Gazeteci ve DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Cengiz Çandar, İran’da yaşanan savaşın bölgesel etkilerini ve özellikle İran Kürtlerinin olası rolünü Ruşen Çakır’a değerlendirdi. Çandar, Kürt halkının savaşa dahil olmasının savaşın gidişatını değiştirmeyeceğini söyledi.
Gazeteci ve Diyarbakır Milletvekili Cengiz Çandar, İran’daki Kürtlerin savaşa girmesinin savaşa etkisini değerlendirdi. İran’daki Kürt nüfusun coğrafi dağılımına ve silahlı yapıların kapasitesine dikkat çeken Çandar, “Toplamda birkaç bin kişilik silahlı güçten söz ediyoruz. 750 bin kişilik Devrim Muhafızları karşısında bu güç savaşın kaderini değiştiremez” dedi.
Kürtlerin İsrail kartı haline gelmesi felaket olur
Çandar, Kürtlerin İsrail ya da ABD’nin aracı haline gelmesi durumunda ağır bedeller ödeyebileceği uyarısında bulundu. “Kürtler bu bölgede kuyuya inmeye kalkarsa başlarına felaket gelebilir” diyen Çandar, bölgesel güçlerin Kürtleri araçsallaştırma ihtimaline karşı temkinli olunması gerektiğini söyledi.

İran’da Irak benzeri bir Kürt özerk bölgesinin ortaya çıkması için ya ABD’nin doğrudan işgali ya da merkezi yapının tamamen çökmesi gerektiğini söyleyen Çandar, “Ne Amerika’nın böyle bir işgal niyeti var ne de İran, Irak gibi bir ülke” diyen Çandar, mevcut koşullarda bunun gerçekçi olmadığını belirtti.
“Hamaney’in ölümü İran’ın çöküşü anlamına gelmez”
Çandar, İran lideri Ali Hamaney’in ölümünün sembolik olarak büyük anlam taşıdığını ancak bunun rejimin kısa sürede çökmesi anlamına gelmeyeceğini söyledi. İran’daki yapının tek bir kişiye indirgenemeyeceğini belirten Çandar, “Saddam gidince rejim çöktü ama İran o tür bir devlet değil. Kurumsal bir yapıdan söz ediyoruz” dedi.

İran’ın tarihsel devlet geleneğine dikkat çeken Çandar, mevcut savaş koşullarında rejimin zayıflasa da dağılmasının gerçekçi olmadığını vurguladı.
En zayıf halka Amerika
Çandar, savaşın mevcut aşamada İran için zaman kazandırıcı olabileceğini savundu. İran toplumunda Şii kimliği ve “Kerbela kültürü”nün güçlü bir direnç yarattığını belirten Çandar, ABD’nin ise savaş konusunda iç siyasi olarak daha kırılgan olduğunu söyledi.
“En zayıf halka Amerika. Çünkü bu savaşın Amerika’nın savaşı olduğuna dair güçlü bir toplumsal mutabakat yok . İran Amerika’ya saldıracak diye bir işaret yoktu.Amerika’yı yeniden büyük yapalım stratejisi” diyen Çandar, ekonomik maliyetlerin artmasının Washington üzerindeki baskıyı büyüteceğini söyledi.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Merhaba, iyi günler. İran Savaşı’nı DEM Parti Diyarbakır Milletvekili ve gazeteci Cengiz Çandar’la konuşuyoruz. Cengiz Ağabey merhaba.
Cengiz Çandar: Merhaba Ruşen.
Sen, zamanında İran İslam Devrimi’ni gazeteci olarak izlemiş birisisin. Yıllar sonra İran’ın rehberi Ayetullah Hamaney, yanında kurmaylarıyla birlikte bir saldırıyla hayatını kaybetti. O görüşmenin üzerinden neredeyse 50 yıla yakın bir zaman geçti değil mi? Nasıl bir hissiyat bu?
Cengiz Çandar: İşin hemen başında söyleyeyim; ben Ali Hamaney ile görüşmüş olan tek gazeteciydim. 1982 yılında, Cumhurbaşkanı olduğu zaman görüşmüştüm kendisiyle. Yani yaklaşık yarım yüzyıla yakın bir zaman geçmiş ve benden başka da kimse onunla görüşmedi. Hamaney, 89’da Humeyni’nin ölümünden sonra ‘’rehber’’ sıfatını taşıdı ve o günden bugüne İran’ın en güçlü adamı olarak dünya siyaset sahnesinde gözüktü. Bir başka vesileyle de söylemiştim; Hamaney Azeriydi. Ben onunla Türkçe konuştum. Sorularıma, resmi dil olarak Farsça cevap verdi ve bana İngilizceye tercüme edildi, ben İngilizce sordum. Ama onun dışında kısa bir sohbetimiz olmuştu. O zaman da çok etkileyici bir figürdü. Yani İran Devrimi’nin önde gelen şahsiyetlerindendi. Tabii zaman içinde öyle bir konumda öyle bir isim yarattı ki, onun sahneden çekilmesi, sanki onunla hep birlikte yaşanacakmış gibi bir duygu yarattığı için, İran sanki onunla kâinmiş gibi bir izlenime yol açtığı için, biraz garip duygular oluşturdu. İran sistemini iyi bilenler için, ‘’acaba Hamaney tek adam mıydı yoksa İran’daki çeşitli kurumların üzerinde birleşip ittifak ettiği isim miydi?’’ sorusu beraberinde geliyor. Doğru cevap ikincisi olduğu için de Hamaney’in ölümünden sonra İran’ın çökmesini kimse boş yere umut etmesin.
Daha önce de birkaç vesileyle verdiğim örnekler var. Mesela Saddam gidince o rejim bitti. Kaddafi gidince, Libya, bilinegelen Libya olmaktan çıktı. Ama Hamaney’in gidişiyle, ki şu anda zaten savaş devam ediyor, kimse İran’ın çökeceği, rejimin ortadan kalkacağı gibi boş hayallere kapılmasın. Bu, rejimin iyi olması, kötü olması tartışmasının dışında bir şey. Bu İran’ın yapısıyla ilgili bir durum. Tabii ki Hamaney’in ölümü çok büyük anlam taşıyor. Bambaşka bir tarih sayfasının içine girişimizi ifade ediyor, ama ne İran’ın ne de İran’daki mevcut rejimin çok kısa süre içinde ortadan kalkacağı anlamına da gelmiyor.
Bunu sonda sormayı düşünüyordum ama girizgâhı böyle yaptık. İran ilk günden itibaren Körfez ülkelerini hedef aldı. Bugün gelen habere göre Nahçivan’a da roketler düşmüş. Bir de dün yaşanan Türkiye’ye yönelik bir füze saldırısı haberi vardı. Yani düşürülen bir füze var. İran yaptığı açıklamada Türkiye’yi hedef almadığını söyledi. NATO, hedefin İncirlik olduğunu söyledi. Ama adını vermeyen bir Türk yetkili, Ajans France Press’e, bunun Güney Kıbrıs’taki İngiliz üstlerine yönelik olup, yolunu şaşırmış bir füze olduğunu söyledi. Bu karışık bir durum. İran’ın resmî açıklamasında çok net bir şekilde dost Türkiye diyerek, Türkiye’yi hedef almadıklarını çok ciddi bir şekilde vurguluyor. Ama Türkiye hedef alınmış olsa daha iyi olur diye diye düşünenler de var sanki. Ne dersin?
Çandar: Meşhur bir laf vardır, ‘’savaşta ilk kayba uğrayanlardan biri gerçeklerdir’’ derler. Çünkü, bir savaşa tâbi bir propaganda savaşı vardır. Dolayısıyla nerede yalan, nerede gerçek ayırt etmek imkansızdır. Yalan da bir propaganda unsuru olarak savaşın bir parçası haline gelir. O yüzden neye inanıp inanmayacağınızı çok sağlam kanıtlar olmadan bilebilmek mümkün değil. Türkçede ‘’Acem palavrası’’ diye meşhur bir deyim vardır biliyorsun. İranlıların her söylediğine, hele bu rejimin herhangi bir söylediğine inanmak caiz olmasa da, bu son gelişmede, Türkiye’ye düşen füze ile ilgili olarak ben İran’ın açıklamasının da geçerli olduğu kanısındayım. Çünkü İran’ın Türkiye’ye füze atmakta hiçbir çıkarı yok. Füzenin hedefi Kürecik veya İncirlik dahi olsa da yok. Zira İran, şimdiye kadar görebildiğimiz savaş stratejisiyle, Amerika’ya işi pahalıya mâl etmek, mâliyeti yükseltmek için savaşı uzatmak yanlısı ve o amaçla da Amerika’nın esas çıkarlarını ve dünya mâli piyasalarının kalbinin büyük ölçüde aktığı ve enerji nakil hatları bakımından çok önemli olan Körfez’i seçmiş durumda.
Körfez’de, gerek Abu Dabi ve Dubai’siyle Birleşik Arap Emirlikleri olsun, gerek Katar Doha, hatta Suudi Arabistan olsun, İran, onları vurmakta hiçbir doğrudan çıkarı olmadığı halde onları hedef aldı ve dolayısıyla birdenbire dünya piyasalarını enflasyonist baskı yaratarak, enerji nakil hatlarını sıkıntıya sokup, navlun fiyatlarını, sigorta fiyatlarını her şeyi etkileyerek, Trump’a bu savaşın maliyetini çıkararak Amerika’nın içinde bir hareketlilik sağlamayı öngördü ki bunda da başarılı oldu. Mesela Amerikan Senato üyeleri daha dün ilk kez bilgilendirildiler savaş hakkında ve başta Chris Van Hollen olmak üzere önde gelen senatörler, bu savaşın hiç inandırıcılığı olmadığı, Amerika’nın savaşı olmadığı, Trump’ın, Netanyahu’nun gazına geldiği şekilde açıklamalar yaptılar ve giderek Amerika’da mağlubiyet büyüyor. İran’ın stratejisi, savaş başladıktan sonra seçtiği yol ve yöntemler sonuç verirken, hedefler Türkiye topraklarındaki İncirlik ve Kürecik ya da ikisinden biri de olsa bir mantığı yok. İran bu tür işlerde mantıksız işler yapmakla temayüz etmiş bir ülke değil. Dolayısıyla ben İran’ın açıklamasına itibar edilmesi, Türkiye’nin hedef olmadığı, İran’ın Türkiye ile ‘’papaz olmakla’’ hiçbir çıkarı olmadığından hareketle duruma bakmak gerektiği kanısındayım.
Bilgi kirliliği demişken, ilk günden itibaren muazzam şeyler var. Her iki tarafın da lehine ve aleyhine birtakım haberler çıkıyor. Bir de artık yapay zekayı herkes kullanır oldu ya, insanlar yapay zekadan yararlanarak bir yığın analizler çıkartıyorlar. Şimdi en çok gündemde olan konu, ‘’İran’da Kürtler ne yapacak?’’ meselesi. CIA’nin İranlı Kürtleri silahlandırdığı üzerine çok ciddi haberler çıktı. Bu haberler önce CNN‘de çıktı, sonra yayıldı. Sonra, Virginia merkezli haber sitesi Axsios, silahlı grupların Irak üzerinden İran’a geçtiğini söyledi ki o konuda bayağı bir tartışma var. Mesela PAK yaptığı açıklamada bunun doğru olmadığını söyledi. İran’da Kürtlerin devreye girmesi, savaşın gidişatını gerçekten değiştirir mi? Bir kere, girerler mi? İkincisi değiştirir mi?
Çandar: İkinci soru daha kolay cevaplanacak bir soru gibi geldi bana. Değiştirmez. İran’da Kürtlerin esas olarak yoğun olduğu iki bölge var. Biri Kürdistan vilayeti. Vilayetin adı da Kürdistan zaten, hep de öyleydi. İkincisi Batı Azerbaycan vilayeti. Birinin merkezi Urmiye. Orada Kurmanci lehçesini konuşan yoğun bir Kürt topluluğu var. Bir de Irak Kürdistan’ına bitişik olan ve merkezinin Senendec olduğu Kürdistan bölgesi. Bir de altta Kirmanşah var tabii. Fakat orası Şii. İran’da, ülkeyi karakterize eden rejimin ötesinde, İran’ın bir Şii merkezi olması -Kirmanşah Şii Kürtlerden oluşuyor- orada çok fazla bir Kürt silahlı hareketinin şansı pek gözükmüyor. Humeynî zamanında da İran Kürdistan’ında kalkışma olmuştu. Başını, Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin büyük efsanevi ismi Abdurrahman Kasumlı’nın ve Marksist- Leninist İran Kürdistan Komala Partisi’nden İzzettin Hüseyin’in başını çektiği silahlı bir hareket olmuştu. Bu kalkışma Kirmanşah da değil, Kürdistan bölgesinde olmuştu ve orada da mevzii kaldı.
İran Türkiye’nin iki misli yüzölçümüne sahip. Şimdi eğer bir Kürt silahlı hamlesi olursa ve Kürdistan, hadi belli ölçülerde Batı Azerbaycan vilayetlerinde siyahi destekli de olsa, hatta diyelim ki Amerikalılar oraya özel kuvvetleri de sızdırsalar, Türkiye ve Kuzey Irak, Irak Kürdistan’ı sınırlarına bitişik bir alanında olan İran Sünni Kürt nüfusunu içine çekecek bir hareketin, bütün İran’ın geleceğini tehdit edecek büyüme kapasitesi olduğunu söylemek hem çok iddialı olur hem çok abartma olur. İkincisi, şu anda bilinen, sızan rakamlardan, PKK’nin İran kolu olarak bilinen PJAK’ın üç bin silahlı unsuru, hadi bazı PKK’lerin de iltihakıyla onu beş bine çıkarın. Yani PJAK’ın elinde, savaşa hazır yetişmiş, eğitilmiş güç var. Bir de Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin iki bin silahlı unsuru olduğu biliniyor. Fakat bunlar çok iyi yetişmiş, silahlandırılmış, eğitilmiş değiller. Şimdi yedi bin kişilik bir silahlı güç, 750 bin kişilik Devrim Muhafızları gücüne karşı karada harekât anlamında çok fazla sonuç alma şansına sahip değiller. Dediğim gibi, İran’da Sünni unsur bir kısım Kürt, bir de ülkenin ta en ücra köşesindeki Beluçlar’a ait. Onlar Pakistan sınırına bitişik. Onun dışında, Şii karakteri çok kuvvetli olan ve tarih boyunca da mevcut sınırları içinde yaşamış bir ülke İran; hiç parçalanmamış, parçalattırılmamış unsurları tarafından. O yüzden bu savaşın gidişatını etkileyecek anlamda bir sonuç üretmez.
Zaten Amerikan planları açısından, ki Amerika’nın da bir planı olduğu da çok şüpheli ayrıca. Çünkü Trump’ın bir gün dediği ertesi gün tutmuyor ve tam tersine, Amerika, bu savaşı Trump’ın dağınıklığı, ne istediğini bilememesi ikide bir amaç ve hedef değiştirmesi üzerinden eleştiriliyor. Böyle bir Amerika’nın, Kürtler üzerinden uzun vadeli bir planlama sahip olduğu çok şüpheli. Ne yapmak istiyorlar dendiği zaman hızla gelen cevap, İran’ın silahlı güçlerini Tahran’dan mümkün olduğu kadar bölgeye çekip Tahran’ı zayıflatmak. Dolayısıyla, bu Amerikan İsrail saldırısında, Tahran’a, merkeze yönelik direnmeyi dağıtmak, ama hiçbir siyasi yükümlülük altına kendilerini sokmadan, Kürtleri kullanma hesabını güttükleri gibi bir izlenim veriyor. Amerika’nın ve İsrail’in Suriye’de ne yaptıklarını da gördük. Yani en can alıcı noktada, Halep ve sonrasında Fırat’ın doğusuna doğru SDG’yi nasıl terk ettiklerini gördük. Dolayısıyla, Kürtlerin, Amerika ve İsrail’in ipiyle İran’da kuyuya ineceklerini düşünmek Kürtlere de haksızlık olur. Zaten PJAK k yaptığı açıklamada da ‘’biz varız’’ gibilerden bir tavır içine de girmedi dikkat edersen.
Burada şöyle bir husus var tabii. Senin çok iyi bildiğin bir konu. Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Saddam’a karşı savaşla inşa edildi. Şimdi de benzer bir şeyin İran Savaşı’nda bir Kürt özerk bölgesi oluşup oluşamayacağı meselesi var. Tabii Suriye’de Kürtlerin gücü büyük ölçüde kırıldı ama yine de belli bir gücü var. Irak’ta var, İran’da da oluşursa geriye bir tek Türkiye kalıyor.
Çandar: Bu sorduğun soru çok önemli. Kürtler, Suriye’de kendi doğal alanlarına çekildiler ve çok büyük bir ihtimalle de yerel yönetimi orada belli bir düzeyde, adı konmadan sağlayacaklar. Yani Şam yönetimiyle ocak ayı sonunda yapılan anlaşma uygulanmaya başladı. Belli ölçülerde de adımlar atılıyor. Ama neresidir orası? Cezire Bölgesi, Kamışlı, Derik, Amude, Derbesiye gibi belli noktalar. Bir de Kobani Cebi ve Haseki’ye kadar olan alan. Fiziki olarak Kürt kontrolü altından çıktığı için Rojava denen Resul Ayn/Serekaniye’yi ve Afrin’i dahil etmiyoruz. Kürtler doğal alanlarına gelmiş durumda ve orada yerel yönetim uyguluyorlar. Zaten Amerika da Şam yönetimine, Kürtlerle beraber olmaları gerektiğini dikte etti. Münih Konferansı’nda da Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’i, Marco Rubio’nun karşısında, Suriye Dışişleri Bakanı Şeybânî ile aynı heyetin içinde otururken gördük. Kürtler, bundan üç ay önceki konumda değilse de tabii ki Suriye’de varlar ve olacaklar.
Sen daha önce Saddam dönemindeki Irak Kürtleri analojisi yaptın. Burada aynı şey söz konusu değil. Irak Kürtleri, 1961 yılından beri Molla Mustafa Barzani liderliğinde ayaklanma hâlindeydi. O ayaklanma 1970’te bir uzlaşmayla sonuçlandı, fakat uzlaştırma yürümedi. 1975 yılında tekrar ayaklandılar ve o ayaklanma da yine bir ‘’Amerikan ihanetiydi.’’ Yani dönemin Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın, Şah’la Saddam arasında, Şattülarap üzerinden anlaşmayı sağlaması ve bunun faturası olarak da Şah’ın Kürtlere desteğini kesmesi üzerine kuzeydeki ayaklanma çöktü. Molla Mustafa Barzani İran’a sığınmak zorunda kaldı, oradan Amerika’ya gitti ve orada öldü. O Kürt güçlerin önemli bir parçası olan Celal Talabani, gitti Şam’da Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni kurdu. Kürt hareketi parçalandı ve Irak-İran savaşı çıkana kadar da Kürtler kendileri toparlayamadı. Irak Kürtleri büyük bir travma yaşadı. 1980-88 arasında Irak-İran savaşı çıktığı zaman tekrar sahaya geldiler ve büyük ölçüde İran desteğiyle, silahlı güçlerini Kürdistan bölgesine, Irak’ın kuzeyine taşıdılar. Fakat netice itibariyle, 1991 Körfez Savaşı ve Saddam’ın, merkezin zayıflamasından sonra orada fiili olarak yönetimi kurdular. Ama şimdiki konumları, yani anayasal olarak Kürdistan Federal Bölgesi’nin olması, Amerika’nın 2003 yılında Irak’a savaş açıp işgal etmesi sonucunda gerçekleşti. Yani Amerika’nın Irak’a açtığı savaşı olmadan, neredeyse yarım yıllık bir silahlı mücadele arka planı olan Irak Kürt mücadelesinin bugünkü statüsüne gelmesi de söz konusu olamayacaktı.
Şimdi İran’da böyle bir durum yok. İran 1946 II. Dünya Savaşı şartlarında birkaç ay sürmüş olan bir Mahabad Cumhuriyeti deneyimi ve Şah’ın yıkıldığı sırada İran İslam devriminden hemen sonra, az önce gönderme yaptığımız Abdurrahman Kasımlı önderliğinde ve Şeyh İzzet’in Hüseyni’nin başını çektiği kalkışmanın ötesinde, çok derin bir silahlı mücadele arka planı da yok. Amerika Birleşik Devletleri, Irak’ta yaptığı gibi İran’ı işgal ederek yeni bir yapılanmaya yol açamazsa, İran’da, Irak’a benzer Kürt antitesinin ortaya çıkmasının, 2026 itibariyle bir ihtimali ve şansı da yok. Bir yandan da hep bizim hesabı bilerek ya da bilmeyerek, unutarak katmadığımız bir Türkiye faktörü var. Demin de konuştuk, İran Kürt bölgesinin bitişik iki noktası var. Biri, Irak Kürdistan’ı, ki böyle bir savaşı arkalayamayacağının imasını, yani İran’da bağımsız bir Kürt antitesinin ortaya çıkmasına arka plan rolü oynamayacağını, Irak Kürt liderleri yeterince ima ettiler.
Türkiye’ye gelince: Hinterlandı ne olacak? Türkiye destek mi olacak oraya? Türkiye, Hakkari’siyle, Ağrı’sıyla, Van’ıyla o bölgeye, Urmiye vilayetine bitiştik. Amerika’nın, İsrail’in işgali olmadan nasıl olacak? İsrail’in işgal etmesi mümkün mü İran’ı? İran, İsrail’in toplam nüfusunun 9 misli, yüz ölçümünün de belki 40 misli. Irak işgali Amerika’nın başına neler getirdi. Neticede rejimi devirdi. Hazır bir Kürt antitesinin 1991’den beri zaten varlığı söz konusuydu. O Amerika, bu Amerika değil. Bu Amerika’nın ne zaman neyden cayacağı belli değil. Amerika’nın, İran’da asla ve kata bir kara harekâtına, işgal harekâtına girmeyeceği aşağı yukarı belli. Bütün bunları Kürt amaçları ve hedefleriyle İran’a ilişkin birleştirdiğimiz zaman, ne sonuç alınır ve ne sonuç alınmaz, sanırım yeterince ipucu çıkıyor ortaya.
Ankara’nın bu ana kadar izlediği politika, olabildiğince nötr kalıp orta yolcu bir politika izledi. Gördüğüm kadarıyla hem Körfez’e yapılan saldırılardan hem Hamaney’in öldürülmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Füze konusunu konuştuk; Büyükelçi çağrılmıştı. Peki, nasıl buluyorsun bu politikayı? Doğru ve sürdürülebilir bir politika mı? Çünkü her iki taraf da bir şekilde Türkiye’yi yanına çekmek isteyecektir.
Çandar: Eldeki imkanlar ve jeopolitik konumu itibariyle, Türkiye optimal düzeyde anlaşılabilir bir politika izliyor. Öyle diyeyim. Bu ne kadar sürdürülebilir, belli değil. Türkiye’nin belli rahatsızlıkları olduğu apaçık. Bir şeyi unutmamamız lazım. Bu, İsrail’in bölgeyi şekillendirme savaşı ve Amerika’yı içine çekip, Netanyahu’nun, Trump gibi bir serseri mayının beynine girerek Amerika’yı da içine çektiği bir savaş bu. Ama Amerika’nın savaşı değil bu. Çünkü Amerika savaş amaçlarını da netleştirmedi. Önce dediler ki: ‘’Amacımız İran’ın nükleer silahlanmasını engellemek. Daha geçen haziran ayında, On İki Gün Savaşı’ndan sonra Trump ‘’İran’ın nükleer silahlanma imkânlarını sona erdirdik’’ demişti. İki gün sonra bir açıklama yaptı ve ‘’bizim amacımız, İran’ın balistik füzelere sahip olmasını engellemek’’ dedi. Ondan sonra kalktı rejim değişikliği dedi. Dört beş gün önce yine rejim değişikliği demişti. Altı gün önce de Umman’ın arabuluculuğuyla, Cenevre’de görüşmelere oturmuştu ve geçtiğimiz pazartesi, 3 gün önce Viyana’da devam edecekti. Şimdi ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kalkıyor Trump’ın söylediklerinden farklı şeyler söylüyor. Amerika ne dediğini bilmez durumda ve giderek bu, Amerika’nın da içine yansıyor ve muhalefeti de arttırıyor. Bu, İsrail’in savaşı.
Türkiye’nin bakış açısına gelirsek: Türkiye’deki karar vericilerin kaçırmadığını sandığım bir husus var. 22 Şubat’ta, bundan yaklaşık 2 hafta önce Netanyahu bir açıklama yaptı. Dedi ki: ‘’İsrail olarak bizim hedefimiz, amacımız, bir ülkeler ekseni yaratmaktır. Hem düşman olan Şii eksenini ortadan kaldıracağız hem de yükselmekte olan Sünni eksenini.’’ Şii ekseni İran. İran’ın, karargâhın teşkil ettiği, Lübnan’da Hizbullah’ın dahil olduğu, Yemen’de Husilerin, Sünni olmakla birlikte Filistin sahasında da Hamas’ın ve kısmen İslami cihadın rol aldığı ve en önemlisi bir üs merkezi olarak Suriye rejiminin, BAAS rejiminin bulunduğu bir direniş ekseni vardı. Şii ekseninden kasıt bu. Şimdi İsrail, ‘’biz bunu Gazze Savaşı’ndan sonra bertaraf ettik’’ diyor. Büyük ölçüde de doğru söylüyor. Ama Netanyahu ‘’bir yandan da, bizim amacımız, yükselmekte olan bir Sünni eksenini ortadan kaldırmak’’ diyor. Netanyahu’dan bir önceki İsrail Başbakanı Naftali Benet, “Yeni İran Türkiye’dir” diyor. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar her ağzını açtığında, Türkiye’nin İran’ın yerini almakta olduğunu ve Türkiye’nin hedef olacağını söylüyor. Dolayısıyla İsrail’in, yeni bir askeri hegemon olarak bölgede sivrildiği bir dönemde, İran’ı denklem dışı bıraktıktan sonra hedef gördüğü, bölgesel olarak karşı denge unsuru ve hasım gördüğü Türkiye var. Sadece Türkiye değil tabii. Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ekseni olduğunu söylüyorlar. Buna karşı da ticaret ve enerji yolları itibariyle Hindistan, İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan ekseni. İsrail böyle bir stratejik bakışta. Türkiye bunu duymuyor mu, görmüyor mu? Kulaklarını mı tıkamış?
Fakat bir yandan da Trump’ın kuyruğuna takılmış bir Türkiye olduğu için, dünyada NATO ülkelerinin bile katılmadığı o eksene, Gazze Barış Kurulu’na Türkiye de atladı. Bir yandan Amerika’yla belli bir dengeyi tutmak istiyor, bir yandan İsrail’le yüz yüze gelmeyi, Amerikan tamponunun engelleyeceğini düşünüyor. O yüzden Amerika’ya fazla ses edemiyor. Fakat bir yandan, İsrail’in düşmanı olarak İran’ın yerini kendisinin almakta olduğunun farkında. O yüzden şu andaki politikayı görüyoruz. İran’a sempatiyle bakıyor. İran’ın parçalanmaya zorlanmasının, İran’daki istikrarsızlığın Türkiye’yi aleyhte etkileyebileceğini gördüğü için İran’ı kollar bir dil kullanıyor. Aynı zamanda Türkiye’nin İsrail’e karşı dili aynen devam ediyor. Fakat Amerika’ya çok çok net bir tavır göstererek, az önce ifade etmeye çalıştığımız sebeplerden dolayı o dili kullanamıyor. Türkiye, mevcut jeopolitik durum ve şu andaki saha gerçekleri bakımından en optimal pozisyonu almaya çalışıyor. Ama bu sürdürülebilir mi? İşler böyle gittiği sürece sürdürülemez ve Amerika’nın karşısında pozisyon almaya zorlanmak zorunda Türkiye.
Türkiye’de tarihsel olarak, Osmanlı’dan beri süren İran’la bir rekabet var. Çatışma pek yok ama bir rekabet var. Bir de özellikle muhafazakâr camiada bir mezhep meselesi de son yıllarda özellikle Suriye iç savaşı ile beraber çok fazla bir şekilde öne çıktı. Şöyle şeyler görüyorum: Açıkça söylemeseler bile ‘’İran zayıflasın. İran’ın güçsüzlüğü Türkiye’nin iyiliğinedir’’ diye düşünenler var. Parçalanmak değil de hani biraz süngüsü düşmüş bir İran. Hakikaten böyle mi? Yani bölgede Türkiye’nin çıkarı zayıflamış, her anlamda krizde olan, yönetemeyen, ‘’rejim yıkılmasın ama pek de bir şey yapamasın’’ gibi düşünenler var. Hatta, İsrail’e ve Amerika Birleşik Devletleri’ne ve onların müttefiklerine indirebildiği kadar darbe de indirsin bu arada.’’ Hakikaten İran’ın eksileri Türkiye’nin artısı mı?
Çandar: Kendiliğinden öyle. Aslında soruyu formüle ederken cevabını da sorunun içinde vermiş oldun. Dediğin çok doğru. Türkiye ve İran tarih boyunca birbirine rakipti. Fakat ikisinin de gücü birbirini dengelediği için ve sonuçları her ikisi bakımından felaket olacağı için ve her ikisi de müthiş bir devlet geleneğine sahip olduğu için açıkça çatışmaya girmekten kaçınıyorlar. İran 2500 yıl, Türkiye Bizans’ı ve Osmanlı’yı eklersen 1000 küsür yıl, hatta daha fazla, adeta İran’la neredeyse eşit devlet geleneğine sahip olan bu ülkeler, belli davranış kodları yaratıyor tabii. İran ve Türkiye arasında savaş dediğiniz, Osmanlı-Safevî savaşıdır. Yavuz Sultan Selim döneminde, 1514 Çaldıran Muhaberesi, biri Sünni, bir Şii, iki ayrı mezhebi temsil eden iki Türk hanedanının gerilimi ile başlamıştır. Yani Türkiye ile İran, 1514’ten bu yana, bir de Şah Tahmaz zamanında belli sürtüşmelerden öteye yüz yüze gelmemiştir. Bu meşhur 1639 Kasr-ı Şirin Anlaşması’ndan bu yana -ki Irak üzerinde mücadele etmişlerdir. Bağdat el değiştirmiştir birkaç kere- sınır aynı sınırdır. Irak-İran sınırı da aynı sınırdır. Ve o tarihten itibaren de Kürtlerin bir kısmı İran tarafında, bir kısmı da Osmanlı tarafında kalmışlardır. ‘’Dört parça Kürdistan’’ dedikleri, aslında 1639 yılından 21. yüzyıla, şimdiye kadar iki parça Kürdistan olarak devam etmiştir. Üç parça Kürdistan, I. Dünya Savaşı sonrası Irak’ın, Suriye’nin, Türkiye’nin ortaya çıkmasıyla üç oldu. Buna İran da eklendi. Ama 1639’dan beri o durum söz konusudur. Ve İran’la Türkiye, 17. yüzyıldan bu yana, aradan geçen neredeyse 400 yıl boyunca yüz yüze savaşmadılar.
İran ve Türkiye rekabet ettiler mi ve ediyorlar mı? Evet, her alanda, her yerde ediyorlar, ama doğrudan çatışmaya girmeme konusunda titiz davranıyorlar. Böyle bir Türkiye, bölgesel en büyük rakibi olarak zayıf bir İran ister mi? Evet, ister. Zayıflamış bir İran ister. Şu anda İran bir hayli zayıfladı. Yani iki yıl önceki İran’la hatta bundan birkaç gün önce Hamaney’in hayatta olduğu dönemdeki İran’la kıyaslandığında elbette zayıfladı. Fakat bunun da bir sınırı var. Şu anda İsrail bu bölgeyi yeniden dizayn etmeye kalkıyor. Netanyahu’ya gönderme yaptım az önce. Diyor ki: ‘’Hedefimiz, amacımız Şii uluslar ekseni kadar, yeni ortaya çıkmakta, onun yerini almakta olan Sünni uluslar eksenidir.’’ Dolayısıyla arkasına Amerika’yı almış olan bir İsrail’in, aynı zamanda bütün bir Müslüman dünyaya karşı bir tür kolonyalist, ırkçı saldırgan bir tutumu var. İran’ın belli bir ölçünün altında zayıflaması Türkiye’nin isteyebileceği bir şey değil. Ve nihai olarak Türkiye’nin ve müttefiklerinin, Suudi Arabistan’dan Pakistan’a kadar olan alanda hedef haline gelebileceği kaygısı var. O yüzden Türkiye, evet, nispetten zayıflamış ama dağılmayacak olan bir İran, Türkiye’yle rekabetinde alta düşmüş olan, fakat kendisini de tümüyle Müslüman dünyada tecdit edilmiş ve yalnız bırakmayacak ölçüde zayıflamayacak bir İran ister. O nedenle, bu jeopolitik yeni oluşan denklemde Türkiye, kendiliğinden ister istemez bu işin sonucunda İsrail’le kutup halinde kalacak gibi gözüküyor. Tam da o noktada, aynı zamanda da Batı yönlü, NATO ülkesi bir ülke olduğu için, Amerika’yı, ‘’İsrail’in arkasında bu kadar durursan beni ve benim müttefiklerimi kaybedebilirsin’’ diye köşeye sıkıştırması icap ediyor. Tabii bu, çok ince ayarlı kıvrak bir politika gerektiriyor. Ben şu anda Türkiye açısından bir sıkışmışlık hâli görüyorum. Ama yine ifade edeyim; mevcut jeopolitik konumunda ve mevcut şartlarda gerçekçi olarak değerlendirildiğinde, aşağı yukarı en pozisyonunu da şu anda ortaya koyuyor gibi gözüküyor.
Çözüm süreci ya da ‘’Terörsüz Türkiye’’ sürecinde, Öcalan’la görüşmeler başladıktan sonra, Öcalan’la yapılan görüşmelerin bazı notları sızmıştı. Sen de okudun, biz de okuduk, haberini yaptık. Öcalan, 27 Şubat öncesi ve sonrası yaptığı birtakım açıklamalarda, defalarca İsrail’i telaffuz ediyordu. Hatta ben bir tanesinde kaç kere İsrail dediğini saymıştım. O zamanlar henüz Haziran savaşı olmamıştı; daha önceki süreçlerden bahsediyorum. Öcalan’ın Türkiye’ye ‘’demokratik entegrasyon’’ diye özetleyeceğimiz perspektifi, aslında bölgedeki bu yeni dizaynın önüne geçebilme önerisi gibi okudum ben ve açıkçası haklı çıktı. Yani şimdi bunu söyleyince insanlar ‘’bebek katili terörist başını mı övüyorsun?’’ diyecekler ama, söylediklerinin büyük bir kısmı gerçekleşiyor. Ama şöyle de bir şey var: O kadar zaman geçti. Mesela daha yeni, 27 Şubat açıklamasının yıldönümünü yaptık. Ama o zamandan bu zamana hiçbir şey yapmadı devlet. Yaptı mı?
Çandar: Somut olarak hayır. Fakat şimdi yine soruya ‘’çözüm süreci’’ sözcüğüyle girdin. Ben ise başından beri hep ‘’süreç’’ dedim. Bu ‘’çözüm süreci’’ sözcüğü sorunun çözümünü içermiyor, o yüzden ben bu, ‘’süreç’’ diyorum. Türkiye bir şey yaptı mı konusuna gelirsek: Türkiye elle tutulur hiçbir şey yapmadı henüz. Hâlâ yapmadı. Tabii Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir komisyon kurulması, en sonunda iyi kötü bir rapor çıkartması bir şey yaptı anlamına geliyorsa, bir şeyler oluyor. Ama bu süreçten, Kürtlere doğrudan ve Türkiye’nin demokratik gidişatını anlamlı kılacak elle tutulur somut hiçbir şey çıkmış değil henüz. Ne çıkıyor peki? Sürece sadakat çıkıyor. Devlet Bahçeli çıtayı sürekli yüksekte tutuyor, Cumhurbaşkanı da daha önceki gün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki iftar konuşmasını tekrar altını çizerek, bu süreçte kararlılık ifade ediyor. Yani bu süreç, onların ‘’Terörsüz Türkiye’’ diye ifade ettiği, Abdullah Öcalan’ın daha içerikli bir şekilde ‘’barış ve demokratik toplum projesi‘’ olarak aynı dalga boyunda olduğu izlenimini verecek vurgusu, bunun ana aktörleri dediğimiz, -buna Özgür Özel ve Cumhuriyet Halk Partisi’nde bir şekilde eklemleyebiliriz, ama ana aktörler Cumhurbaşkanı, iktidar ortağı Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve tabii ki Abdullah Öcalan- her üçü de sürecin varlığına kalıcılığına sadakat belirtiyorlar. Elle tutulur, somut bir şey elde etmedik ama ‘’süreç bitmiştir’’ denmedikçe, tıpkı, 2015’te bu meşhur Dolmabahçe Mutabakatı’nın başına gelen durum olmadıkça, yani ‘’süreç var oldukça,’’ somut elle tutulur şeyler verme ihtimalini de barındırdığını, umutlanmaya devam edebileceğimizi, bir şekilde bize anlatmış oluyor.
Fakat oradan hareketle, Abdullah Öcalan’a ilişkin bir iki şey söylemek isterim. Bunu başka bir vesileyle de yine söylemiştim. Abdullah Öcalan, özellikle diasporadaki Kürt milliyetçilerinden gelen çok ağır saldırı altında. Bu saldırı Suriye’deki son gelişmelerle açığa çıktı ve şimdi de, İran’a ilişkin son bir haftadaki gelişmelerle iyice vurgulanmaya başladı. Ağza alınmayacak hakaretlerin hedefi halinde Abdullah Öcalan. Bir yandan Türkiye’deki azgın Türk milliyetçileri, ‘’terörist başı, bölücü başı’’ gibi bir sürü laf ediyor ve Öcalan’la ilgili herhangi bir adım atılmasına infial duyuyorlar. Tam tersi noktadaki Kürt milliyetçileri de Öcalan’ın, Türkiye Devleti’nin adamı olduğu, Kürtler için bir hain olduğu gibi akıl almaz ithamlarla ona hakaret ediyorlar.
Fakat gerçekçi bir şekilde bakılırsa, senin sorunun başında altını çizdiğin hususu teyit etmek için söyleyeyim: Öcalan, başından beri çok dikkatle yaptığı açıklamalarla verdiği mesajlarda, gerek Türkiye’deki gerek Suriye’deki ve potansiyel olarak gerekse İran’daki Kürtleri, İsrail’in sahaya çıkışıyla birlikte ortaya çıkacak yeni jeopolitik denklem içinde korumayı önceleyen bir pozisyon aldı ve onun yolu olarak da bulundukları yerdeki ülkelerde haklarını koruyarak, haklarını talep etmeden vazgeçerek, bir şekilde oradaki merkezlerle bir diyalog ve giderek uyuma yöneltmeye çalıştı. Bunu yaparken aslında Kürtleri katliamdan korumak için olağanüstü bir gayret gösteriyor. Yani gerek Suriye’de, gerek İran’da, özellikle şimdilerde İran’da, -Türkiye’de durum malum, onun fazla derinliğine girmeye gerek yok- Kürtleri bulundukları mevzileri koruyarak yol almaya ve büyük katliamlardan korumaya, onları sakınmaya çalışan bir politika güdüyor ve haklı çıktı. Suriye’de geldiğimiz noktada çok daha kötü olabilirdi. Yani Halepçe’de olan, Saddam’ın Irak’ta anfal kampanyalarıyla yaptığı, Suriye’de olabilirdi. Belli ölçülerde onun önüne geçmekte, yaptığı telkinlerle ve koyduğu perspektifle rol oynadı. Bugün aynı şey İran Kürtleri için de geçerli. İran Kürtleri, araçsallaştırılmış İsrail politikası unsuru olursa katliamla yüz yüze kalabilirler. Bu ciddi bir şey. Onun için, Kürtler İsrail’in ipiyle bu bölgede kuyuya inmeye kalkarsa başlarına felaket gelebilir. Ve o anlamda da işin başına dönersek, Bahçeli, salı günü yaptığı grup konuşmasında, bu İsrail-Amerika-İran Savaşı’ndan yola çıkarak ‘’şimdi anlıyor musunuz Terörsüz Türkiye’den neyi kastettiğimizi ve önemimizi’’ dedi.
Çünkü işin başında biz ve herkes ne diyordu? Bu süreç niye başladı? ‘’İsrail öyle bir güç merkezi olarak, öyle bir bölgesel askeri hegemon olarak ortaya çıkıyor ki, yarın öbür gün, bölgedeki Kürtleri bir kart olarak kullanabilir ve İran’ın parçalanması, Suriye’nin parçalanması ve giderek stratejik olarak Türkiye’nin parçalanmasında bir kart ve koz haline getirme hesabı güdebilir. Dolayısıyla biz Suriye Kürtleriyle ne kadar durumu toparlarsak, Türkiye’de kendi içimizde bin yıllık kardeşlik sözünü öne çıkararak, ‘biz bin yıldır zaten Kürtlerle kardeşiz’ diyerek adımlar atarsak, o zaman İsrail’in hesaplarını boşa çıkarırız. Sürecin de jeopolitik ve stratejik gerekçesi, aslında İsrail-Kürt denklemi ile ilgili bir durumdur’’ deniyordu. Öcalan da zaten bunu gördü ve bunu da senin az önce gönderme yaptığın açıklamalarında altını çizdi ve dolayısıyla, teyiden söyleyeyim haklı çıktı; doğru söyledi. Geldiğimiz noktada gözüküyor bu.
Peki son olarak sorayım: Ne olacak? Çok zor bir soru biliyorum ama uzayacak mı? Sen baştan rejimi yıkmanın kolay olmayacağını söyledin ama sarsıldığı da muhakkak. Kimileri, ‘’İran savaşın uzamasını ister’’ diyor. Ama savaşın uzamasını İran ne derece kaldırabilir, bunu kestiremiyorum. Sen ne bekliyorsun? Nasıl bir şey olabilir? Arabulucular, müzakereler, diplomasi gibi ihtimaller üzerine haberler çıkıyor, yalanlanıyor. Mesela New York Times’ta, üçüncü bir ülke üzerinden İran istihbaratının CIA’ye haber yolladığına dair bir haber çıktı. İran resmi yetkilileri bunu yalanladı. Ne dersin?
Çandar: Bu, bir tür, saate karşı yarış gibi. İki tarafın dayanma gücünün ne olacağı bunu tayin ediyor. Şu anda savaşın uzamasını isteyen ve uzamasından yararı olan İran. Niye öyle? İran’ın, savaşın şu anda durmasındansa, uzamasından daha fazla yarar sağlayacağının ipuçları var elimizde. Çünkü savaş şu noktada durursa, bu, yakında tekrar canlanacak demektir. Hatırlarsak, geçen yılın haziran ayında On iki Gün Savaşı’ndan sonra, İsrail, sonra da Amerika, doğrudan İran’ın nükleer üretim tesislerini vurdu ve ‘’tamam, işi bitirdik. Büyük ölçüde sakatladık’’ dediler. Netanyahu bas bas bağırdı: ‘’Bizim İran’la işimiz bitmedi daha devam edecek’’ dedi ve devam etti. Savaş şu anda durduğu noktada, yani bölge yeni bir dengede şekillenmemişken durduğu takdirde, yakında tekrar İran’a saldırıları açık bir şekilde devam edecek demektir. İran dayanıklı bir ülke, büyük bir ülke. Tarihi boyunca neler yaşamış, neler geçirmiş bir ülke. Ve en önemlisi, altını kalın çizgilerle çizerek söyleyeyim: Şii ülkesi. Kerbela kültürü var. Bu çok önemli bir şey. Bunu, İran’ı ve Şii dünyasını çok yakın tanımadan anlamak mümkün değildir. Devrim sıralarında ‘’şehadet şerbetini içmek’’ sloganı meşhurdur. İran- Irak savaşı patlak vermişti ve binlerce İranlı, silah dengesi çok aleyhineyken, savaş alanlarında, cephede, genç yaşta, çocuk yaşta insan dalgaları şeklinde direniyor veya taarruza kalkıyorlardı. Ve Tahran’da da binlerce kişi her gün ‘’her yer Kerbela, her gün Aşura’’ sloganı atıyorlardı. Muharrem ayının 10’u malum, Hazreti Hüseyin’in Şehadet günüdür. Bu slogan Şii kültüründe, Şii bilinçaltında çok muhkem bir şekilde yerleşmiştir ve bu anormal bir dayanıklılık, ölüme meydan okuma, feragat sağlamaktadır.
İran nüfusunun ezici çoğunluğunun bu rejimden memnun olmadığı şüphesiz. Daha ocak ayında binlerce kişi öldürüldü, sokaklara çıktılar. Hatta ‘’rejim yıkılır mı acaba?’’ diyorduk. Fakat şu anda denklem değişti. Amerika ve İsrail saldırısı altındayken, İran’da kimse rejime karşı sokağa çıkmaz. İran kimliği ve İran gururu diye bir şey var. Siz İsrail ve Amerikan saldırısı altındayken, nüfusunun önemli bir kısmı ‘’her gün Aşura, her yer Kerbela kültürüyle’’ donanmış bir ülkeye kolay kolay teslim bayrağını çektiremezsiniz. Bir kere İran’ın direnme gücü var. İsrail de İran’la olan boks maçını varoluşsal bir mesele olarak gördüğü için, onun da direnme gücü var. Buradaki en zayıf halka Amerika. Amerika’nın niye savaşa girdiği çok net değil. Trump Amerika’nın tehdit altında olmadığını söylüyor ama Marco Rubio da ‘’önleyici savaş veriyoruz. Bunlar bize saldıracaktı’’ diyor. İran’ın Amerika’ya saldıracağına dair nasıl bir işaret vardı? Hiçbir inandırıcılığı yok. Başta Trump olmak üzere, iki günde bir savaşın amacı hakkında ters şeyler söylüyorlar ve bu Amerika, ‘’America First (Önce Amerika)’’ derken, bütün seçim kampanyası ve stratejisini bu sloganla ifade eden Trump, ‘’Amerika First’’ten, ‘’Israil First’’e döndü. Amerika’nın olmayan bir savaş, İsrail’in savaşının yürütücüsü haline geldi. ‘’Make America Great Again (MAGA)- Amerika’yı Yeniden Büyük Yapalım’’ stratejisi, şimdi çatlaklar vermeye başladı. Tucker Carlson gibi adamlar ‘’Bu bizim savaşımız değil. Netanyahu mu yönetiyor bu ülkeyi? Ne oluyoruz?’’ diye ayağa kalkıyor. Cumhuriyetçilerin zeminin önemli bölümünü teşkil eden Amerikan Hristiyan sağı itirazlara başladı.
Hürmüz Boğazı, dünyadaki ham petrolün üçte birinin, sıvılaştırılmaz gazın, LNG’nin de beşte birinin geçtiği bir alan. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ekonomiye darbe vuruyor. Daha bugün, dünyanın en büyük entegre konteyner ve deniz taşımacılığı şirketi Maersk, Körfez’e gemi göndermeyeceğini, taşımacılık yapmayacağını söyledi. Sigorta fiyatları, navlun fiyatları artıyor. Dubai, Doha, Abu Dabi, mali piyasaların merkezi durumunda ve turizmle yaşayan ülkeler. Pazar günü Dubai, Abu Dabi ve Doha’da hava trafiği %70 durdu. Orası, Asya’yla, Avrupa ve Amerika kıtalarını, Afrika’yı birbirine bağlayan aktarma noktaları. Keza Suudi Arabistan öyle. İran’ın bu savaşı belli ölçülerde devam ettirmesi, en zayıf halka Amerika’nın bu savaşı bitirme ihtiyacını güçlendirecek bir hesap gütmesi demektir. İran bunu ne kadar devam ettirecek? Amerika, kendisinin olmayan bu savaşı sürdürmeye, bu ekonomik tabloda ne kadar razı olacak, bütün bunlara bağlı. Onun için Trump üç dört hafta dedi, ki o bile uzun bir zaman. Hadi onun dediğini bu sefer kabul etsek, en azından üç dört haftada gidecek demektir. Ama bu savaş nerede duracaksa, yepyeni bir bölge jeopolitiğinin ve uluslararası tablonun ortaya çıkacağını da şimdiden bilelim. Tekrar Netanyahu’ya dönerek sözlerimi tamamlayayım: İran ne kadar güç kaybederse, o zaman Türkiye İsrail’in stratejik hedefi haline geliyor demektir. Türkiye’nin de gelecek hesaplarını buna göre yapması gerekecektir.
Evet. Bu zaten eski Başbakan Naftali Benet’in sözleri. ‘’Sıra Türkiye’de’’ lafı üzerine çok spekülasyon yapıldı, ama doğrudan savaş olmasa bile, bir güç kapışması olacağı muhakkak. Ya da kimilerinin umduğu gibi, Trump, bir şekilde araya girip birbirlerine yakınlaştıracak. Ama zor sanki. Neyse, bu ayrı bir yayının konusu olsun. Onu o zamana saklayalım. Cengiz Çandar çok teşekkürler yayınımıza katıldığın için.
Çandar: Ben teşekkür ederim.
Evet, İran Savaşı’nı, özellikle Kürtlerin durumunu, Türkiye’nin tutumunu, DEM Parti Diyarbakır milletvekili, gazeteci Cengiz Çandar’la konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Size de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.








