Viyana’dan İstanbul’a “yeniden düşünmek”

İSTANBUL (Medyascope, Betül Memiş) – Ulrike Köb’ün bireysel, Die 4 Grazien’in kolektif üretimleri; çevre, tüketim, kimlik ve dayanışma temalarını İstanbul’da buluşturuyor. Atık nesneler estetik bir uyarıya, sanat ise görünürlük ve dayanışmaya dönüşüyor.

Viyana’dan İstanbul’a "yeniden düşünmek"
Viyana’dan İstanbul’a “yeniden düşünmek”

Avusturya Kültür Ofisi İstanbul, Yapı Kredi Bomontiada işbirliğiyle 12 Nisan’a kadar çağdaş Avusturya sanatının iki farklı hattını bir araya getiriyor. “Günümüz Avusturya Sanatında Kadın Sanatçılar” başlığı altında gerçekleşen sergi; Ulrike Köb’ün (Reuse-Reduce-Rethink başlığıyla) tüketim kültürünü sorgulayan titiz natürmortları ile (Mela Diamant, Susanna Schwarz ve G. Maria Wetter’den oluşan sanatçı kolektifi) Die 4 Grazien’in çok sesli ve performatif dünyasını aynı çatıda buluşturarak çevresel farkındalık, kadın kimliği ve dayanışma temalarına çok katmanlı bir bakış sunuyor. Ben de bu iki ayaklı serginin yaratıcıları Avusturya Kültür Ofisi İstanbul Direktörü Silvia Neureiter, Ulrike Köb, Die 4 Grazien ile konuştum.

“Sanatta temsilin hâlâ dengeli olmadığını göz ardı edemeyiz”

  • Sergi, bireysel ve kolektif olmak üzere iki farklı üretim pratiğini yan yana getiriyor. Bir nevi, Köb’ün bireysel, neredeyse laboratuvar titizliğindeki yaklaşımı ile Die 4 Grazien’in kolektif ve performatif enerjisini aynı çatıda topluyor. Bu iki farklı üretim pratiğini bir araya getirmekteki meramınız neydi? 

Silvia Neureiter: Avusturya Kültür Ofisi İstanbul’un 2026 kültür yılında yaygınlaştırmayı önemsediği başlıklar veya temalar; çevre, dayanışma ve feminizm. Temel yaklaşım olarak genç sanatçıların ve kadınların görünürlüğünü önemsiyoruz. Yapı Kredi bomontiada ile bu sergi projesini oluştururken temel motivasyonumuz, kadın sanatçıların üretimlerinin görünürlüğü üzerine bir iş birliği yapmaktı. Çağdaş Avusturya sanatındaki farklı üretim biçimlerini yan yana getirerek bir karşılaşma alanı oluşturma fikri böyle ortaya çıktı. Ulrike Köb’ün bireysel ve estetik üretim yaklaşımı ile Die 4 Grazien’in kolektif ve çok sesli pratiği, birbirinden ayrışan değil, birbirini tamamlayan iki farklı üretim biçimini temsil ediyor. Aynı zamanda bu iki pratiğin ortaklaştığı tüketim, çevre, kimlik ve temsil gibi temalar, sergi içinde doğal bir bağ kuruyor. Bu sayede izleyici farklı estetik yaklaşımlar arasında dolaşırken, bu temaların farklı üretim biçimleri üzerinden nasıl ele alındığını deneyimleyebiliyor.

  • Başlıkta vurgulanan “kadın sanatçılar” ifadesi, bugün (öncelikle Avusturya sanat sahnesinde ve İstanbul perspektifinde) neyi görünür kılmayı amaçlıyor? Ve belki de tersinden bir okumayla neyi görünmez bırakıyor? Sizce bu tür başlıklar politik gereklilikten öte, bir güç birliğini mi simgeliyor, ya da sanatın cinsiyetsizleşmesi yolunda aşılması gereken ve belki de “ayrım rejimini” istemeden yeniden üreten bir eşik mi?

Ulrike Köb: “Kadın sanatçılar” terimi, uzun süredir göz ardı edilmiş ya da bilinçli olarak görmezden gelinmiş olanı gün yüzüne çıkarıyor; başka bir deyişle, ne yazık ki günümüze kadar süregelen bir eşitsizliğin altını çiziyor. Bu bağlamda görünürlük kendiliğinden gerçekleşmez; aksine tekrar tekrar talep edilmesi gerekir ve tam da bu yüzden kadınların birbirini desteklemesi ve kendilerini görünür kılması önemlidir. Mesele yalnızca bireysel pozisyonlar değil, dayanışma ve mekânları kolektif olarak işgal etmekle ilgilidir. Aynı zamanda bu terminoloji kendi başına bir amaç olarak görülmemelidir. Yapısal eşitsizliklere dikkat çekmek için bir araçtır; nihai hedef ise eşit hakların zaten verili kabul edildiği bir noktada, bu tür bir terminolojinin gereksiz hâle gelmesidir.

Viyana’dan İstanbul’a "yeniden düşünmek"
Viyana’dan İstanbul’a “yeniden düşünmek”

Die 4 Grazien: Kadın sanatçıların eserleri Avusturya’da geçmişe kıyasla daha yüksek bir statüye sahip olsa da erkek sanatçılar hâlâ sergilerde, sanat fuarlarında, müzelerde ve galerilerde daha fazla temsil edilmekte. Ayrıca eserleri sanat piyasasında daha sık satın alınmakta ve daha yüksek meblağlara ulaşmakta. Türkiye’deki duruma doğrudan hâkim değiliz; ancak benzer dinamiklerin genel olarak her yerde geçerli olabileceğini düşünüyoruz.

Silvia Neureiter: “Kadın sanatçılar” ifadesini başlıkta özellikle görünür kılmayı tercih ettik, çünkü bu sergide özellikle kadın sanatçılara alan açmak istedik. Ele alınan konuların hassasiyeti ve aciliyeti göz önünde bulundurulduğunda, bu meselelerin kadın perspektifi üzerinden daha doğrudan, daha akışkan ve çok katmanlı biçimde ele alınabildiğini düşünüyoruz. Sanat alanında temsilin hâlâ dengeli olmadığını da göz ardı edemeyiz. Bu nedenle bu ifade, bir ayrım yaratmaktan çok mevcut durumu görünür kılma ve belirli bir odağı netleştirme amacı taşıyor.

  • “Reuse-Reduce-Rethink” başlığı, bir öneriden çok bir uyarı gibi, neredeyse estetik bir manifesto gibi okunuyor. Atık nesneleri neredeyse kusursuz natürmortlara dönüştürürken, çürümüş olanı baştan çıkarıcı hâle getirme konusunda ince bir çizgide yürüyorsunuz. Alt metninde izleyiciye gerçek bir yüzleşme mi veyahut suçluluk duygusuyla bir arada var olabileceği bir alan mı yaratıyorsunuz? Bu bağlamda, yemek fotoğrafçılığı geçmişinizden gelen “iştah açıcı” görsel kodları nasıl kırıyor ya da tersine çeviriyorsunuz?

Ulrike Köb: “Reuse-Reduce-Rethink” nazik bir davet değil, bilinçli bir huzursuzluk / rahatsızlıktır. İlk bakışta görüntüler güzel ve çekici görünüyor, fakat tam da burada bir tuzak yatar. Görüntüler izleyicinin dikkatini çeker ve ancak o zaman bir şeylerin pek de doğru olmadığını fark edersiniz. Mevzu, izleyicinin rahat mı yoksa suçlu mu hissettiğiyle ilgili değil, tüketimin ardındaki sistemin hem arzu hem de bastırma tarafından yönlendirildiğini fark etmektir. Yemek ve natürmort fotoğrafçılığındaki geçmişimin burada kesinlikle bir payı var. Yemek fotoğrafçılığında asıl amaç, nesneleri olabildiğince çekici sunmaktır. Yemek, gerçek hayatta olduğundan daha yoğun bir arzu uyandırmak üzere sahnelenir. Kendi görsel dilime dahil ettiğim ve altüst ettiğim şey tam olarak budur: Çöpü veya çürümekte olan bir maddeyi sanki “iştah açıcıymış” gibi sunuyorum. Bu, gerçekte öyle olmasa bile bir şeyin “güzel” görünmesini sağlıyor. Tanıdık görsel stratejileri kullanıyorum, fakat bunları aslında istenmeyen bir şeye, örneğin çöpe veya genel olarak çevre kirliliğine uyguluyorum. Ve birdenbire fark ediyorsunuz: Her şeye rağmen ilgiyle, hatta bir çekimle tepki veriyorsunuz. Bakışımız “eğitildi”; kendimiz tarafından değil, tüketim, reklamlar ve imgeler aracılığıyla.

Viyana’dan İstanbul’a "yeniden düşünmek"
Viyana’dan İstanbul’a “yeniden düşünmek”
  • Fotoğraflarınızdaki bu radikal izolasyon, nesnenin “çöp” statüsüne düşmeden önceki son onurlu duruşunu mu kutsuyor, yoksa insanın doğayı sömürürken içine düştüğü steril ıssızlığı mı belgeliyor?

Ulrike Köb: “İzolasyon” ne bir saygı duruşudur ne de yalnızca bir belgeleme; nesneleri görünür kılmanın bir yoludur. Nesneler alışıldık bağlamlarından koparılır, yeniden düzenlenir ve artık yalnızca kullanılacak gündelik eşyalar değil, bakılması gereken şeyler hâline gelecek şekilde sunulur. Bakış açımız değişir ve atık artık sadece “yok olup gitmiş” bir şey gibi görünmez; aksine, görmezden gelme eğiliminde olduğumuz bir döngünün parçası olarak belirir. Bu sakin, izole sunum bir mesafe yaratmayı amaçlar; bu mesafe de kendi tüketim alışkanlıklarımızı daha berrak bir biçimde fark etmemize yardımcı olmalıdır.

“Paylaşılan hikâyelerin çoğalmasını önemsiyoruz”

  • Eserlerin, Viyana’nın görece “steril ortam”ından çıkıp, İstanbul’un kaotik dinamiği, derin ekonomik uçurumu ve devasa tüketim iştahıyla yüzleşmesi projenin “ruhunda” neyi değiştirdi? İzleyicinin galeri çıkışında kendi çöp kutusuna karşı bir yabancılaşma hissetmesini beklemek fazla mı romantik bir hedef?

Die 4 Grazien: İzleyicilerin bizim ve sanatsal üretimlerimiz ile bir tanışıklık kurmasını, ilgi duydukları eserler olursa, onlar hakkında kapsamlı bir fikir edinebilmesini umuyoruz. Biz birbirinden farklı tarzlar ve hikâyeler işliyoruz. Dolayısıyla hedeflerimizden biri, hem resimler ve tekstil çalışmaları hem de seçtiğimiz başlıklar aracılığıyla izleyicinin zihninde de farklı hikâyelerin oluşmasını sağlamak. Bizim hikayelerimizin izleyicinin deneyimi ve bakış açısıyla yeniden şekillenmesini ve paylaşılan hikâyelerin çoğalmasını önemsiyoruz. Çok yönlü yaklaşımımız izleyicilerin, özellikle de kadınların, sergiden güçlenmiş bir duyguyla ayrılmasına alan açmayı amaçlıyor. Bununla birlikte, izleyici ile kurulan bu ilişkinin farklı bağlamlarda farklı karşılıklar bulabileceğini de göz önünde bulunduruyoruz. Performatif ve dinamik üretim dilimizin İstanbul gibi bir şehirle güçlü bir uyum içinde olduğunu düşünüyoruz. İstanbul’un yoğun, katmanlı ve hareketli yapısı, işlerimizin taşıdığı duygusal ve görsel gerilimle doğal bir şekilde örtüşüyor.

Ulrike Köb: Viyana’yı yalnızca görece steril olarak tanımlamak yetersiz kalır. Tıpkı İstanbul’u sadece dinamikleri üzerinden tanımlamanın fazlasıyla indirgemeci olacağı gibi. Her iki şehir de bir bakışta kavranması imkânsız olan pek çok katmana, çelişkiye ve farklı gerçekliğe sahip (özellikle kısa bir ziyaret sırasında); görünen yalnızca yüzeydir. Asıl değişen şey eserin kendisi değil, daha çok nasıl algılandığı. Daha büyük toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerle işaretlenmiş bir ortamda tüketim meselesi daha dolaysız, hatta belki daha sert bir tonda yankılanır. Aynı zamanda, eleştirel işlerin bile yalnızca “güzel imgeler” olarak algılanması riski her zaman vardır. Bu nedenle, bir sergi ziyaretinin kişinin atıkla kurduğu ilişkiyi değiştireceğini beklemek naif olabilir. Ama bu naiflik de bir şekilde gerekli; çünkü sanatın algıda küçük kaymaları tetikleyebileceğine inanıyorum. Ve bazen bu bile yeterlidir!

  • Hem Ulrike’nin “atık” estetiğinde hem de Die 4 Grazien’in “kimlik” kurgusunda tüketim kültürü merkezde, güçlü bir tema. Ancak bu eleştiriler en nihayetinde sanat piyasasının bir parçası olarak dolaşıma giriyor. Sizce sanat, her şeyi hızla tüketen bu çağa karşı bir “yavaşlatma” veya “yüzleştirme” aracı olarak hâlâ ne kadar etkili? Başka bir deyişle bu eleştiri, sistem tarafından kolayca ehlileştirilen ve rafa kaldırılan bir “estetik jeste” mi dönüşüyor?

Die 4 Grazien: Sanatı uzun zaman önce bir yaşam biçimi olarak benimsedik. Bu sayede üretimimizi, piyasanın beklentilerine göre değil, kendi sorularımız ve ilgi alanlarımız doğrultusunda şekillendirebiliyoruz. Bizim için önemli olan, yaratıcı üretim sürecinin kendisini korumak, ihtiyaçlarımızı ve hikâyelerimizi paylaşabilmek ve bu süreçte ortaya çıkan anlamı izleyiciyle ulaştırabilmek. Sanatın yalnızca dolaşıma giren bir nesneye indirgenmesinin ötesinde, düşünce üretme ve karşılaşma alanı açma potansiyeline inanıyoruz.

  • Ekoloji ve feminizm bugün sanat dünyasında “popüler” ve “arzulanan” temalar haline geldi. Ancak (Köb’ün de belirttiği gibi) “yedek gezegenimiz varmış gibi davranan” bilgi çağı insanı için bu eserler bazen sadece vicdan rahatlatan şık bir “farkındalık estetiği” kapanına dönüşebiliyor. Eserlerinizde eleştirdiğiniz kapitalist sistem ve aygıtlarını kullanma biçimimiz de ne yazık ki bazı kurumlar tarafından kolayca başka sıfatlara indirgenme riski taşıyor. Doğanın talanı ile kadın bedeninin sömürülmesi arasındaki o ince hattı kurgularken, sanatın bu sistemi gerçekten “yavaşlatma” gücüne inanıyor musunuz?

Ulrike Köb: Ekoloji ve feminizm, aciliyetleri dikkat talep ettiği için popüler hâle geldi. Ve evet, ikinci bir gezegenimiz yok. Yine de bu tür konuların piyasa tarafından ne kadar çabuk sahiplenildiği ve trend olarak sömürüldüğü de aşikâr. Bu durumda eleştiri, genellikle kulağa hoş gelen ancak mutlaka büyük bir değişim getirmeyen estetik bir şeye dönüşüyor. Eserlerim tam olarak bu gerilim hattında konumlanıyor. Kapitalizm içinde gerçekten “dışarıda” bir konumun olmadığının farkındayım. Bu da şu soruyu benim için daha da önemli kılıyor: Nasıl bir sürtünme yaratabilirim ve bunu yalnızca tüketilen imgeler olmayan görsellere nasıl dönüştürebilirim? Sanatın tek başına sistemi temelden değiştirebileceğine ya da yavaşlatabileceğine inanmıyorum. Ancak kırılmaları görünür kılabilir, çelişkileri büyütebilir, dikkati kaydırabilir ve insanları düşünmeye sevk edebilir. Çalışmalarımı sergileme imkânı belki de sadece küçük bir katkı, okyanusta bir damla ama tam da kendime biçtiğim görev budur.

“Feminizmi bir göz kırpışıyla yaşıyoruz”

  • Bugünün dijitalleşen dünyasında “kadın sanatçı olmak”, hâlâ aşılması gereken bir bariyerler silsilesi mi ya da dijitalleşen ve dönüşen dünyada tüm bu kurumsal engelleri baypas eden yeni ve özgür bir alan mı?

Ulrike Köb: Evet, dijitalleşme sayesinde artık işleri görünür kılmak ve daha bağımsız hareket etmek için daha fazla imkân var; ancak temeldeki güç yapıları öylece ortadan kalkmış değil. Kadın bir sanatçı olarak hâlâ engellerle karşılaşılıyor: belirli bağlamlarda daha az görünürlük ya da farklı değerlendirme biçimleri gibi. Bu meseleler, bu kadar çok şey dijital alana kaydı diye ortadan kalkmış değil. Aynı zamanda dijital dünya, kendi alanlarını yaratmak ve yerleşik kurumlara tamamen bağımlı olmadan ağ kurmak için gerçek fırsatlar sunuyor. Ancak bu alanlar da tarafsız değil; kendi kurallarına, algoritmalarına ve dinamiklerine göre işliyorlar. Yani her iki durum da aynı anda geçerli: Bir yanda daha fazla özgürlük, diğer yanda ise hâlâ gerçek bir eşitliğin olmayışı.

  • Serginiz bana, Anna Lowenhaupt Tsing’in (Yapı Kredi Yayınları, Erdem Gökyaran çevirisiyle) “Dünyanın Sonundaki Mantar / Kapitalizmin Enkazlarında Yaşam İmkânı Üzerine” adlı kitabını ve Donna Haraway’in “Staying with the Trouble” metnini çağrıştırdı. Yıkımın ortasında yeni yaşam biçimleri, birlikte var olma ve “enkazla -meseleyle kalma” fikri üzerine düşünen işler… Sergi sürecinde zihinsel fonunuzda hangi sorular ya da imgeler vardı?

Ulrike Köb: Sergileme süreci boyunca, kendi çalışmalarıma bakış açımın yeniden değiştiğini fark ettim. Eserleri yüzlerce kez görmüş ve çok iyi tanıyor olmama rağmen, onları asarken ve mekânla ya da diğer sanatçıların işleriyle nasıl etkileşime girdiklerini görürken, aniden yeni bağlantılar ve fikirler ortaya çıkıyor. Kendi kendime defalarca sordum: İşler birbirleriyle nasıl iletişim kuruyor ve sunuluş biçimlerine bağlı olarak ne tür bir değişim meydana geliyor? Atölyede net görünen bazı şeyler, sergi alanında oldukça farklı (hatta belki de daha çelişkili) görünebiliyor. Aynı zamanda yeni düşünceler doğuyor: Neyi farklı yapardım, hâlâ ne eksik veya daha geliştirilebilir, vb. Çalışmalarım, içeriğin doğrudan bir çıkarımından değil; malzeme ve konuyla kurulan sezgisel, pratik ve genellikle fiziksel bir etkileşimden doğuyor. Ancak her şeyden önce bu zaman alıyor; pek çok şeyin önce yerine oturması gerekiyor. Çoğu zaman, neyin ortaya çıktığını ve hangi yöne gidebileceğini ancak onunla arama biraz mesafe koyduğumda gerçekten anlayabiliyorum.

  • Birlikte kurduğunuz bu diyalogdan sonra, ufukta bu iş birliğinin evrileceği ya da tamamen farklı bir zeminde filizlenecek başka bir proje var mı?

Die 4 Grazien: Bizim Die 4 Grazien olarak beraber üretimimiz 20 yılı aşkın süredir varlığını sürdürüyor. Basel, Varşova, Atina ve daha birçok şehirde sergiler gerçekleştirdik. Avusturya Kültür Ofisi İstanbul ve Yapı Kredi bomontiada’nın bu projesi ve bu özel galerideki sergi de bu yolculukta önemli. Türkiye’ye yeniden geri dönmeyi umuyoruz.

Ulrike Köb: İş birliği yalnızca geleneksel anlamıyla, yani ortak planlama ya da üretim olarak anlaşılmamalıdır. Benim için çok daha fazlası, fikirlerin, bakış açılarının ve çalışma biçimlerinin değiş tokuşu ve paylaşımıdır. Bu diyalog çoğu zaman hemen kavranamayan, ancak zaman içinde büyümeye devam edebilen itki ve dürtüler üretir. Çoğu zaman, bu süreçten doğan yeni yönelimleri ve olasılıkları ancak geriye dönüp baktığımızda görebiliriz.

  • Günümüz sanat dünyası “tekil ve dahi sanatçı” mitini yüceltirken, siz 2002’den beri kolektif bir iradeyle var oluyorsunuz. Bu ısrar, sanat piyasasının “narsist” yapısına karşı politik bir reddediş mi? Çalışmalarınızda kadın kimliği çoğu zaman ironik, bazen provokatif bir şekilde temsil ediliyor. Sizin için mizah, sistemin ağırbaşlı ahvalini bozan bir sabotaj aracı mı?

Die 4 Grazien: Aslında üç kişi olmamıza rağmen kendimize “Die 4 Grazien” adını veriyoruz. Diğer kadın sanatçıları da bizimle birlikte üretmeye davet etmek bizim için çok önemli ve zenginleştirici. Projelerimizde genellikle dördüncü bir sanatçı oluyor. Erkek egemen sanat dünyasının aksine, biz dayanışma pratiğini benimsiyoruz. Devam etmekte olan önemli projelerimizden biri “Marking” isimli bir seri. Bu seri, sanatsal alanımızı tanımlamakla ilgili. Feminizmi bir göz kırpışıyla yaşıyoruz.

“Üretimimizi ‘Üç Silahşorlar’ prensibiyle sürdürüyoruz”

  • Avusturya’nın yerel kodlarından süzülen anlatılarınızın, bu coğrafyada nasıl yankı bulacağını düşünüyorsunuz? 

Die 4 Grazien: Sanatımızı ve birlikte üretim biçimimizi, İstanbul’daki kadınlarla karşılaşmak, bağ kurmak ve birlikte iyileşmek için bir davet olarak görüyoruz. İstanbul’un kültürel çeşitliliği ve zenginliği bizi derinden etkiledi. Burada pek çok güçlü kadınla tanışma fırsatı bulduğumuz için özellikle minnettarız ve bu temasın sürmesini, bu karşılaşmanın devam etmesini umuyoruz.

  • 2002’den bugüne Avusturya ve Avrupa merkezli feminist sanatın dili nasıl bir dönüşüm, evrilme geçirdi?

Die 4 Grazien: 1970’lerin erken dönem Avusturyalı feminist sanatçıları, resim ve heykel gibi disiplinlerin büyük ölçüde erkeklerin elinde olduğu bir dönemde, fotoğraf ve video aracılığıyla kendilerine alan açtılar. Biz de bu geleneği takip ederek fotoğraf ve video mecralarında birlikte üretim yapıyoruz; ancak öncülerimizden farklı olarak mizah, bizim için çok önemli bir unsur.

  • Farklı disiplinlerde üretim yapıyorsunuz (fotoğraf, video, tekstil, vb.). Bu çeşitliliği politik bir tercih olarak görüyorum. Ya da bu parçalı yapı, modern kadının aynı anda kuşanmak zorunda kaldığı “anne, sanatçı, işçi, sevgili” gibi birbiriyle çatışan kimliklerin / rollerin yarattığı o parçalanmış gerçekliğin veya kakofoninin bir yansıması mı?

Die 4 Grazien: Kadın sanatçılar olarak anne, sevgili gibi pek çok farklı role sahibiz. Tekstil sanatıyla çalışmaktan keyif alıyoruz; bu alanı, uzun süre yalnızca kadınlara atfedilen ve bu nedenle küçümsenen bir sanat formuna karşı bir ifade aracı olarak kullanıyoruz.

  • Kolektif içinde fikir ayrılıkları olduğunda üretim süreci nasıl evriliyor ve bu işlere nasıl yansıyor?

Die 4 Grazien: Üretimimizi “Üç Silahşorlar” prensibiyle sürdürüyoruz. Her zaman aynı fikirde olmasak da bir uzlaşı buluyor ve her zamanki mizah anlayışımıza geri dönüyoruz. Birbirimizi öğrencilik yıllarımızdan beri tanıyoruz ve uzun süredir birlikte üretim yapıyor olmamızla takdir ediliyoruz. Dostluğumuz, çatışmaların üstesinden gelmemizi sağlıyor ve bu durum işlerimize de yansıyor.

  • Adınız mitolojik “Zarafet Tanrıçaları”na (Grazien) atıfta bulunuyor. Bugünün sert, kaotik ve ataerkil dünyasında “zarafet” sizin için ne anlama geliyor? Bir eseri “tek bir zihin” yerine “ortak bir enerjiyle” yaratmanın yansıması nasıl oluyor?

Die 4 Grazien: Mitolojide “Üç Güzeller” daha çok dekoratif unsurlar olarak görülüyordu. Bu isim bize, Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki öğrencilik yıllarımızda verildi. İronik bir şekilde bu ismi koruduk; ancak antik dönemin Grazien’lerinden farklı olarak, sanatçılar olarak paylaştığımız enerjiyi derinlemesine deneyimliyor ve projelerimizde bu kolektif enerjiyi yönlendiriyoruz. Güzelliği geleneksel kalıplar, baskın toplumsal roller ve klişelerin ötesinde yorumluyoruz.

  • Son zamanlarda sizi etkileyen, iyi hissettiren ya da sinirlendiren, hüzünlendiren neler oluyor? 

Ulrike Köb: Şu anda beni en çok endişelendiren, her şeyin aynı anda olup bittiği hissi: Küresel krizler, savaşlar, çevresel tahribat, siyasi şiddet… Yetişmek neredeyse imkânsız. Haberlerin yoğunluğu, bu koşulların sürekli normalleşmesine yol açıyor ve bu da bir güçsüzlük duygusunu tetikliyor -ki bu durum beni alarm hâline getiriyor. Bununla birlikte, aynı zamanda neşe ve kişisel tatmin anları da var; örneğin, eserimi bu saygın galeride sergileme imkânı ve diğer sanatçılar veya ziyaretçilerle diyaloğa girme fırsatı gibi.

Die 4 Grazien: İstanbul’un ve insanlarının canlılığı ile çeşitliliğini çok sevdik; bizi mutsuz eden tek şey hava durumu oldu. Yağmurlu bir döneme denk geldik, sergiyi ziyaret etmek için çok güzel bir hava, ancak biz şehri ziyaret etmek için kesinlikle tekrar geleceğiz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.