiç ihtimal vermiyordum. Karar günü Celal Yardımcı’nın eşi Harika Yardımcı bizdeydi. Ve biz Mutaharra Polatkan’ın Şişli’deki apartmanında, alt katta oturuyorduk. O zaman iletişim imkânları çok sınırlıydı. Radyo dinleyerek kararları öğrenmeye çalışıyorduk. Babama 6 sene 2 ay verdiler. Oysa beraat bekliyordum; yıkıldım. Celal Yardımcı müebbet hapis cezasına çarptırılınca “ucuz atlatmışız” diye sevindim. Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu hakkındaki idam hükmünü duyunca gözyaşlarımıza hâkim olamadık. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorduk. Mutaharra Polatkan üst kattaydı; kim bilir ne hâlde idi! Menderes, Zorlu ve Polatkan’dan bir iki gün sonra asıldı.

Menderes’i alelacele, gündüz vakti saat 12’de astılar. Darbeyi yapan Millî Birlik Komitesi bütün gücünü kaybetmişti. Güç, Türk Silahlı Kuvvetler Birliği Cuntası’nın eline geçmişti. İsmet Paşa, Menderes’e af için Cemal Gürsel’i ziyaret etti ama bu geç kalmış bir çabaydı. İlk günden itibaren CHP bir duruş sergileseydi, Türkiye bu acıyı muhtemelen yaşamazdı. Aksine ilk tutuklamalar sırasında CHP’liler seferber oldu ve askere Demokrat Parti sempatizanlarının evlerini ihbar etti. CHP’li öğretim üyelerinin pek çoğu da askerle işbirliği yaptı.

“Hiçbir başbakanın aklına gazetecileri cezaevine atmak gelmiyordu”

  • 70’li yılları bizlere anlatabilir misiniz?

O dönemde Demirel iktidardaydı. Rakibi Ecevit’ti. Ecevit de iktidara geldi. Aralarında büyük gerginlik ve düşmanlık vardı. Fakat demokratik bir ortamdaydık. Hiçbir başbakanın aklına gazetecileri cezaevine atmak gelmiyordu. Hiçbirinin aklından medyayı susturmak geçmiyordu. Her ikisini de rahmetle yâd ediyorum. Özellikle Demirel’e çok yakındım. Ona ayrı bir sempatim ve sevgim vardı. Zaten koalisyon dönemleri olduğu için iktidarlar güç sarhoşluğuna kapılıp yozlaşacak kadar zamana da sahip değildi. Medyaya karşı hiçbiri akreditasyon uygulamazdı. Meselâ ben Tercüman gazetesinde Ecevit’e ağır muhalefet yapıyordum. Ama Moskova gezisine beni de davet etti. Evde yapılmış bir kek ikram ettim Ecevit çiftine. Çok hoş vakit geçirdik. O tarihte insanlık ölmemişti; gazetecilik de canlıydı.

“15 Temmuz 2016’da duvara çarptım”

  • Nazlı Ilıcak, bugün 1974’te Tercüman’da yazmaya başlayan genç Nazlı Ilıcak’a neler demek isterdi?

1974’te çok gençtim; kendime çok güveniyordum; ateş gibiydim. Gözüm pekti, korkum yoktu. Bu hâlim maalesef çok uzun zaman devam etti. Sonunda 15 Temmuz 2016’da duvara çarptım. Şimdi çok daha temkinliyim, dikkatliyim. Bir konuşursam üç susuyorum. Ama gençler bugünkü Nazlı Ilıcak’ı örnek almasın. Onlar ateş gibi olsun, Türkiye demokrasisine sahip çıksın. Dolayısıyla 1974’teki Nazlı Ilıcak’a “daha sakin ol” tavsiyesinde bulunmazdım. Çünkü mademki elimde bir kalem vardı, o gün kamuya karşı vazifemi yerine getirmeliydim.

Nitekim hayatım hep mücadeleyle geçti; zarar da gördüm fakat pişman olmadım. Adım “yalakaya” çıksaydı, hep iktidarın eteklerinde dolaşsaydım sanırım çok utanırdım. Buna mukabil yanlışlarım da oldu. İnsanları iyi niyetli gördüm, onlara çabuk inandım. Başkası bir adım önde gitsin demeden kendimi siper ettim. Aldanmışlıklar da yaşadım. Ama her adımımı iyi niyetle ve inanarak attım. Hiçbir zaman iktidardan gizli beklentilerim olmadı. Bu bakımdan bir özeleştiri yapabilirim ama 1974’teki Nazlı’ya itidal tavsiye etmem doğru olmaz. Çünkü bir insanın kimliği, hatalarıyla sevaplarıyla, inandıklarıyla yanılgılarıyla oluşuyor.

Nazlı Ilıcak Medyascope'a konuştu: "15 Temmuz 2016’da duvara çarptım"
Nazlı Ilıcak Medyascope’a konuştu: “15 Temmuz 2016’da duvara çarptım”
  • Özal ve Demirel dönemlerini bizlere anlatabilir misiniz?

Süleyman Demirel ile Turgut Özal bir zamanlar yakındı. Ama 12 Eylül Demirel’in siyasi hayatına son verince Özal bunu fırsat bildi ve yasakların sürmesini savundu. Demirel’i terk etmediğim için bana da zulmetti. Bugün eleştirdiğimiz siyaset-medya ilişkilerinin başlangıcını Özal’da görebiliriz. Kendine sadık bir medya ve gazeteciler ordusu yaratmaya çalıştı; çevresindekilere “yağdanlık” denirdi. Eşi Semra Hanım “Papatyalar” derneğiyle zengin iş adamlarının eşlerini üye yaptı. Özal, gazeteleri kâğıt zamlarıyla zorladı, patronları birbirine düşürdü ama Türk siyaseti ve ekonomisine olumlu katkılar da yaptı: turizmi geliştirdi, döviz-TL paritesini serbestleştirdi, çağdaş kambiyo rejimine geçti. 1989 mahallî seçimlerinde oyu yüzde 21,8’e düştü. Demirel, siyasi yasakları kalkınca beklenen başarıyı gösteremedi ve Özal Cumhurbaşkanı oldu. Vefatında Demirel Çankaya’ya çıktı ve DYP’nin enkaz hâline gelmesine yol açtı.

Nazlı Ilıcak Medyascope’a konuştu: “15 Temmuz 2016’da duvara çarptım”

“Zincirbozan’a düzenli yemek yolladım. 12 Eylül’ün şartları daha hafifti”

  • 12 Eylül’ün atmosferi nasıldı, o günlerde neler yaşadınız?

12 Eylül, yasaklar dönemi ama darbe, benim gibi İstanbul’da gazetecilik yapanlara pek fazla dokunmadı. Daha ziyade Kürtlerin canına okudu. Diyarbakır’da korkunç işkenceler yapıldı. 12 Eylül darbesi gerçekleşir gerçekleşmez siyasi partiler hemen kapatılmadı. Sıkıyönetim bildirileriyle liderlerin siyasi faaliyeti yasaklandı. O devirde bir Silivri gerçeği de yaşanmadı. Darbe olunca Demirel ve Ecevit kısa bir süre için Hamzakoy’a gönderildi; sonra serbest kaldılar. Demirel, Büyük Türkiye Partisi için örgütlenince Zincirbozan’da mecburi ikamete gönderildi. Birçok arkadaşı da yanındaydı. Dışarıdaki partililer Demirel’le temas kurabiliyordu. Hatta ben, Zincirbozan’a Orhan Keçeli ile düzenli bir şekilde yemek bile yolladım.

Türkeş ve Erbakan daha uzun süre hapiste kaldı. Türkeş terörden idamla yargılanıyordu. Ben onun teröre karşı olduğunu yazdım. Kimse bana terör örgütü üyesi demedi. Sadece yargıyı etkilemekten dolayı 3 ay hafif hapis cezasına çarptırıldım. Dediğim gibi, bazı açılardan bugüne göre 12 Eylül’ün şartları daha hafifti. Ama şu hususu unutmayalım: Birçok kişi idam edildi ve işkence gördü. Bir başka örnek vermek gerekirse, sıkıyönetim bildirilerine karşı yayın yapan gazetelere el konulmuyor, sadece bir hafta ya da 3 haftalık yayın yasağı uygulanıyordu.

devlet bahçeli ve Alparslan türkeş
Nazlı Ilıcak Medyascope’a konuştu: “15 Temmuz 2016’da duvara çarptım”
  • Sizin gazetecilik yaptığınız dönemdeki medya ile bugünkü medya düzeni arasındaki farkları anlatabilir misiniz?

Bizim dönemimizde TRT çok sesliydi. Meselâ ben birçok açık oturuma Uğur Mumcu ile beraber çıktım ve tartıştık. Benim TRT’de program yaptığım zamanlarda hiçbir zaman aynı görüşü paylaşan gazetecileri davet etmezdim. Liderler sorgulanırken farklı fikirdeki basın mensupları ekrandaydı. Tartışma programlarında değişik görüşteki gazeteciler bir araya gelirdi. Akreditasyon uygulamasını 28 Şubat’ta askerler başlattı. Ayrıca seçim öncesinde liderler gene TRT’de tartışırlardı. Mükemmel bir demokrasi şöleni yaşanırdı. Şu anda anlattıklarım belki kurgu film gibi geliyor ama gerçekti. Bugünle kıyas etmem mümkün değil.

  • 28 Şubat’a karşı fikirleriniz ve o günkü motivasyonunuz nelerdi? Fazilet Partisi milletvekilliğini anlatabilir misiniz?

1990’lı yıllar siyaseten büyük dalgalanmaların yaşandığı yıllardı. Özal vefat etti; Süleyman Demirel cumhurbaşkanı oldu. ANAP ve DYP liderlerini kaybetti. Yılmaz ve Çiller’in eline kaldı. Koalisyonlar birbirini takip etti. 1994’te Refah Partisi, hem Ankara hem İstanbul’da belediyeyi kazandı.

Bu durum, laikçi kesimlerin ve askerin endişesini artırdı. Türkiye İran mı oluyordu? Bu çevreler, ANAP ve Doğru Yol’un koalisyon yapmasını istedi. Yılmaz, Tansu Çiller’in koalisyon ortağı olmasına rağmen, Mal Varlığını Araştırma Komisyonu’nun önünü açtı; Çiller ortaklığı bozdu. Ve seçimlerde Erbakan’a karşı kendisini laikliğin garantisi ilan etmiş olmasına karşın Refah’a yanaştı.

Erbakan’ın başbakanlığında Refahyol kuruldu. Türk Silahlı Kuvvetleri giderek daha fazla tedirgin oluyordu. 28 Şubat 1997’de, laikliği koruyup kollayacak bir dizi karar alındı. “Laiklik elden gidiyor” korkusuyla kutuplaşmanın derinleştiği süreçte ben Akşam gazetesinde çalışıyordum. Oğlum Mehmet Ali, o tarihte kartel medyası diye anılan Sabah ve Hürriyet grubunun Akşam gazetesinin dağıtımını engellemesi yüzünden gazeteyi yürütmekte zorlandı ve Mehmet Emin Karamehmet’e Akşam’ı devretti.

Karamehmet, askerler tarafından benim yazılarım dolayısıyla sık sık uyarıldı. Bu uyarılar bana da intikal etti. Ben 28 Şubat kararlarını eleştiriyordum. Özellikle başörtülüler üniversiteden dışlanmıştı. Dindarlara yönelik bir cadı avı başlatılmıştı. İmam Hatip mezunlarının üniversiteye girişinin önü katsayı ile kesiliyordu. Ben bu uygulamaları eleştiriyor, askerin siyasetçilere gözdağı vermesine karşı çıkıyordum.

TSK bünyesinde Batı Çalışma Grubu kurulmuştu; insanları fişliyor, eşlerinin başörtülü olup olmadığını, evde tablo-biblo olup olmadığını kontrol ediyordu. Başörtülü anneler orduevine alınmıyordu. Demirel bile Çankaya’da bu akıma uydu; tesettürlü kızlar için “Suudi Arabistan’a gitsinler” dedi. Ben gerçek laikliğin, insanların dinini yaşamalarına müdahale edilmemesi olduğunu savunuyordum. Asker akreditasyon uygulamasına geçti, beni basın toplantılarına almadı ve neticede Karamehmet işime son verdi.

Nazlı Ilıcak Medyascope'a konuştu: "15 Temmuz 2016’da duvara çarptım"
Nazlı Ilıcak Medyascope’a konuştu: “15 Temmuz 2016’da duvara çarptım”

“Mağdurlarla beraber yol yürümek için Fazilet Partisi’nden vekil oldum”

Ben de Yeni Şafak gazetesinde yazmaya başladım. 28 Şubat sürecinde işini kaybedenler, Yeni Şafak çatısı altında toplandı. Cengiz Çandar, Fehmi Koru, Mehmet Barlas, Ali Bayramoğlu vs… Yeni Şafak, 28 Şubat’ta altın çağını yaşadı.

Fazilet Partisi’nden milletvekili olmak istememin gerekçesi, o dönemde mağdur edilen insanlarla birlikte mücadele yürütmekti. Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik ile yakınlaştım; yenilikçi kanadın içindeydim. Sık sık kürsüye çıkıp askerî vesayete karşı tavrımı ortaya koydum ve kadınların her işte çalışmasına izin verilmesi gerektiğini savundum. Meclis’in ilk celsesinde Merve Kavakçı olayı yaşandı; DSP’liler yemin ettirmedi ve ardından vatandaşlıktan attılar. Fazilet Partisi aleyhinde kapatma davası açıldı; Kavakçı, Bekir Sobacı ve benim milletvekilliğimiz düşürüldü.

Partinin büyük isimlerine hiç dokunmadılar; onlara siyaset yasağı gelmedi. Çünkü yenilikçi/gelenekçi kavgasının sürmesini, kapatılan partinin güç kaybetmesini arzu ettiler. Beklediklerinin tam aksi oldu. Yenilikçiler, mazinin bagajından kurtularak yepyeni bir parti kurdu: AK Parti böyle doğdu. Benim milletvekilliğim düştü. 2002’ye kadar Yeni Şafak’ta yazılarıma devam ettim.

Nazlı Ilıcak Medyascope’a konuştu: “15 Temmuz 2016’da duvara çarptım”

Fazilet Partisi milletvekiliyken elime ulaşan çok önemli bir belgeyi de kamuoyuyla paylaştım. Herkes ilk defa “Andıç” adını benim sayemde duydu. Askerî vesayeti gözler önüne seren bu belgede, Şemdin Sakık’ın ifadelerinin çarpıtılarak nasıl bazı siyasetçilerin ve basın mensuplarının teşhir edileceği, aleyhlerinde kara propaganda yapılacağı anlatılıyordu.

Nitekim Altan kardeşler, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Refah Partisi, İnsan Hakları Derneği aleyhine gazetelerde yazılar çıkması sağlanmıştı. Hatta Akın Birdal’a suikast düzenlenmiş, Birdal ölümden dönmüştü.

  • Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 yıllık iktidar dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

22 yıl çok uzun bir süre. İktidar döneminin ilk yarısında kendisine destek vermiştim; bunun sebebi gözlemlerimdi ve ona karşı yürütülen laikçi kampanyaydı. Bir seferinde, bana telefonunda yazan bir yazıyı göstermişti. Her açtığında karşısına “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” cümlesi çıkıyordu. Onun tevazusu hoşuma gitmişti.

Ayırımcılık yaparak onun kuyusunu kazmaya çalışanlar vardı. Cezaevine atılması da işin tuzu biberi oldu. Siyasi yasak kapsamına aldılar. Önünü kesmeye çalıştılar. Yargıtay, AYM, bazı siyasetçiler ve gazeteciler etik olmayan bir mücadeleye girişti. 2007’de AK Parti’yi kapatmaya da çalıştılar. Bugünkü durumdan şikâyet edenler varsa, iktidarının ilk yıllarında Erdoğan’a neler yaşatıldığına da baksınlar. Onu bugünlere kadar taşıyan mağdur bir kitle oluşturuldu.

Evet başta AK Parti’yi destekliyordum; oy da verdim. Ama şu anda uygulamalarını onaylamıyorum. Onaylayamam, çünkü ben, her zaman haksızlıklara karşı çıkmış bir insanım

27 Mayıs’tan beri, Mehmet Akif’in bir cümlesi kulağıma küpe olmuştur: “Kanayan bir yara gördüm mü yanar taa ciğerim. / Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim / Çiğnerim çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım.”

Ben bu satırları babam Yassıada’dayken ona gönderdiğim mektupta yazardım. Ama mektubum sansüre uğrar, bu cümleler kesilerek ancak babamın eline ulaşırdı. Dolayışla 27 Mayıs’tan beri çizgim bellidir. Bugün sükût ediyorum, ama sükûtum ikrardan gelmiyor.

Erdoğan: Suriye halkı 14 maddelik anlaşmadan büyük sevinç duydu
Nazlı Ilıcak Medyascope’a konuştu: “15 Temmuz 2016’da duvara çarptım”

“Eskisi gibi Erdoğan’ın yanında olsam”

  • İmamoğlu’nun tutuklanması ve yaşanan son çözüm süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cezaevinde kalmış biri olarak, herkesin tutuksuz yargılanmasını savunurum. Tutukluluk bir istisna olmalıdır. Eğer bir yolsuzluk varsa, insanlar, daha adil bir düzende iddialara daha çok inanır. Ben eskisi gibi Tayyip Erdoğan’ın yanı başında olsam, rakiplerini mağdur eden bir politikanın ters tepeceğini hatırlatırdım. Bizzat kendisi, daha hafif bir mağduriyetten büyük bir ikbal devşirebildi. Bu bir dost tavsiyesi.

PKK terörünün sonuçlandırılmasını AK Parti’nin hanesine yazılacak büyük bir başarı olarak görüyorum. Keşke süratle diğer adımlar da atılabilse ve sonuca fazla vakit geçmeden varmak mümkün olsa. Eğer biz kendi vatanımızı özgürleştirip, refaha kavuşturabilirsek, hiçbir yurttaşımız farklı bir devlet kurma hayalini taşımaz

“Türkiye, umutsuz bir vaka değil”

  • Türkiye, sizce bir gün daha demokratik bir ülke olabilecek mi? Türkiye’nin geleceği ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Türkiye, umutsuz bir vaka değil. Üstelik, eksik bile olsa, uzun yıllara dayanan bir demokrasi tecrübemiz, iyi örgütlenmiş bir ana muhalefet partimiz, Atatürk sayesinde 7’den 70’e vatandaşlarımızın benimsediği laik cumhuriyet anlayışı mevcut. Yüzünü Batı’ya, Avrupa Birliği’ne çevirmiş büyük bir kitleye sahibiz. Bu yüzden, zaman zaman güneş batıyor gibi görünse de, mutlaka doğacaktır. Hem de yarın, belki yarından da yakın.

“Dindarlar konusunda çok yanıldım”

  • Fethullahçılarla ilgili hakkında yanıldığınızı düşünüyor musunuz?

Yanılgım, tek bir örgütle sınırlı değil. Dindarlar konusunda çok yanıldım. Eskiden, dindarların Allah korkusundan dolayı kötülük yapmayacağını düşünüyordum. Türkiye’de dindarlara kötü muamele edildiği kanaatindeydim. Nitekim 28 Şubat süreci de benim haklı olduğumu gösterdi. Başörtülülere ve İmam Hatiplilere karşı ayırımcılık zirve yaptı. Tayyip Erdoğan’ın siyasette önü kesilmek istendi. Yargı vesayeti, askeri vesayet… Bunlardan şikâyetçiydim; mücadele ettim. Ama şu anda daha iyi bir noktaya gelmediğimizi görüyorum. Demek, yanlış bir referansı Türkiye’nin geleceği için teminat saymışım.

Siyasi ve sosyal olaylar sürprizlerle doludur. Ben, hiçbir menfaat düşünmeden, sadece ülkem için iyi olacağını varsaydığım gelişmeleri destekledim. Ahlâklı bir gazeteci olmaya çalıştım. Kimseye bilerek, isteyerek kötülük yapmadım. Ama tabii ki zaman zaman yanıldım. Bu da bizim meslekte istisna teşkil etmez.

Nazlı Ilıcak Medyascope'a konuştu: "15 Temmuz 2016’da duvara çarptım"
Nazlı Ilıcak Medyascope’a konuştu: “15 Temmuz 2016’da duvara çarptım”

“Türkiye’nin en büyük şansı, Atatürk”

Son bir şey daha söyleyeceğim: Türkiye’nin en büyük şansı, Atatürk. Zaman geçtikçe bunu daha iyi idrak ediyorum. Bir ara saf kan Kemalistlere çok kızardım. Darbelerde bile Atatürk’ü referans gösterirlerdi. Ama esasında Atatürk, özgürlüğümüzün, demokrasimizin, Arap ülkeleri gibi karmakarışık olmayışımızın bir temel taşı. Tam uçurumdan kayacak gibi oluyoruz, büyük bir çoğunluğun yüreğinde yer etmiş Atatürk sevgisi, dibe vurmamızı engelliyor.

Aslında hiçbir ideolojiye saplanıp kalmamak lazım. Atatürk’ü de tabu haline getirmeden, sevmeye, anlamaya ve onun yolundan yürümeye çalışmalıyız. Bu yüzden, hâlâ, Türkiye’nin geleceği için umutluyum. Kapkara tablolar çizerek, istikballerini yurtdışında arayan gençlere katılmıyorum. Vatanınızı terk etmeyiniz. Yabancı ellerde ikinci sınıf vatandaş olmaya rıza göstermeyiniz.

“Gerçekten de bir mahrem yapı mevcut”

  • “Yanıldığımı, bu yapılanmanın bir örgüt olduğunu 15 Temmuz sonrasında gördüm…” ifadelerinizde bulundunuz, Fethullahçılığa bugün nasıl bakıyorsunuz?

Bu ifadem Temmuz 2016’da, ilk gözaltına alındığım zaman, savcılığa söylediklerimin basına yansıyan şekli. Savcıya savunmamı sözlü olarak sunarken savcı, cümlelerimi toparlıyor ve kayda geçiriyordu. Dolayısıyla ben müdahale edip, tam arzu ettiğim şekilde meramımı anlatamadım. Ama o zamanki ve şimdiki kanaatimi size özetleyebilirim.

15 Temmuz öncesi Gülen cemaatinden terör örgütü olarak bahsedilmiyordu. Bu bir gerçek. “Paralel yapı” deniliyordu. Darbe sonrası, cemaatin bazı üyelerinin 15 Temmuz olayına karışması dolayısıyla “FETÖ” ismi takıldı. Ben de Bugün’de çalıştığım için, bu örgüte üye olmakla suçlandım. “Yazı yazdığım ve program yaptığım yayın organlarının terör örgütü doğrultusunda faaliyet gösterdiğini bilseydim orada bulunmazdım” ifadesi, bu istikametteki bir soruya verilen cevap. 15 Temmuz’un kargaşası içinde Savcı, bana böyle bir iddiada bulunuyor. Ben de, “Bu yayın organlarının öyle bir yapıda olduğunu bilmiyordum, bilseydim elbette çalışmazdım” cevabını veriyorum.

Tabii bugün çok daha kapsamlı bilgilere sahibiz. 15 Temmuz hâlâ benim için bir muamma. Ahmet Dönmez isimli eski bir cemaat üyesinin anlattıkları var; mahkemelerde sanıkların ifadeleri var. Kapsamlı bir değerlendirme için biraz zaman gerekiyor.

Gerçekten de bir mahrem yapı mevcut ve onların aracılığıyla, cemaate yakın birtakım askerler ve siviller bu işe bulaşmış. Sadece mahrem yapı cezalandırılsaydı, bir itirazım olmazdı. Ama operasyonlar çok geniş tutuldu. Büyük bir mağduriyet yaratıldı. Oysa, ilk baştan itibaren devlet de adli makamlar da böyle bir ayırım yapıyordu: Tepede, yönetici kadro ve mahrem imamlar; altta ise, kendini hizmete adamış masum dindar insanlar.

Ben, devletin yaptığı bu tarife katılıyorum.

Tarikatların kamuda yapılanmasını hiç tasvip etmiyorum. Bu sadece Gülen Cemaati için değil, diğer tarikatlar için de geçerli. Liyakat esas alınmalı. Alınmıyor. Maalesef hâlâ, sadece KPSS değil, sözlü mülakat da geçerli. Demek istediğim, bir musibet bin nasihatten daha iyi olmadı. Hâlâ bir takım cemaatlerin kamuda örgütlendiğine dair haberler gazetelerde çıkıyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.