Volkan Yolcu yazdı: Haksızların haklılığı, haklıların haksızlığı

Volkan Yolcu bu yazısında son günlerde Bartu Bölükbaşı’na gösterilen tepkileri ele alarak aslında o sözlerin nasıl bir tarihi kırılmaya işaret ettiğini irdeliyor.

“doğru yaşadığının sımsıkı bilincinde”

Attilâ İLHAN

Bu yazı üzerine yakın dostlarım dahil birçok kişi tarafından eleştirileceğim, biliyorum. Olsun. “Küsmedim, kârdayım yediğim dayaktan” demekle geçti çoğumuzun ömrü ve ömrümüzün çoğu. Gene yeriz, gene deriz. Zaman da üzerine düşeni yapar, bütün taşları yerli yerine oturtur, eninde sonunda.

Volkan Arslan, Spartaküs Kültür Sanat Derneği’nin YouTube kanalında, güzel yayınlar yapıyor bu aralar. Pek çok konuyu başlı sonlu ele alıyor, o dönemki tartışmalara değiniyor, can alıcı bazı konularda bir kısmına hiç katılmadığım tespitlerle birlikte. Kıymeti henüz pek bilinmeyen bir emek veriyor. Bir görüşmemizde “Adaşım, bizi aynı odaya koysalar altı saati bulmadan birbirimize ‘pıçak’ çekeriz” dedim. “Yok be abi o kadar da değildir” demişti. “O kadar, o kadar! Ben sekter, eski tüfek biriyim kardeşim, hiç anlamam, tersime gelirse çekerim pıçağı” dedim. Güldük tabi.

Son günlerde üzerinde yeniden düşündüğüm, yeniden tarihini okuduğum DDKO hakkında soruları da cevapladığı bir yayın yapmıştı. Türkiye İşçi Partisi’nin tarihini, tartışmaları, bölünmeleri anlatıyordu. Bir yerde dört beş kez partinin içinde yer alan “Doğulular Grubu”ndan, bu kişilerle TİP ilişkisinin yol ayrımlarından, DDKO’lara da değinerek söz ediyordu. İlgiyle izledim. Sonra alttaki yorumlara baktım. Birçok kişi hakaretamiz ifadelerle “bak, Kürt diyemiyor, doğulular diyor, işte bu solcu, demokrat geçinen adamların hali” yorumu yapmıştı.

Ruşen Aslan, Naci Kutlay, Kemal Aras (Mao Kemal), bir dönem TİP genel başkanlığı da yapan Mehmet Ali Aslan, Yılmaz ve Veysel Çamlıbel, Şerafettin Kaya, Mümtaz Kotan ve başka çok sayıda, genelde Kürt hareketinin, özelde DDKO tarihinin önemli isimlerini daha küçücük bir çocukken şahsen tanıdım, aklım erdikten sonra da sohbetlerinde bulundum, anılarını, yazılarını okudum. Hâlâ görüşürüm. Pek çoğundan Kürt hareketi konusunda farklı düşündüğüm için sitem yesem de, verdikleri emekler, ödedikleri bedeller açısından, kendilerine ve vefat edenlerin hatıralarına saygıda bir saniye kusur etmeyeceğim isimler her biri.

Hem bu isimlerin yüz yüze sohbetlerinden, röportajlarından, yazılarından hem de dağınık biçimde bulunan döneme dair çalışmalardan edindiğim bilgilerden biri şudur: “Doğulular Grubu” o isimlerin, o grubun kendilerinin de kullandığı isimdi. Öyle söylenmişti, öyle kalmıştı. Yanlış bir tercih miydi? Bana söz düşmez, o kısıtlı, henüz emekleyen pratiğin içinde belki bu isim bile bir ileri adımdı.

Rus devrimini yapan partinin adı da bir zamanlar “Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi”ydi. Amenna, sosyal demokrat kelimesinin anlamı bugünkü ile aynı değildi ama partinin adı Rusya Komünist Partisi değildi. Demem o ki, Volkan Arslan’ın o yayında “Doğulular Grubu” demesine tepki göstermek, Sovyet devrimini anlatan birinin “Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi” dediğinde “bak bak, komünist diyemiyor, sosyal demokrat diyor” denmesine benzer.

Yani bu “doğulular” sözünü duyarak Volkan Arslan’a tepki gösterenler yanılmaktadırlar. Kesin, reel, tarihi, net bilgi.

Yanılıyorlar mı? Evet.

Peki bu tepkide, bu “refleks”te haksızlar mı?

Hayır, haksız değiller.

Yara

Bu “tepki”nin neden aynı zamanda bir “refleks” olduğuna dair çok kapsamlı tartışmalar yapılabilir, sosyologlar uzun uzun inceleyebilir. Benim çapım ona elvermez ama yine de (olsa olsa) bir sosyal medya atışmasını örnek olarak alabilirim.

Sosyal medyada, sürekli ve sadece nefret kusan, Türkçe okuma yazma bilmemesiyle de ayrıca dikkat çeken bir ırkçının paylaşımları dolaşıyor. Twitter (X) lağımında görmeye alıştıklarımızdan biri. Cevap vermemek lazım ama bazen dayanamıyor insan. Bir keresinde şöyle yazmıştı (şaşırtıcı derecede az imlâ hatası içeren paylaşımlarından biri bu, yine de var olan yazım hataları kendisine aittir, aynen alıntılıyorum): “Yaz boyu sahil kesimlerinde yüksek sesle Kürtçe müzikler eşliğinde halaylar çekildi. Birimiz deseydi ki “Şu müziğin sesini kısın.”başımıza 40 kişi üşüşür “Sen Kürtçe’yi susturamazsın.”diye propaganda yaparlardı ve üstüne bir de darp edilirdik. Yetti bu ikiyüzlülük artık.

Onlarca “o senin içindeki kötülük, İngilizce olsa ses çıkartmazdın” ve benzeri haklı tepki aldı bu paylaşım. Ben de farklı bir açıdan baktım, “velev ki doğru söylüyor ol” ön kabulüyle: “E, öyle olur zaten. Sosyolojik bir olgu bu. Ezdiğin, yok saydığın bir dil onca mücadele, onca bedel sonunda çalınabilir, dinlenebilir hale gelince en ufak müdahalede daha hassas olur insanlar. Zamanında ‘Kürt yok, Kürtçe yok, Kürtçe TV olmaz’ diye yerli yersiz hönkürmeseydiniz, şimdi ‘şu müziğin sesini kıs’ diyince sadece o tartışılırdı. Yani, velev ki haklısın, velev ki aslında senin ‘kardeşlerin’(!) olan Kürtlerle hiçbir sorunun yok, velev ki derdin sadece ses yüksekliği, yine de o şekilde cevap vermekte haklılar. Asıl o şekilde cevap verilmezse ikiyüzlülük olurdu. Bu insanların bir daha öyle bir faşizanlık görmeyeceklerine ikna oldukları gün sesin yüksekliği düzeyine iner tartışma. Bi durma, tefekkür etme, geçmişte neler yaşanmış düşünme yok. Oturduğun yerden (hatta sahilden) hiçbir bedel ödemeden kanaat sahibi olmak…” yazmıştım.

İşte bu nedenle çok nadir de olsa yanılan, bu refleksle tepki gösteren bir insana (hele ki o refleksin oluşmasındaki anılara, bilinçaltındaki etkenlere katkın tartışılmaz ise) haksız denmez. Yanılıyordur, belki ve hatta, haksızlık ediyordur, amenna, ama haksız değildir. Bu derinlikte bir kavram – anlam analizine girmek benim için de, bu yazı için de lüks. Ne demek istediğim umarım anlaşılmıştır diyorum sadece.

Ruşen Arslan 12 Mart darbesi sonrası tutuklanır, çeşitli gözaltı merkezlerini gezdikten sonra Ankara Yıldırım Bölge Komutanlığı gözaltı merkezine götürülür. Bu tutuklanmasında Yaşar Kemal, Musa Anter, Kemal Türkler, Muammer Aksoy, Tarık Ziya Ekinci, Kemal Burkay, Demirtaş Ceyhun, Masis Kürkçügil, Hasan İzzettin Dinamo, Kemal Sülker ve daha onlarca isim ile aynı gözaltı merkezlerinde bulunan Ruşen Arslan, Yıldırım Bölge’de Doğan Avcıoğlu, Muzaffer Erdost, Cahit Talas, Gün Zileli, Altan Öymen, Atilla Sarp ile birlikte tutulmaktadır: “Bir gün Yıldırım Bölge’de Doğan Avcıoğlu’yla volta atarken ‘Biz Kürtler için pek bir şey fark etmedi. Eğer siz başarsaydınız, biz yine burada olacaktık’ dedim. Avcıoğlu açık konuşan biriydi ve bana şu cevabı verdi: Doğru, rahat durmasaydınız yeriniz burası olurdu”. Çok önemli bir anekdot, çok önemli bir tespit ve itiraftır.

Çokça alıntı, anı, anekdot içeren bir giriş oldu, daha asıl konuya değinemedim bile. Belki de sıkıcı geldi. Ama “yara” böyle bir şey işte. Yaralı yere dokununca böyle oluyor. İnlemesi kolay kolay durmuyor derin bir yarasına dokunulan kişinin. Azala azala, adet bir “fade-out” efekti ile kayboluyor o inilti, ama sürmesi gerektiği kadar sürüyor. Tekrar dokununca, o yaralı yere (hem de bazen kasten, insafsızca) bastırınca tekrar başlıyor. “Doğulular Grubu” denmesine yapılan eleştiriler konusunda “yanılıyorlardı ama haksız değillerdi” derken kast ettiğim budur.

Parka

Doksanlı yılların zifiri karanlığında bir Yücel vardı. Havalar ısınıp artık giyilemez hale gelinceye kadar giydiği yeşil bir parka ile özdeşleşmişti. Asla, hiçbir teorik konuda uzlaşamazdık ama ben de dahil herkes Yücel’i çok severdi, şeytan tüyü vardı sanki. Gözaltından çıkan insanlara ilk o sorulurdu: “Yücel’i gördün mü?” Hep oradaydı çünkü, dışarıda nadiren rastlayabilirdiniz, gençliğinin büyük kısmı o zamanki adı “ikinci şube” olan yerde geçti. Çok ama çok fazla, fakat dolu dolu konuşurdu. Bir yerden sonra pes edip sırf kafa dinginliği için “Yücel tamam sen haklısın, Allah aşkına iki dakika sus” dedirtirdi.

Bu susmak bilmeyen adam gözaltına alındığı an bir daha (elektrik verilirken çığlık atmak hariç) ağzını açmazdı. Tüm nüfus kaydını zaten ezbere bilmelerine rağmen sorulduğunda adını bile söylemezdi, “adı bile çıkmamış dudaklarından” dizesinin yürüyen örneklerindendi.

Bir seferinde Yücel’i gözaltından salarken yeşil parkasını vermemişler. Üzgündü. Gördüğü onca işkence umurunda değildi (çünkü “doğru yaşadığının sımsıkı bilincinde” idi) ama yeşil parkasına üzülüyordu. Sonra birçok arkadaş o parkaya, aşağıda anlatacağım şekilde, rastladık ve giydik de.

Düz askı Filistin askısı kadar acı vermez askıda olana, düz bir tahtaya iki kolundan asarlar, amaç asarak kas acısı vermekten çok elektrik verirken, erojen bölgesinden kıl çekerken, hayalarını burarken daha rahat hareket etmektir. Ama sakıncası şudur: Kolların iple (veya kalın kumaşlarla) bağlandığı yerlerde iz kalır ve doktor muayenesinde o izler tespit edilebilir. Bu nedenle çırılçıplak insanları askıya almadan bir de kalın mont giydirirlerdi, o izler oluşmasın diye. Bu ihtiyacı gidermek için el koymuşlar meğerse Yücel’in parkasına. Ödenek alamamışlardır belki de, envantere işlenebilecek bir levazım kalemi olmadığı için, kim bilir.

Dedim ya, hiçbir konuda, hele ki Kürt hareketi konusunda asla anlaşamazdık. Ama candı. Düzgün bir insandı. İnanmıştı. Sayısız apolitik insanın bir şeylere ilgi duymasına, öğrenmesine, şaşırmasına, merak etmesine ve araştırmasına vesile olmuştu. Bu insanların çok azı Yücel’le aynı çizgiye geldiler, neredeyse tamamı (bir kısmı da Kürt hareketleri olmak üzere) farklı siyasi yapılarda yer aldılar ama her ne yaptılarsa, Yücel’i tanıdıktan sonra, Yücel “yüzünden” başladılar yapmaya.

Tüm bunları Bartu Bölükbaşı’nın kendi YouTube kanalında yaptığı bir canlı yayına ve bu yayının aldığı tepkilere değinmek için, sözü oraya getirmek için yazdım.

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim:

Bartu’ya haksızlık ediyorlar.

Ama ona haksızlık edenler de haksız değiller.

Adını ilk duyduğumda “Bartu Bölükbaşı kim? Takip edebildin mi” yazdığım ve yorumlarına çok güvendiğim bir dostum çok olumlu şeyler yazmıştı. Sonra Dücane Cündioğlu’na konuk olduğu yayını izledim. Dücane Cündioğlu’nun insanı en donanımlı olduğu konularda dahi şaşırtan, köşeye sıkıştıran, en azından duraklatan, hatta bazen açıkça mahcup eden -bilhassa kavramları yanlış kullandığı ve çıkarımlarının yanlış olduğuna dair- “peki, tamam ama, madem” ile başlayan tüm sorularına hiç teklemeden yanıt vermesi, hiçbir şeyi değilse bile bir şeyi hemen ortaya koyuyordu: Dolu bir adamdı, çok doluydu.

Nomen est omen

Yer yer “ismin kaderindir” (nomen est omen) kuralı “ismin ne ise onun manasına benzeyen bir hayat sürersin” anlamından ayrılıp, adeta “coğrafya kaderindir, ona mahkumsun, onu aşamazsın” sözündeki gibi olumsuz anlamlarda da kullanılır.

Hem ismin hem de coğrafyanın kader olması ise daha ağır bir yüktür. Diyarbakır Cezaevi konulu bir yazı hazırlayan ve bu konuda bir dostumdan yardım alan bir Fransız öğrenci, Mazlum isminin anlamı sormuş, “zulüm gören, ezilen” cevabını not etmiş. Sonra Mahzun isminin anlamını sormuş, “hüzünlü, üzgün” cevabını not etmiş. “Çok ilginç, neden böyle isimler koyarsınız ki çocuklarınıza” demiş sonunda, şaşkınlıkla.

Lenin’in “Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar” kitabı, daha önceden bir bilginiz yoksa, sadece kapağına bir bakış ile “bu halkın, halkımızın dostları olanlar -yani biz- kimiz ve şu -uzlaşmacı, liberal, burjuva demokratları olan- sosyal demokratlara karşı nasıl savaşırız” olarak anlaşılır. Oysa öz abisinin de mensubu olmaktan yargılandığı ve Çara suikast olayına karıştığı için idam edildiği “Narodnaya Volya – Наро́дная во́ля (Halkın Dostları)” isimli anarşist örgüt özelinde Narodnik hareketi, anarşizme kayan halkçı devrimciliği eleştirir, kendisi ise o dönem komünist manasına gelen “sosyal demokrat” bir devrimcidir. Yani aslında tam olarak şunu demektedir: “Halkın Dostları (isimli örgüt) kimlerdir ve Sosyal Demokratlara (yani biz komünistlere) karşı nasıl savaşırlar”. Çokça komik anekdota konu olmuştur bu isim – anlam karışıklığı, eski tüfekler hâlâ anlatırlar.

Bartu uzun süre sadece adından (ve ilk kitabının adından) dolayı ülkücü sanıldı. Adı Bartu olan birisi “Türk Mitolojisi Atlası” isimli bir kitap yazınca (yine yanılarak ama yine haklı bir refleksle) Türk üstünlüğünü savunan bir başlık olarak görüldü, ben de öyle zannetmiştim. Sonra bir de baktık ki (hatasıyla, sevabıyla) adam bir komünist. Çok keskin. Sınıf kini ve devrimci kini yüksek. Ortodoks Marxizm’in ve Leninizm’in tüm kavramlarına sadık.

Bartu Bölükbaşı – Türk Mitoloji Atlası ve Dede Korkut

Hem ilk gördüğümde hem de sonradan hediye ettiği imzalı Türk Mitoloji Atlası’nı her elime aldığımda cezaevinden henüz çıkmışken ve yeniden seçilmeden önce verdiği bir röportajda Sırrı Süreyya Önder’in söylediği şu sözleri hatırlattı bana. “Şu aralar Türk mitolojisine çok kafayı takmış durumdayım. Bir Türk milliyetçisini benden çok daha fazla rahatsız etmeli diye düşünüyorum, kostümünden diyaloguna tarihsel gerçeklik referanslarından içerik ve ideolojisine varana değin Türklükle uzak yakın ilişkisi olmayan ‘kuruluş, yıkılış, diriliş’ bilmem ne diye bir terane tutturulmuş gidiliyor. Onun için ‘Türklük mitolojisinde neydi bu işlerin aslı’ diye bir daldım oradan çıkamıyorum şimdi…” diyordu. Sonunda biri tek kelimeyle harika bir çalışma ile yaptı bunu, hem de eni konu komünist biri.

Sonra sosyal medyada “kanziler” olarak bilinen simsiyah ırkçı tayfa tarafından saldırıya uğradı. Sebep Kürtler ve Kürt hareketi hakkındaki olumlu, özgürlükçü görüşleriydi. En rezil, en pespaye, en iğrenç ırkçı tayfa tarafından linç edildi, tutuklanması için ellerinden geleni yaptılar.

Bir müddet sonra çokça ve çok değişik yerlerde adı geçmeye başladı, “Bartu var dediler geldik” yorumları düştü konuk olduğu videoların altına, bilhassa Zeki Avcı ile birlikte “alan” isimli YouTube kanalında yaptığı “Çekiç Cast” ve “555K” yayınlarına. Yine tartışmasız bir şeyi koydu bu yayınlar ortaya: Biliyor. Çok biliyor. Çok okuyor ve evet, haliyle, çok konuşuyor.

“Abi ben şimdi düşündüüüm, bu sosyalizm insan doğasına ters be abi ya” diyenler ya da Google aramasına “Kürtler terörist mi” yazanlar seviyesinde sayısız insan Bartu ve Zeki’nin yayınları ve o yayınların doğurduğu sinerji ile bir an durdular, düşündüler, araştırdılar ve değiştiler. Bizzat rastladığım, videolardaki yorumlardan da takip ettiğim üzere, bu çocukların çoğu Bartu ile aynı harekete dahil olmadılar, çok farklı yerlere dağıldılar. Bu alemlerin Yücel’i oldu Bartu, Zeki, Volkan ve belki benim de adlarını duymadığım başkaları.

Çokça düşündükten ve epeyce gel-gitten sonra (her “yapsam mı abi, ne dersin” dediğinde “bilmem ki” gibi hiçbir şeye yaramayan bir cevap verdiğim) bu çocuk kendi YouTube kanalını açtı, hızla abone kazandı, oldukça iyi gidiyor.

Ama yine de (yüzüne karşı da defalarca söylediğim gibi) neredeyse tamamen yok etmesine rağmen geldiği geleneğin de tartışılmaz etkisiyle bazen hem saiklerinin, hem dayanağının hem de manasının anlaşılması güç sözler söylüyor Bartu. Bu da aslında bir derinlik göstergesi ama bunu bir de kendine özgü tarzı, üslubu ve (olumlu manada, tıpkı Yücel’inki gibi) çok konuşması ile yapınca o veya bu kesimden tepki alması da kaçınılmaz hale geliyor.

YouTube kanalının ilk canlı yayınını izledim. Henüz Rojava’ya saldırılar başlamamıştı. Daha genel olarak Kürtler ve hakları konusunda konuşuyordu, bir soruya verdiği cevaptan sonra (“Yılmaz Güney ve Yaşar Kemal’e laf edemezsiniz, haddinizi bilin” diyordu) akan yorumlar hakaretlerle birlikte bölücü (hatta ‘Apocu’) olduğunu söyleyenlerle doluydu. “Türkiyeli mi Türk mü, saçma tartışma, burası Anadolu Cumhuriyeti olmalı: Kızıl Anadolu! Kürtçe’nin de resmi dil olduğu ve okullarda Kürt tarihinin de okutulduğu Kürtlerin ve Türklerin ortak cumhuriyeti” diyince iyice çıldırmışlardı. Ama saldıran yorumların hepsinin ortak noktası “cahil” olduğuydu, Bartu’nun cahil olduğunda hemfikirdiler.

Kaderin cilvesi, bir sonraki yayınında, bu kez “üstenci, ırkçı, Kürt düşmanı” ilan edildi, tabi ki “cahil” olduğu eklenerek. O günlerde gerçekleşen Rojava saldırıları ve sonuçları için kendi fikirlerini dile getirmişti. Dediklerini kelimesi kelimesine yazmayacağım. Neden yazmadığım konunun aslının bu olmadığına dair yazdıklarımla anlaşılacaktır umarım.

Bu son, neredeyse kitlesel olan eleştirilerden sonra aradım. İlk söylediğim “Bartu, fikren senin yanında değilim, tam karşı cenahtayım, seni linç edenlerle hemen hemen aynı fikirdeyim” oldu. Hâlâ da öyleyim. Söyledikleri ile derdim var, pek çoğunuz gibi.

Birçok demokrat Kürt’ten destek mesajları da aldı aynı yayın. Normal bu da, Kürtler de yekpare bir siyasi hareket değiller. Ama buradan aşağıda yazacağım şeyler eminim ki her kesimden Kürt’ün onayını alacaktır. Çünkü tartışacağım şey Bartu’nun ne dediği değil. Demiştir. Daha önce de benzeri şeyler söyleyenler olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Diyelim ki (ve sanırım) çoğunda da haksızdır. Ne olur? Bir etki ajanı mıdır? Bu açıklamalar ile Kürtlerin o veya bu hakkını şimdi ya da gelecekte savunacak kaç genç kaybettirmiştir? Bunları dediğinde aldığı tepkinin önemi, ırkçı zihinlerden aldığı tepkinin öneminin yanında nedir?

Uzun yıllar Türk soluna şunu dedik: “Konuşun, fikir beyan edin. ‘Sus, bu konuda sen konuşma’ diyecek değiliz. Peru’daki Tupac Amaru hareketi hakkında dahi konuşuyoruz, en yakınındaki, gündelik hayatının içindeki mesele hakkında mı konuşma diyeceğiz, buna zaten hakkımız yok, bunda bir sıkıntı da yok. Ama şu üstenci bakışı, bizi küçük kardeş olarak görmeyi bırakın”.

Bir zamanlar bir söze “Türk solu” diye başladığınızda dahi derhal sözünüz kesilir, “ben Türk solu diye bir şey kabul etmiyorum, bu dışlayıcı ayrıştırıcı bir tabirdir, bu toprakların soludur o, Kürtler de dahil” denirdi. En azından “sen ve ben, sen de ben de, Türk oğlu Türk soluyuz ulan” demiyorlardı, “bu ayrıma gerek yok, biz hepimiz bu toprakların soluyuz” denmek isteniyordu. Tabi ki bu maya da tutmuyordu. Belki Türk solu her söz hakkı elde ettiğinde beş sözünden en azından biri Kürtler üzerine olsaydı tutabilirdi. Ama en başından (iyi niyetli veya değil) olmayacak duaya amin demekti.

Abartmaktan kaçınarak değerlendirdiğime inanarak vardığım sonuç şudur ki, Bartu’nun bu yayını, kabulleri ile olumlu manada tarihi bir yayındır. Asıl yakalanması gereken eleştirilen cümlelerin her birinin başına koyduğu hitap kelimesidir, “siz” öznesidir. O kadar önemlidir ki, bunu ancak yıllarca bunun savaşını vermiş insanlar anlayabilir.

Vizontele’deki meşhur “ne bakkımdan tarihi bir gündür?” sorusu gibi cevaplarsak: Kürtleri ve Kürt hareketini (ve devrimcisini ve ideologlarını) ayrı bir özne olarak kabul etmenin, artık “siz” demenin, diyebilmenin ifadesidir. Kırılma noktasıdır. “Bize siz dedi sağ olsun” ezikliği değil bu, “nasıl siz dedirttik ama” sarhoşluğu da değil, bir ayrılığa omzundan yük kalkmış gibi sevinmek de değil (kaldı ki “ayrılık da sevdaya dahil”dir ve “ayrılanlar hâlâ sevgili”dir). Uzun zamandır tespit ve teslim edilmesi gereken bir realitenin kendini inançlı, dolu, bilgili bir devrimci figür üzerinden göstermesini vurguluyorum. Çok önemlidir orada altı yedi kez “siz” demesi, çok ama çok önemlidir, bir kırılma noktasıdır.

Eskilerin inadına rağmen yenilerdeki bir kırılma da diyebilirsiniz, yenilerin kendi inatlarından dönmesi de diyebilirsiniz, hiç fark etmez. 100.000 aboneli bir kanal olması yanıltmamalıdır, bu realite ve bu kabul (eğer Bartu taban ise) tabandan tavana ya da (eğer Bartu tavan ise) tavandan tabana yansıyacak ve yayılacaktır. Bırakın eleştirmeyi, yermeyi, linç etmeyi, kıymeti bilinesi bir yayındır.

Bu yayın hakkındaki tartışmaların gerisi lafı güzaftır. Hiç kimseye, ne Türk devrimine, ne de Kürtlere en ufak bir faydası yoktur. En fazla “yanılıyorsun kardeşim, oradaki dinamikler çok farklı, Kadıköy’de TİP örgütlenmesine benzemez Rojava’da olmak” gibi müstehzi (bence yine de hoş olmayan) yorumlar yapılabilecek iken, “Türkiye’de ilk kez Demirci Kawa illüstrasyonu üreten güzel kardeşim, bak şimdi..” ile başlayan cümleler kurabilecekken oluşan durum beni üzmüştür. Bartu’yu şahsen tanıyan Türk, Kürt herkesi üzmüştür. Çünkü ciğerliliğini de biliriz, ciğerini de biliriz. Sadece tarzı budur, yapısı budur. (Örneğin Bartu’nun futbolla da hiç -ama hiç- ilgisi yoktur. Fakat bir Amedspor taraftarı olsaydı, emin olun Dia Saba’nın takımdan gönderilmesi fikrine de aynı tarz, mimik ve tonlamayla karşı çıkardı.)

Bartu Bölükbaşı – Demirci Kawa illüstrasyonu

Cephe

12 Eylül faşizmine direnen kitlelerin o karanlıkta buldukları mücadele yollarından, yapılanmalarından biriydi “Faşizme Karşı Birleşik Cephe”. Nerede doğru yaptı, nerede eksik bıraktı, neden dağıldı, önemli tartışmalar bunlar ama yeri burası değil. Fakat bir üst örgütlenme, bir birlik, bir konfederasyon için ne güzel bir isim, değil mi?

Pragmatizm Marxist yazında kötü anlamıyla “şu anın kazançları için ilkelerden taviz vererek geleceğin kazançlarını kaybetmek (ya da kaybettireceğini görememek)” olarak anlamlandırılır, doğrudur da. Ama az biraz olumlu manada pragmatist olup açık açık “siz ayrı bir milletsiniz, diliniz de ayrıdır, resmi dil olarak da tanınmalıdır” diyen (bunun için de ayrıca linç edilen) “ama bana kalırsa sosyalist ve enternasyonel bir mücadeleyi birlikte yürütmeliyiz, eşit birleşik Kızıl Anadolu’yu, Anadolu Cumhuriyeti’ni beraber inşa etmeliyiz. Değilse SİZ kendi alanlarınızda yine de sınıf temelli bakışı ve programı ve propagandayı esas almalısınız, yoksa olmaz, bak vallahi olmaz, billahi olmaz” diyen birini düşman bellemenin kime ne faydası vardır, düşman bellenmez de reddedilmezse Kürtleri gelecekteki hangi kazanımlarından edecektir? “Biz ne dersek onu yapın, yaramazlık yapmayın, yoksa canınızı yakarız” diyen o adeta kravatlı üstenci çizgi nere, bir elinde sapanı, dizleri az önce yırtılmış pantolonu ile “yaramazlık yapın, hakkınızdır, hatta şöyle yapın” diyen bir başka yaramaz mahalle çocuğunun (ya da bir başka mahallenin yaramaz çocuğunun) durduğu yer nere.

Bir Türk entelektüelinin ırkçı saldırılardan ve diğer risklerden çekindiği için değil ama bu yaklaşımlardan dolayı “iyisi mi ben hiç o konulara girmeyeyim” demesi ve bundan sonra etkileyebileceği onca insana “Kürt vardır, Kürtçe vardır ve resmi dil olmalıdır” gibi (varsın sınırlı olsun) gerçekleri iletmeye son vermesinin ülkenin ırkçı, yerine göre kan donduran buz gibi faşist fikirlerle örülü iklimine, profiline orak çekiç koyup da Kürtlere her fırsatta nefret kusan zihinlere etkisi olumlu mu olacaktır, olumsuz mu?

Hollandalı bir aktivist “Kürtler Rojava’da zulüm görüyor, dilleri de yasak, kimlikleri de” dediğinde haklı olarak kıymetli bir müttefik oluyor da, bu Selanik göçmeni, Hikmet Kıvılcımlı’nın uzaktan akrabası bir Türk devrimci entelektüel neden müttefik olamıyor, sesini çıkarmasa, bunları hiç dile getirmese bunu bir kazanım mı sayacağız?

Çok bilinen bir yazar – düşünürün telefon numarasını isteyen bir arkadaşımın, üstadla ne konuşacağını, ne soracağını merak etmiştim. İzah etmiş ve sonunda “yani, benim onunla sorunum yok, derdim var” demişti.

Bir yerde bırakmak lazım teorik konularda ayrıldığımız anlarda insanların içine bakmayı, niyetlerini okumayı. Asgari müşterek doğru yaşamak ve bunun sımsıkı bilincinde olmak olsun. Kim ki bunları sağlar, müttefiktir. Yollar illa ki ve ne yazık ki ve zaten ayrılacaktır.

Bartu ve benzer isimlerle (ve söyledikleriyle) derdiniz olsun.

Benim de var. Belki de herkesten çok.

Ama sorununuz olmasın.

O haksızlık olur.

Haklı olsanız da haksızlık olur.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.