İSTANBUL (Medyascope / Vedat Yalvaç) – Barış Akademisyenleri’nin 2016’da imzaladığı bildirinin ardından başlayan ihraç ve yargı süreci, Sarı Zarflar ile yeniden gündeme geldi. Film, yaşananları doğrudan anlatmaktan ziyade belirsizlik, ihraç sonrası hayatlar ve toplumsal kırılmalar üzerinden tartışırken; akademisyenler hem yapımı önemli bir tanıklık olarak değerlendiriyor hem de eksik kalan yönlerine dikkat çekiyor.

Haberin özeti
- Barış Akademisyenleri’nin ihraç süreci, ‘Sarı Zarflar’ filmiyle yeniden gündeme geldi.
- Film, akademisyenlerin yaşadığı belirsizlik ve toplumsal kırılmaları ele alıyor. fakat bireysel hikâyelere odaklanıyor.
- İhraç edilen akademisyenler arasında filmin bireysel hikayelere odaklanması ve ortaya konan dayanışmaya yer verilmemesi eleştiriliyor.
- Bazı izleyiciler filmde kendilerini bulamazken, bazıları yaşadıklarını gördüklerini belirtiyor.
İçindekiler
“Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladıkları için ihraç edilen Barış Akademisyenleri’nin yaşadıkları, Altın Ayı ödüllü “Sarı Zarflar” filmi ile tam 10 yıl sonra yeniden gündemde. İlker Çatak imzalı film, Türkiye’de 27 Mart’ta gösterime girdi ve ilk hafta sonu 14 bin 691, ikinci hafta 44 bin 288 kişi tarafından izlendi. Seyirciler arasında Barış Akademisyenleri de vardı. Filmi nasıl bulduklarını, 10 yıl sonra nasıl hissettiklerini sorduk.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 2015’te başlayan sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan şiddeti protesto eden akademisyenler, 11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladı. 1.128 akademisyenin yayımladığı bildiriye destek kısa sürede büyüdü. Ancak başta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olmak üzere iktidar temsilcileri akademisyenleri hedef gösterince, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL sürecinde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile imzacı 406 akademisyen “örgüt propagandası” suçlamasıyla kamu görevinden ihraç edildi.
Attıkları sadece bir imzaydı. Silahların susmasını, barışın mümkün olmasını istediler. Ancak bu çağrı karşılık bulmadığı gibi akademisyenler için uzun ve ağır bir sürecin başlangıcı oldu. Yüzlerce akademisyen görevlerinden ihraç edildi; geçen 10 yıl boyunca hukuk mücadelesi verdiler, vermeye devam ediyorlar.
Kimi görevine geri dönebildi, kiminin adalet arayışı hâlâ sürüyor. Geri dönenler için belirsizlik sona ermiş değil. Açılan davaların üst mahkemelerde bozulması, akademide “diken üstünde” bir yaşamı beraberinde getirdi. Filmde de mesele sadece bir “işten çıkarılma hikâyesi” gibi değil; bir tür bekleme, belirsizlik ve yeniden kurulan hayatlar süreci olarak ele alınıyor.
Filmi izleyen Barış Akademisyenleri ya da KHK ile işten atılan kimi isimler arasında farklı değerlendirmeler öne çıkıyor. Kimi “filmde kendimi bulamadım” derken, kimi yaşadıklarına dair izler gördüğünü söylüyor. Travmatik deneyimleri yeniden hatırlamak istemedikleri için filmi izlemekten kaçınanlar da var.

Büyük dayanışma anlatılmamış
İhraç sürecinde kurulan kolektif dayanışma ağlarının arka planda kaldığını, bunun yerine bireysel kırılmaların öne çıktığını dile getirenler de var. Buna karşılık görüştüğümüz isimler filmi, demokratik hakların sınırlandığı dönemlerde yaşanan bireysel ve toplumsal dönüşümleri görünür kılması açısından önemli bulunuyor.
Kocaeli Üniversitesi’nden Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu eşi Özlem Özkan ile birlikte ihraç edilen isimlerden. Yapımı kıymetli bulduğunu belirterek oyunculuk performanslarının etkileyiciliğine dikkat çekiyor diyen Hamzaoğlu, “Rollerini adeta yaşayarak oynadılar, bu izleyiciye geçiyor” ifadesini kullanıyor. Ancak filmin süreci daha çok bireysel hikâyelere sıkıştırdığını savunarak akademisyenler arasındaki dayanışmanın yeterince görünür olmadığını da ekliyor: “Evrensel ölçekte de karşılığı olan bir sorunu, demokratik hakların yok sayıldığı ortamlardaki mücadeleyi anlatıyor film ve bu bakımdan gayet iyi. Ancak süreç daha çok aile ve bireysel çevreye sıkıştırılmış durumda. Akademisyenler arasındaki dayanışma yeterince görünür değil.”
Hamzaoğlu, ayrıca “Biz tarafız. Mağdur değiliz. Burada yaşanan haksızlık ve hukuksuzluktur” diyor.
İsminin kullanılmasını istemeyen akademisyen S.A. da Hamzaoğlu gibi akademisyenler arasında kurulan dayanışmanın filmde yeterince yer almadığını düşünüyor: “Filmde gösterildiği kadar yalnız değildik, çok güçlü dayanışmalar kurduk.”
O dönem İstanbul’a yakın bir ilde akademisyen olarak görev yapan S.A., imza sonrası yerel gazetelerde “terörist” olarak manşetlere taşındı. Suç örgütü lideri Sedat Peker, akademisyenler için “Oluk oluk kan akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız” deyince endişesi katlandı. Kendi erkek kardeşinin fiziksel şiddetine dahi maruz kaldı: “Apartmana polisler gelmiş. Babama kızın terörist gibi şeyler söylenmiş.Uzun bir süre parasız kaldım. Kardeşlerime gidip yazlığı satalım ve bölüşelim, ben geçinemiyorum dedim. Kötü bir tepkiyle karşılaştım. 10 yıl geçti, sürekli yeni işler öğrenmem gerekiyor. Şu anda hiç bilmediğim bir iş kolunda, sigortasız olarak, yarı zamanlı çalışıyorum. İşveren KHK sürecini biliyorsa, sanki sana lütfediyormuş gibi davranabiliyor. İşsiz kaldığımda hem kredi hem de ev kirası ödüyordum. Binbir bir takla atmak zorunda kaldım. Çocuğun okulu birkaç kez değişti. Buralar Sarı Zarflar filmine benziyordu gerçekten.”
Uzun süre akademiyle bağını kopardı S.A.. Makale okumak istemedi, eski öğrencileriyle karşılaşmamak için sokakta yolunu değiştirdiği oldu. İhraç süreci, kanser olan annesinin bakım yükü de eklenince daha da zorlaştı. “34 ay hapis cezası verdi hâkim bana. Eğer hapse atılırsam kadına ne diyeceğim? Bu üzüntü onu nasıl etkileyecek? Çocuğun bakımını kim üstlenecek? Anneme kim bakacak?” Hep bunları düşündüm. Annemin kemoterapi aldığı gün duruşmam vardı. Karar istinafta bozulup beraat edene kadar çok zorlandım.”
“10 yıldır belirsizlik içindeyiz”
İstanbul Sancaktepe’deki bir ortaokulda sosyal bilgiler öğretmeni olarak görev yaparken KHK ile ihraç edilen Yurdagül Şahin ise filmde kendini yeterince bulamadığını düşünüyor. Öte yandan filmin konuyu yeniden gündeme getirmesini de olumlu değerlendiriyor: “Üç yıl önce görevine iade edilen ancak davası üst mahkemede devam ettiği için yeniden ihraç edilme riski taşıyan bir akademisyen var filmde. Bu haliyle, yaşadığımız belirsizlik iyi anlatılmış. Ne olacağı belli değil. İnsanlar 10 yıldır bekliyor.”
“Sarı Zarflar” Almanya’da çekildi. İstanbul Üniversitesi’nden ihraç edilen Zeynep Kıvılcım da uzun süre Almanya’da yaşadı, süreci orada geçirdi. Bu nedenle Almanya’dan bakarak bir değerlendirme yapıyor: “Mekânsal tercihlerin bu filme oturmadığını düşünüyorum. Çünkü Türkiye’deki mahkemelerde birtakım mekânsal düzenlemeler vardır. Ve bunlar da mahkemenin bakışı açısından önemlidir. Örneğin Çağlayan Adliyesi bir mekân olarak hem Barış Akademisyenleri davasında hem de diğer davalarda bir direniş simgesi. Oradaki duruşmalardaki o mekânsal engeller, düzenleniş, hepsi önemlidir. Yani siz burada yaşadığımız deneyimleri gidip de Almanya’daki bir ceza mahkemesinin içine koyunca, aynı anlamı izleyiciye iletemezsiniz, ki film de iletemiyor zaten.”
“Bu insanlar neden barış istedi?”
“Barış Akademisyenleri, ihraç edilmelerine sebep olan o bildiriye neden imza attı? Dönemin koşulları neydi?” Kıvılcım’a göre bunlar da filmde belirsiz; birkaç cümleyle de olsa bağlamın anlatılması gerektiğini düşünüyor:
“Bu insanlar barış istemişler, peki ne barışı? Filmi izleyenin, neden bu kadar akademisyen barış talebiyle bir şey yapmış bir ülkede, bunu anlaması gerekir. Bizim itiraz ettiğimiz şey, siviller de dahil olmak üzere devletin kendi hukukunu hiçe sayarak yaptıklarıydı. Buna dair en ufak şey yok. Mesela okul dışında toplanan öğrenciler ve akademisyenler Saraçhane mitinglerinde kullanılan ‘hak, hukuk, adalet’ sloganını atıyor. Bunlar anlamsal göstergeler açısından çorbaya dönmüş, bana kalırsa. Bunları anlamsal göstergeler açısından çok çorba halinde buldum. Film evrensellik iddiasında olabilir ama sürekli ve sadece bizim Barış için Akademisyenler örneğine göndermeler yapıp Barış Akademisyenleri’nin neden bir metne imza koyduğunu bir cümleyle dahi söyleyememesi çok garip. Bizim o anda attığımız o imzanın anlamının ne olduğunu izleyiciye anlatamadığı takdirde bizim içimizde bulunduğumuz ruhsal durumu da aslında anlatamamış oluyor.”
Vedat Yalvaç kimdir?
Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Gazeteciliğe, 2013 yılının sonunda Hayat Televizyonu’nda başladı, Evrensel Gazetesi ile devam etti. 2019 yılında bir süre bağımsız gazetecilik yaptı. Daha sonra yaklaşık bir yıl Cem TV’de çalıştı. Üç buçuk yıldır Halk TV’de haber editörü olarak çalışıyordu. 2 Mart 2026’dan bu yana serbest gazetecilik yapıyor.
Proje hakkında
“Medya Özgürlüğüne Destek – Güçlü Dayanışma, Güçlü Medya” projesi Avrupa Birliği tarafından finanse edilmekte ve Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), Gazeteciler Cemiyeti (GC) ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti (IGC) tarafından yürütülmektedir. Programın genel amacı, “Türkiye’de medya çoğulculuğunun ve özgür basının güçlendirilmesine” katkıda bulunmaktır.







