Bugün Türkiye seçmeni, partilerin keyfince hazırladığı aday listelerini onaylamak zorunluğu ve çaresizliği içindedir. Oysa, bu sistem değişebilir ve seçmen oy verdiği partinin seçilecek adaylarının belirmede etkin hale gelebilir.
Hafta sonunda Ankara’da, bir kısım bilim ve siyaset insanının konuşmacı olarak yer alacağı, siyasetin yapısal ve güncel sorunlarını masaya yatırmayı amaçlayan bir konferans yapılacak. Konferans, Türkiye siyasetinin hukuki altyapısını oluşturan yasalarda değişiklik gereksinmelerini, kuvvetler ayrılığı, katılımcılık, ortak akıl-liderlik, saydamlık ve siyaset-ahlak ilişkisi gibi konuları irdelemeyi ve çözüm önerileri geliştirmeyi amaçlıyor.
Tartışma konuları arasında seçim sisteminin de yer alacağını umut ediyorum. Ancak sorunların yoğun, sürelerin sınırlı olacağı kaygısı ile, bu konudaki bazı görüş ve önerilerimi önceden yazmak istedim.
Seçim sistemi ile ilgili tartışmalarımız çok partili sisteme geçtiğimizden bu yana süregeliyor. 1946 öncesi tüm yurttaşlar seçime doğrudan katılamıyor, önce “ikinci seçmenler” seçiliyor, milletvekillerini bu ikinci seçmenler seçiyordu. Milletvekilleri, Tek Parti (Cumhuriyet Halk Partisi) merkezi tarafından atanıyor, oylama açık, sayım gizli yapılıyordu. 1931’de sınırlı sayıda bağımsız adayın da seçime katılmasına izin verildi.
Çok partili sistemin ilk seçiminde (1946’da) tek dereceli seçime geçildiyse de, yine açık oy, gizli sayım ve çoğunluk sistemi uygulamasına devam edildi. Oylamanın gizli ve sayımın açık yapılması ilk kez 1950 seçiminde mümkün olabildi. Ancak, CHP yönetimi, az farkla da olsa çoğunluğu elde edeceği umuduyla, (bir seçim bölgesinde bir oyla dahi önde olan partinin bütün milletvekillerini kazanması demek olan) çoğunluk sistemini değiştirmemişti.
Beklenenin tersi oldu; çoğunluğu DP (Demokrat Parti) kazandı. DP, %54 oy oranıyla 400’ü aşkın milletvekili çıkarırken, CHP %40 oranıyla 69 milletvekilliği ile yetinmek zorunda kaldı. Bu kez de DP çoğunluk sistemini korudu. Bizim siyasetimizde partilerin, muhalefette eleştirdiklerini iktidar kendi ellerine geçince aynen devam ettirmesiyle ilgili kötü örnek çoktur.
DP, ilerleyen yıllarda, çoğunluk sisteminden vazgeçmek bir yana, seçmenlerin farklı parti adaylarından karma liste, yahut partilerin seçim işbirliği yapma imkanlarını da ortadan kaldırdı. Tek partili dönemde -gerçek bir seçim yapılmadığı için- çok anlam ifade etmeyen çoğunluk sistemi, temsilde adalet ilkesini önemli ölçüde zedelediği için, -Tek Parti CHP’sinden farklı, özgürlükçü ve demokrat iddialarla yola çıkmış olan- DP’nin de giderek “Tek Parti”ye öykünmesine yol açtı. 27 Mayıs’a sürüklenen gelişmelerde bu sistemin yarattığı sonuçların vebali göz ardı edilemez.
Oranlı temsil ve sonrası
27 Mayıs 1960 darbesi sonrası yürürlüğe giren 1961 Anayasası ile çoğunluk sisteminden vazgeçilerek seçimlerin tek dereceli ve oranlı (nispi) temsil esasına göre yapılması ilkesi getirildi. Aradan geçen 60 yılı aşkın süre boyunca bu oranlı temsil sistemi devam ediyor. Süreç içinde iktidar çoğunlukları zaman zaman sistemde kendi beklentilerine uygun düzenlemeler yaptılar.
1965 seçimlerinde, sözde artık oyların heba olmasını önlemek, gerçekte darbeye rağmen çoğunluğunu koruyan DP mirası oyları dağıtmak için “milli bakiye” adıyla, kalan oyların toplamından yararlanarak küçük partilerin milletvekili çıkarmasını sağlayan bir sistem denendi. 12 Eylül darbesi sonrası 1982 Anayasası ile %10 seçim barajı getirildi. Temsil adaletini büyük ölçüde zedeleyen bu baraj oranı, 40 yıl sonra (2023 seçiminde) %7’ye indi.
1980 sonrası özellikle ANAP (Anavatan Partisi) hemen her seçimde, kendi lehine olabilecek düzenlemeler yaparak iktidarını sürdürmeye çalıştı. 1987 Seçiminde 6’nın üstünde milletvekili çıkaran iller bölündü ve her seçim çevresi için -ülke barajı dışında- ayrıca %50’lere varan il barajları getirildi. 1991 seçiminde aday listelerinde “tek adaya tercih” sistemiyle, parti içinde bütünlüğü zedeleyen ve adayları birbirine düşüren bir yöntem denendi. 1995 ve devamında (1982 Anayasası’nda 400 olan) milletvekili sayısı anlamsızca arttırıldı. 2017 Anayasa değişikliği ile bu sayı 600’e çıktı.
Milletvekillerini kim seçiyor?
Bütün bu yap-boz süreci boyunca bir olumsuz uygulama hemen hiç kesintiye uğramadı; milletvekili adaylarının doğrudan seçmen tarafından belirlenmesi yerine, sınırlı sayıda partili tarafından atanması giderek yaygınlık, süreklilik ve geçerlik kazandı.
Bugün siyaset hukukumuzu düzenleyen yasalara göre, genel seçimlerde milletvekili adaylarının belirlenmesi için partilerin önünde üç yöntem var:
- Bütün üyelerin katılımıyla, yargı denetiminde yapılan ön seçim.
- Tüzükte belirlenen organ ve temsilcilerin katılımıyla yapılan ve sonuçları bağlayıcı olmayan aday yoklaması.
- Genel Merkez ve genel başkanların doğrudan ataması ile merkez yoklaması.
Siyasi partiler bu yöntemlerden birini yahut birkaçını uygulamakta serbest. Yasalar, aday belirlemede herhangi bir yöntemi zorunlu kılmıyor.
Ancak, bu yöntemlerden hangisi uygulanırsa uygulansın, geniş seçmen kitleleri için sonuç değişmiyor. Milyonlarca seçmen, sonuçta bir kaç kişinin, en fazla birkaç yüz, yahut birkaç bin kişinin tercihleriyle oluşan listeyi onaylamak zorunluğuyla karşı karşıya kalıyor.
Seçmeni, zorunlu ve sıradan bir onay unsuru haline getiren bu sistem değişmeden milletin, vekilini seçmekte söz ve karar sahibi olması olanaksızdır. Bu sistemle seçilenler de gerçekte “milletvekili” değil, atanmış parti görevlileri oluyor ki, -Türkiye’de demokratikleşmeyi büyük ölçüde engelleyen- siyasi gerçek de budur.
Millet, vekilini seçebilir mi?
Oysa, seçilecek adayların belirlenmesinde doğrudan seçmenlerin etkili olmasını sağlayacak yeni yöntemler bulmak mümkündür. Dünyada da bunun örnekleri var.
Örneğin, seçim bölgeleri makul bir sayı ile sınırlanabilir ve partilerin göstereceği iki kat aday arasından, seçmenler seçilecek sayıda adayı işaretleyerek seçime doğrudan ve etkili biçimde katılabilir.
Somutlamak gerekirse; bugün Türkiye’de 81 il ve -İstanbul ve Ankara 3, İzmir ve Bursa 2 seçim bölgesine ayrıldığı için- 87 seçim bölgesi var. İstanbul’un bir bölgesinde 30’dan fazla milletvekili seçiliyor. Böyle büyük sayılı seçim bölgelerinde seçmenler değil, partililer bile çoğu kez adayların bir kısmını tanımakta güçlük çekiyor. Oysa, seçmenle adayın tanışıklığını sağlamak, gerçek bir seçim için göz ardı edilemeyecek bir ön gerekliliktir.
O nedenle, seçim bölgeleri tek sayıyı (örneğin 9’u) aşmayacak biçimde yeniden düzenlenmelidir. (Bu durumda 9 ve altında milletvekili seçilen 66 il tek seçim bölgesi olarak kalır, 15 il farklı sayılarda seçim bölgeleri oluşturur). Bütün bu bölgelerde siyasi partiler -kendi belirleyecekleri sıralama yöntemleriyle- iki kat aday gösterir ve seçmenler oy verdikleri parti listesinde seçilecek sayıda adayı işaretleyerek, seçime doğrudan katılmış olurlar.
Daraltılmış bölge sistemi, bir seçim bölgesinden tek bir adayın seçilmesi demek olan “dar bölge” sisteminden de farklı ve temsilde adaleti gözeten bir sistemdir. Dar bölge sistemi sonucu itibariyle çoğunluk sistemidir ve temsil adaleti açısından son derece sakıncalıdır.
Seçilecek sayının iki katı aday, bir seçim bölgesinde kayırmaları ve haksızlıkları önler, emeği ve birikimi olan hemen tüm aday adaylarının listeye girmesine imkan verir. Partiye oy veren yurttaşlar, seçilecek sayıda adayı kendileri işaretleyerek, asıl seçilenleri belirlemekte etkinlik kazanırlar.
1991 seçiminde uygulanan “tek adaya tercih” sisteminden farklı olarak, bu sistemde adaylar arasında haksız çekişmeler değil, makul dayanışmalar kurma ihtiyacı doğar. Seçilemeyecek sırada olduğunu düşünenlerin yandaşları küsmek ve uzaklaşmak yerine adaylarını üst sıralara yükseltmek için daha gayretli olmaya başlar. Parti içi dayanışma güçlenir, seçime katılım artar, seçmen değer ve etkinlik kazanır.
Kuşkusuz bu sistemin düzgün işleyen bir modele dönüşmesi için tartışılacak başka yan ve yönleri olabilir. Sistemin daha gelişmiş bir aşaması olarak, seçmenlere farklı partilerden seçilecek sayıda adayı işaretleyerek karma liste yapma olanağı da verilebilir (ki, 1950 ve 54’ün okur yazarlık koşullarında bile bu yöntem uygulanmıştır). Milletvekili sayısı, 600’ün altına çekilerek, niceliğin niteliği boğması önlenebilir.
Esas olan, seçmeni sıradan ve çaresiz bir onay unsuru haline dönüştüren bugünkü halksız ve haksız seçim sisteminin değiştirilmesi ve halkın sisteme etkili biçimde katılmasının sağlanmasıdır. Milletvekillerinin parti merkezleri tarafından atandığı bir sistemde, adı ne olursa olsun “kuvvetler ayrılığı” gerçekleşemez. Kuvvetler ayrılığının gerçeklik kazanamadığı bir sistemle de demokrasi olmaz, olamaz.








