Modernite, karmaşık toplumsal gerçeklikleri “saf” ve “tekil” kategorilere indirgeyerek yönetilebilir kılmayı hedefleyen, tasnif edici bir iradeyle hareket eder. Türkiye’nin kültürel topoğrafyasında Zazalar ve dilleri Zazakî; tam da bu tasnif edici iradenin yarattığı monistik yapılar ile etno-politik hiyerarşilerin arasında, kendi hakikatini inşa etmeye çalışan “ertelenmiş, imkânsız bir özne” olarak belirmektedir. Bu varlık mücadelesi, sadece siyasal bir talep değil, ontolojik bir zorunluluktur.

I. Ulus-devlet paradigması ve monistik homojenleşme
Türkiye’nin kuruluş paradigması olan “tek dil, tek millet, tek inanç” ilkesi, imparatorluk bakiyesinin polifonik (çok sesli) yapısını monistik (tekçi) bir ulus potasında eritmeyi hedeflemiştir. Bu süreçte Sünni-Hanefi-Türk kimliğinin dışında ve çeperinde kalan her unsur, devletin bu homojenleştirme aygıtları tarafından “tedip ve terbiye” mekanizmalarının uygulamalarına veya etkisine maruz kalmışlardır. Zazalar, bu süreçte dillerini ve tarihsel hafızalarını kamusal alandan çekmek zorunda kalan, sessiz ama derin bir kültürel travmanın taşıyıcısı olmuşlardır. Burada yaşanan trajedi, yalnızca bir dilin yasaklanması değil; o dil ile inşa edilen dünyanın, ontolojik tasavvurun ve tarihsel hafızanın da kamusal alandan silinme çabasıdır.
II. İki taraflı sıkışmışlık: Epistemik kuşatma ve kimlik hiyerarşisi
Zaza kimliği bugün, merkezî monizmin yanı sıra, yükselen bir diğer hegemonik kimlik siyasetinin de çevrelediği paradoksal bir alanda sıkışmış durumdadır. Sosyolojik bir hakikat olarak “güçlü olanın zayıfı ezdiği” gerçeği, günümüzde Zaza dilinin müstakil bir dil olmaktan ziyade Kürtçe’nin (Kurmancca) bir lehçesi olarak kurgulanması şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu durum linguistik bir tespitten ziyade, politik bir “kuşatma” çabasıdır.
Buradaki ironi ise; Zaza kimliğinin özgünlüğünü reddeden çevrelerin, argümanlarını inşa ederken Türkçülükle nam salmış Ziya Gökalp gibi figürlerin bilimsel temelden yoksun tezlerine (“Zazalara, Zaza ismini bizzat Türkler verdi.” Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, ZG) sarılmasıdır. Hakikatin siyasal çıkara kurban edildiği bu eklektik tavır, Zazaların “kendi adına konuşan bir özne” olmasını geciktiren, hatta “imkânsız” kılan en büyük engellerden biridir.
III. Linguistik hakikat ve ontolojik statü
Dil, sadece bir iletişim aracı değil, öznenin evi ve dünyayı kurma biçimidir. Linguistik açıdan bir konuşma biçiminin “dil” mi yoksa “lehçe” mi olduğu kararı, ne yazık ki çoğu zaman gramer yapılarından ziyade siyasal ve kurumsal iradeyle ilgilidir. Zazakî, filolojik kökleri (Hint-Avrupa, İrani diller grubu) bağlamında müstakil bir dildir. Bu dilin Kürtçe (Kurmancî) ile olan tarihsel ve coğrafi yakınlığı, onu bir “alt küme” yani “lehçe” kılmadığı gibi, Kürtçeyi de Zaza dilinin bir lehçesi kılmaz. Diller arasındaki morfolojik ve gramatik benzerlikler, dillerin soy kütüğünü ve ait oldukları dil ailesini tayin eder. Bağlamda aynı dil ailesine mensup Zazakî, Farsça, Kürtçe, Paştuca, Beluçça, Lurca vs. dilleri arasında ortaklıklar, yakınlıklar ve benzerlikler elbette vardır. Bu diller ortak kökenden gelmiş olmalarına karşın; her biri kendi kuralları ve gramer yapısıyla bağımsız birer dildir. Nitekim Zazakî ve Kürtçe arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik (mutual intelligibility) oranının, linguistik kriterlere göre “lehçe” sınırının çok altında ve bu iki dilin gramatikal yapılarındaki temel farklılıklar (fiil çekimleri, zamir sistemleri ve cinsiyet ayrımı vd.), Zazakî’nin ve Kürtçe’nin bağımsız birer dil statüsünü ampirik olarak teyit etmektedir. Tıpkı Almanca ile İngilizce, Fransızca ile İtalyanca’da olduğu gibi.
Tarihsel bir projeksiyonla bakıldığında; İtalyanca, İspanyolca veya Fransızcanın Latinceden koparak kendi edebi ve felsefi özneleşme süreçlerini tamamlaması, dilin metinle kurduğu ilişkide gizlidir. Dante’nin İtalyanca’yı “mahalli bir dil” seviyesinden çıkarıp bir dünya edebiyatı dili haline getirmesi gibi, Zaza dili de bugün kendi “dil işçileri”nin üretimiyle bir özne-dil olma mücadelesi vermektedir. Ne var ki hem içerden hem dışardan dayatılan politik dayatma (dilin lehçeleştirilmesi), Zaza dilinin “özneleşme”sinin önündeki en büyük engeldir. Bir dilin rüştü, polemiklerle değil; o dilde ve dille üretilen edebiyat, felsefe, sanat eserleri ve akademik disiplinle ispatlanır.
IV. Sonuç: Dil işçileri ve Zaza dilinin geleceği
Siyasal marjinallerin (Zazacılar ve Kürtçüler) Türkçe üzerinden yürüttükleri “çemkirme” seansları ve tartışmalar, Zaza halkının ve dilinin yaşamsal gerçekliğinden kopuktur. Bu kavga, Zazakî’nin “özne” olarak tarih sahnesine çıkmasını engelleme yahut geciktirme kavgasıdır. Asıl devrim, gürültülü polemiklerde değil; yükselen toz bulutları ve patırtılara aldırış etmeden ve bu dille üretim yaparak bu dili sanat, edebiyat, felsefe ve teknoloji dili haline getirmeye çalışanların emeklerinde gerçekleşmektedir.
Zazalar, ne devletin “terbiye nesnesi” ne de bir başkasının “tali unsuru” olmayı kabul edecektir. Çünkü Zaza dili; mitolojisi, grameri, morfolojisi, kendine has semantiği ve estetik derinliğiyle içine düştüğü/düşürülmeye çalışılan araftan çıkıp kendi tahtına oturacak “müstakil bir özne”dir. Unutulmamalıdır ki hiçbir özne sonsuza dek ertelenemez; çünkü dil, yasakla değil, ancak suskunlukla ölür.
Hasip Bingöl kimdir?
Hasip Bingöl, 1981 yılında Bingöl’de dünyaya geldi. Marmara Üniversitesi’nde Edebiyat okudu, ilk şiiri 2000’de yayımlandı. Şiir, yazı ve çevirileri; Varlık, Virgül, Yasakmeyve, Özgür Edebiyat, Sonra Edebiyat, Lacivert, Budala, Üç Nokta, Lamure, Merdiven-Şiir, DUVAR, Papirüs, Karayazı, İzafi; Ç.N [Çevirmenin Notu, Vengûvaj, Tîroj, Nûbihar gibi dergilerde yayımlandı.








