Hafta Başı (99): Ailem Güvende operasyonları | Öcalan’ın evi tartışması | Mansur Yavaş’ın duruşu

İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve gazeteci Kadri Gürsel, Medyascope’ta yayınlanan Hafta Başı programında iktidarın LGBTİ+ derneklerine yönelik operasyonlarını, Mansur Yavaş’ın Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ziyareti sonrası yaşanan tartışmaları ve Abdullah Öcalan’ın statüsü etrafında yürüyen yeni çözüm süreci tartışmalarını değerlendirdi.


“LGBTİ+ operasyonları ideolojik bir mobilizasyon aracı”

Programın ilk bölümünde iktidarın “Ailem Güvende” operasyonu kapsamında çok sayıda LGBTİ+ derneği yöneticisinin gözaltına alınması ve sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirilmesi ele alındı. Ruşen Çakır, AKP’nin geçmişte Avrupa Birliği sürecinde uzak durduğu bu söylemi artık açık bir devlet politikasına dönüştürdüğünü belirtti.

Kadri Gürsel ise operasyonların “Aile ve Nüfus 10 Yılı” adı verilen daha geniş bir eylem planının parçası olduğunu söyledi. Gürsel’e göre iktidar, Türkiye’deki düşen doğurganlık oranını muhafazakâr aile politikalarıyla ilişkilendirirken LGBTİ+ bireyleri de aile yapısına yönelik tehdit olarak sunuyor. Ancak bunun esas olarak ideolojik bir tercih olduğunu vurgulayan Gürsel, ekonomik sıkıntılar nedeniyle zayıflayan toplumsal desteğin milliyetçilik ve eşcinsellik karşıtlığı üzerinden yeniden üretilmeye çalışıldığını ifade etti.

Gürsel ayrıca operasyonların yalnızca derneklerle sınırlı kalmayabileceğini, LGBTİ+ bireylerin kamusal alanda görünürlüğünü azaltmaya yönelik yeni adımların da gelebileceğine dikkat çekti.

Mansur Yavaş’ın Erdoğan ziyareti: “Metro görüşmesi değil, siyasi fotoğraf”

LGBTİ+ operasyonları
Hafta Başı (99): Ailem Güvende operasyonları | Öcalan’ın evi tartışması | Mansur Yavaş’ın duruşu

Programın ikinci gündem maddesi Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın Cumhurbaşkanlığı’nda AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesi oldu.

Ruşen Çakır, Yavaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı iddiasından uzaklaştığını ve 2029’a kadar belediye başkanlığı görevini sürdürmeyi hedeflediği izlenimini edindiğini söyledi. Çakır, Yavaş’ın CHP ile YENİ Parti arasında taraf olmayacağını açıklamasının da bu çizgiyi güçlendirdiğini belirtti.

Kadri Gürsel ise ziyarette verilen fotoğrafın asıl mesaj olduğunu savundu. Gürsel’e göre bir muhalefet belediye başkanının metro yatırımı için doğrudan Cumhurbaşkanı ile görüşmesi, Erdoğan’ın siyasi vesayeti altında hareket ettiğine dair bir görüntü oluşturdu. Mansur Yavaş’ın sağ ve ülkücü siyasi geçmişine dikkat çeken Gürsel, devletin iradesiyle çatışmayan bir siyaset izlediğini ve bu nedenle cumhurbaşkanlığı iddiasını fiilen geride bıraktığını belirtti.

Öcalan’ın evi tartışması

Programda DEM Parti İmralı Heyeti’nin Abdullah Öcalan ziyareti ve kamuoyunda “İmralı’da villa yapıldı” iddiasıyla gündeme gelen tartışmalar da ele alındı.

Ruşen Çakır, söz konusu yapının bir konut değil, Öcalan’ın çalışma ofisi ve sekretaryası için hazırlanan iki katlı bir çalışma alanı olduğunu söyledi. Çakır’a göre Öcalan bu yapıyı kullanmayı, “statü” talebi karşılanmadığı gerekçesiyle kabul etmedi.

Kadri Gürsel ise yeni düzenlemenin Öcalan’ın serbest bırakılması anlamına gelmediğini vurguladı. Gürsel’e göre çıkarılan çerçeve yasa af ihtimalini ortadan kaldırırken, çalışma ofisi hazırlanması devletin Öcalan’ı fiilen siyasi muhatap olarak kabul ettiğinin göstergesi. Ancak iktidarın seçim süreci nedeniyle bu statüyü resmileştirmekten kaçınacağını savunan Gürsel, Öcalan’ın da bu nedenle statü konusunda ısrarını sürdürdüğünü söyledi.


Video deşifresi

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Hafta Başı’yla karşınızdayız, yine Kadri Gürsel’le bu haftayı konuşacağız. Kadri merhaba.

Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Geçen hafta olan, daha önce de örneklerini yaşadığımız, ama süreci belli olan yeni bir stratejisi var iktidarın. LGBTİ+ bireylere ve onların oluşumlarına karşı, Rusya ve bazı Asya ülkeleri gibi dünyanın birtakım ülkelerinde olan bir yasaklama çizgisi. “Ailem Güvende” başlıklı bir operasyonla, Türkiye’nin değişik yerlerinden derneklerin yöneticileri gözaltına alındı. Tutuklanan 60′ a yakın kişi olduğu söyleniyor. Zaten sosyal medya hesapları sürekli kapatılıyordu, engelleniyordu. Şimdi operasyonla beraber aynı anda çok sayıda hem bireysel hem de kurumsal hesaba erişim engeli getirildi ve bu olay aileleri kurtarmak havasında veriliyor. Mesela Anadolu Ajansı, bir üniversitenin iletişim fakültesinden bir profesörle konuşmuş, medyada, insanlar nasıl cinsel yönelim değiştirmeye zorlanıyor gibi şeyler söylüyorlar. Bu, AKP iktidarının uzun bir süre yapmadığı, hatta özel olarak kaçındığı, Batı’yla, Avrupa Birliği ile ilişkilerin daha somut ve önemli olduğu dönemlerde uzak durduğu ve artık Batı’dan gelen tepkilere, derin kaygılara çok da fazla önem verilmediği bir anda kendini gösteren bir politika. Açıkçası bana, herhangi bir konuda siyaset üretmekte zorlanan siyasi iktidarın başvurduğu en kolay hususlardan birisi gibi geliyor. Bunun dünyada da başka örnekleri var, Bir de muhafazakâr İslami kimlikte oldukları için sanki daha bir onlara uygunmuş gibi geliyor. Ama bu gerçeklik Türkiye’de Osmanlı’dan beri var ve böyle şeyler yaşanmamış değil. Muhakkak vardır dönem dönem birtakım şeyler, ama bunu ‘’aileyi koruma’’ adı altında bir devlet politikası haline getirmek yeni dönemin bir ürünü, 25 yıllık AKP iktidarının son yıllarına mahsus bir şey ve çok da çekinmiyorlar. Hedef aldıkları kesimlerin buna gösterebileceği tepki çok sınırlı. İnsanlar, diğer kesimler, diğer kurumlar, kuruluşlar, bu topa çok fazla girmek istemiyorlar. Şu ana kadar mesela DEM Parti’den eleştiren bir açıklama gördüm ama mesela YENİ Parti’den bu operasyonlara ilişkin bir şikâyet gözüme çarpmadı. Çok girilmek istenmeyen ve iktidarın kolay bulduğu bir alan.

Bu derneklerin yurt dışından fon aldıkları meselesi gündeme geldi ki zaten bu bilinen bir şey. Dünyada bütün örgütlenmelerin yaşadığı bir şey ve bu konularda özellikle uluslararası çok ciddi dayanışma fonları var. Çünkü LGBTİ+ hakları özellikle Batı’da çok uzun mücadele sonunda elde edilmiş ve bunu uluslararası alanda gözeten birtakım kurumlar, kuruluşlar var. Ama bunu da bir tür, hani etki ajanlığı kapsamına koymaya çalışacaklar ve bu devam edeceğe benziyor. Ne dersin?

Kadri Gürsel: Evet. ‘’Avrupa Birliği artık önceliğimiz değildir’’ dedikten sonra oluyor bu. Ama aslında onun öncesinde de hazırlanmış böyle dört başı mamur bir eylem planı var: “Aile ve Nüfus 10 Yılı” adı altında hem aileyi korumak, aile değerlerini korumak, aileyi teşvik etmek, aileyi, aile kurmayı, yani evlilik dışı ilişkilerden ziyade, bunun önüne geçip gençlerin bir an önce evlenerek hayata başlamalarını teşvik etmek. Tabii bunun da ideolojik bir yönü var; ağırlıklı olarak dinci muhafazakâr ideolojiyle de çok doğrudan yakın ilişkili. Ama aynı zamanda da nüfus projeksiyonları, demografik projeksiyonlarla da alakalı bu. Çünkü artık Türkiye’nin nüfus artışı, nüfusu karşılayacak noktanın altına, 2,1’in altına düştü. Bu tehlikeli bir şey. Geometrik olarak böyle devam ettiği takdirde, Türkiye’nin 40-50 yıldır önemli bir kozu, bir artı değeri, imkânı olarak sunulan dinamik ve genç nüfus faktörünün giderek zayıflayacağı anlamına geliyor. Bundan da sadece bu iktidar değil, hangi iktidar olursa olsun, devlet kimin elinde olursa olsun, bundan endişe duyar, çekinirdi. En az üç çocuk politikası da bununla alâkalı. Ama tabii ki kolaylaştırıcı faktörler var, sen de buna değindin. Bir kere iktidarın ideolojisi, siyasi tutumları ve totaliter eğilimleri, ki bu totaliter eğilim her alana yansıyor; hayat tarzına yansıyor, muhalefeti susturmak ve bastırmak, tasfiye etmek ki bunun arkasında tabii ki totaliter ideoloji eğiliminin güçlü bir itici kuvveti var. Eğitime yansıyor hâliyle. Burada da “Aile ve Nüfus 10 Yılı” dediğin zaman, nüfus arttırmayı aileden ayrı tutmuyor. Nüfusu arttırmak için ailelerin erken yaşta kurulması, geç evliliklerin de önlenmesi lazım. Yani bir an önce gençlerin evlenmeye ve çok çocuk yapmaya teşvik edilmeleri gerekiyor. Bu arada da geleneksel aile bağlarını zayıflatan bir unsur olarak, eşcinselliği her anlamda tehdit olarak algılıyor. Woke kültürde LGBTQİ+ ‘ları kapsıyor, ama ben o kadar uzun kullanmayacağım. İktidar, LGBT’yi hem Türkiye’nin nüfusuna hem aile değerlerine hem de kendi ideolojisi açısından da tehdit olarak algılıyor.

Yeni mi başladı bu? Hayır, aslında hep tehdit olarak algılıyordu ama biraz politik öncelikler ve taktikler dolayısıyla, ‘Onur Yürüyüşleri’ni yasaklamanın ötesine çok fazla gitmiyordu. ‘Onur Yürüyüşleri de 2013 Gezi ve sonrasında yasaklanır oldu. Bunu ortadan kaldırmanın imkânsız olduğunu kendileri de biliyorlar tabii, ama en azından görünür olmasını önlemek niyetindeler. Görünür olmasının da üç veçhesi var: Bir, kamusal hayattaki dış görünüşler, yani insanların bu kimliklerini açıkça beyan eden bir tavır, davranış ve giyimle geliyor. Ben bunu buraya doğru yaygınlaştırabileceklerini düşünüyorum. Bunu kendileri için bir mobilizasyon ve aktivizm fırsatı olarak da göreceklerdir. Umarım çok aşırıya varmaz. Şu an bu konuda bir toplumsal muhalefet olmasını da beklemiyorum açıkçası. Derneklerin kapatılması, derneklerin bastırılması, yasaklanması, tutuklamalar ve aynı zamanda da Batı kaynaklı, Amerikan ve Avrupa kaynaklı televizyon dizilerinin yer aldığı, özellikle yabancı platformların baskı altına alınması yoluyla Türk izleyicisine ulaşmasının önlenmesi gibi… Bu nasıl başarılacak onu da bilmiyorum, ama bu televizyon dizilerinde Amerika’daki Woke kültüründen de etkilenen ama aynı zamanda ‘’çoğulculuk’’ başlığı altında cinsiyet eşitliği ve kapsayıcılık bakımından bir tutum ve tercih olarak ve aynı zamanda LGBT toplumu, paralel toplum veya aslında iç içe geçmiş olarak da varlığını sürdüren bir toplum olarak, varlığının da kabulü anlamına geliyor o dizilerin ideolojik tutumu. Kırk yıl önce paralel toplum halindeydi ama artık iç içe geçti bu. Batı toplumları, cinsel, toplumsal ve kültürel fenomen ve eğilimleri kabullendi ve bunu çok normalleştirdi. Burada aslında normalleştirmeye karşı bir tutum alıyorlar, bunu anormalleştirmek istiyorlar. Ama tabii biraz da fıtratları gereği bu böyle oluyor. Sadece bunun nüfus artışına karşı bir önlem olarak ele almalarından ileri gelmiyor. Rusya’da da var aynı tutum. Rusya’nın nüfusu azalıyor, ama Rusya’da da Rus milliyetçiliğinin ayrılmaz parçası olarak aşırı muhafazakâr bir Ortodoks Hristiyan ideolojisi var. Teknik bir konu olarak, aileyi zayıflatarak nüfusun artışını önleyen bir faktör bu. ‘’O halde bununla mücadele etmeliyiz, bunu bastırmalıyız, cazip bir şey olmaktan görünmesinden önlemeliyiz’’ yaklaşımı ideolojik bir şey.

Diğer taraftan, eğer gerçekten de bu konu böyle aileyi ve nüfus artışını teşvik etmekle alâkalıysa, nüfus azalma eğilimine girdiğinde bunu geriye çevirmenin çok zor olacağını herhalde kendileri de biliyorlardır, ama bunu yine de yapıyorlar. Çünkü senin dediğin gibi, kendi siyasetlerine muhafazakâr tabanda rıza üretmek. Eğer Türkiye’de ekonomik olarak ekonominin iyileştirilmesi yoluyla iktidarların devamlı rıza üretmesi güçleşiyorsa, dış tehditler, milliyetçilik, şovenizm ve aynı zamanda da eşcinsel karşıtlığı yoluyla bunu yapmak gibi yollara sapıyorlar.

Türkiye’de 1927’de yapılan sayımda nüfusun %75,8’i beldeler ve köylerde yaşıyordu. Yani kırsal toplum, tarım toplumuydu. Tarım toplumlarında kalabalık aile, ekonomik güçtür. Ama bugün sadece nüfusun %6,4’ü beldeler ve köylerde yaşıyor. Türkiye artık bir tarım toplumu değil. Şehirlerde ise şehirli olmuş değil ama şehirleşmiş bir ülke, kırdan kente göç, yeni bir fenomen.

Ruşen Çakır: Nüfus meselesi, evliliği teşvik bir yana, şu anda gençlerin evlenmemesi, geç evlenmesi, çocuk yapmaması ya da az çocuk yapmasının en temel nedenlerinden birisi ekonomi.

Kadri Gürsel: Evet ve bu, dünyanın bütün gelişmiş, kentleşmiş toplumlarında böyle. İnsanlar hayata atılır atılmaz çocuk yapıp onun hakkını vererek büyütme imkanına kavuşamıyorlar, kolay değil. Çok ayrıcalıklı ailelerin, nüfusun küçük bir kesiminin böyle bir imkânı oluyor.

Ruşen Çakır: Aileyi koruyup nüfus artışını muhafaza etmek için LGBTİ+’yı hedef almak tamamen aldatmaca.

Kadri Gürsel: ‘’Nüfus 10 Yılı’’ dediğin zaman konu farklı bir yöne gidiyor ama ‘’Aile ve Nüfus 10 Yılı’’ dediğin zaman doğrudan muhafazakâr değerlerin, İslami muhafazakârlığın yüceltilmesi oluyor. Onun aile tanımı, onun aileden anladığı şey ve onun açısından da aileyi zayıflattığı varsayılan her şeye karşı saldırmak. Bu enteresan bir şey. Mesela Amerika’nın gördüğü en sağcı başkanlık yönetimi var; Evanjelistler, Siyonist Hristiyanlar yönetiyor Amerika’yı. Mesela, Trump’ın Hazine Bakanı yaptığı Scott Bessent, açık, ilan edilmiş gay ve gay evliliği yapmış. Evlat edindikleri çocukları var mesela. Orada böyle şeyler olabiliyor ama Türkiye’de böyle bir şey tabii ki hayâl ötesi.

Ruşen Çakır: Trump orada daha çok transseksüellere takmış durumda.

Kadri Gürsel: Evet. Neticede bu tür muhafazakârlık neye takabilirse ona takıyor, ama illa bir şeylere bu manada takıyor. İktidar şu anda muhalefeti de ezdi, eziyor. Muhalefet kendi canının derdine düşmüş durumda ve 2010’da, 2011’de, 2012’de Taksim’de 1 Mayıs kutlanmasına neden izin veriyorsa, LGBT’lilerin Onur Yürüyüşü’ne de o yüzden izin veriyordu. Hatta LGBT camiasının toplumda tanınmış ünlü simaları da -isim vermeyeceğim- o dönemlerde iktidarı bu kimlikleriyle destekliyorlardı. Ben yakında artık o noktaya gideceğini düşünüyorum. Tamamen görünmez kılmak için, Türkiye’de gay olarak bilinen insanlara medyada yer vermemek, onlara mikrofon tutmamak, eğlence sektöründelerse onların çalışmalarına engel olmak… Böyle giderse buna da sıra gelir.

Ruşen Çakır: Yapıldı zaten.

Kadri Gürsel: Çünkü bu yapılan operasyon bir süpürme harekâtı, toptan bir ideolojik ret çizgisi. Toptan yok etmek.

Ruşen Çakır: Zaten birtakım sanatçılara yaptılar bunu.

Kadri Gürsel: Yaptılar ama karşılaşacağımız ortam bu olacak muhtemelen. Bu da aynı zamanda iktidarın gücünü ve kudretini tahkim etme vasıtası olarak, toplumu şekillendirme gücünü arttırıp, baskı ortamının tahkimini de sağlayacak.

Ruşen Çakır: Ne kadar yapar ne kadar başarılı olur çok emin değilim,

Kadri Gürsel: Zaten mesele bunu kamusal alanda görünür kılmamak, halının altına süpürmek.

Ruşen Çakır: İstersen biraz Mansur Yavaş konusuna girelim. Mansur Yavaş önce CHP-YENİ Parti arasında seçim yapmama kararını vurguladı ve bunun bir sorun yaratacağını özellikle söyledi. Ama onun Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde verdiği fotoğraf bayağı bir süre hatırlanacak. Kendisi onun tamamen metro görüşmesi ile ilgili olduğunu söyledi ama iktidar yanlısı medyada ‘’Mansur Yavaş Erdoğan’a bağlılığını bildirdi’’ gibi haberler yaptılar. O da “Sadece metro konuştuk” diyerek haberleri yalanladı. Özgür Özel de ” Görüşeceğinden benim haberim vardı” dedi.

Kadri Gürsel: Kılıçdaroğlu’nun da haberi varmış.

Ruşen Çakır: Yok, Özgür Özel’in…

Kadri Gürsel: Anladım, ikisinin de haberi varmış. İkisine de söylemiş, hatta bu bir polemik konusu oldu.

Ruşen Çakır: Mansur Yavaş’ın artık Cumhurbaşkanlığı adaylığı söz konusu olmayacağını sanıyorum ve büyük bir ihtimalle bu dönem sonuna kadar, 2029’un Mart ayına kadar orada partisiz olarak kalmayı düşünüyor. İzmir’deki Cemil Tugay kendisine ‘’bağımsız’’ diyor biliyorsun. Ama Mansur Yavaş partisiz bir şekilde yürütmeye çalışacak.

Kadri Gürsel: Ama CHP’den istifa etmedi.

Ruşen Çakır: Etmedi ama CHP’ye angaje değil. Mesela CHP’nin 103. Yıldönümü kutlamasına gitmedi. Bundan sonra da çok fazla bir şey yapacağını sanmıyorum. Zaten dikkat edersen, ona cumhurbaşkanlığı adaylığı atfedildiği süreçler boyunca -ki 2023 öncesinden beri başlayan bir şey ve halen sürüyor- hiçbir zaman kendisi çıkıp bunu deklare etmedi. Başkaları onu cumhurbaşkanı adayı yapmak istedi. Kendisi tabii ki “Hayır istemiyorum” demedi, ama mesela Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığı gibi bir adaylığı asla söz konusu etmedi. Anladığım kadarıyla, önümüzdeki dönemde artık bu iyice konuşulmaz bir şey olacak. Onun Ankara’da aday gösterip kazandırttığı belediye başkanları neredeyse hepsi AKP’ye geçti biliyorsunuz. Sonuçta oraya doğru bir yönelime kadar da gidebilir, ama şu anda böyle bir acelesi yok bence.

Kadri Gürsel: Evet. Aslında Mansur Yavaş’ın verdiği fotoğraf her şeyi anlatıyor. Bu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iradesine ram olduğunun belgesi. Vasat bir siyasetçi bu fotoğrafın gerçek anlamının ne olduğunu gayet iyi bilir ve bu dönemde, bu bağlamda, bu düzlemde metro konuşmak için Cumhurbaşkanı’nın makamında onun tarafından kabul edilmeyi beklemez, böyle bir şey olmaz. Bu, Cumhurbaşkanının daha önce muhalefet belediye başkanlarıyla görüşmediği anlamına gelmiyor. Erdoğan Başbakan’ken Aziz Kocaoğlu’nu, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Büyükerşen’i kabul etmişti, yine böyle yatırım planlarını konuşmuşlardı. Erdoğan Cumhurbaşkanı olarak, Mansur Yavaş’ı 2019 seçiminden sonra da bir kez kabul etmişti ama bu tür siyasi yorumlara konu olmadı o dönemde. Çünkü böyle bir bağlam ve denklem yoktu o zaman. Şimdi var. Dolayısıyla şimdi zamanı değil. Görüşecekse Murat Kurum’la görüşecek. Resmî muhatabı Murat Kurum’dur; Murat Kurum’la konuşacak metro konusunu. Cumhurbaşkanı ile konuştuğu zaman, artık o ne derse desin Cumhurbaşkanının vesayeti altına girdiğinin ilanı anlamına geliyor. Bu da önümüzdeki seçimlerde, eğer YENİ Parti iktidarın bekasını tehdit etmeyen bir düzeyde kalırsa, ki öyle de olabilir, çünkü bu tenkil harekâtı da devam edecek anladığım kadarıyla, bundan asla vazgeçmeyecekler, “Duralım burada” demeyecekler. Tabii İBB davasında da bazı hükümler çıkacaktır, o davayı da sonuçlandırmak isteyeceklerdir uygun bir zamanda. Seçim atmosferinin en yoğunlaştığı bir döneme denk getirebilirler. O zaman, Özgür Özel hakkındaki olumsuz tahminler de gerçekleşmeyebilir. Nedir onlar? İmamoğlu ekibinden olan milletvekilleriyle birlikte, onun da dokunulmazlığının kaldırılması ve hatta hapse atılması. Özgür Özel mecburen YENİ Parti’nin adayı olur ve bu durumda seçimi kaybeder, ki ben önümüzdeki seçimlerin birileri tarafından kazanıldığı ya da kaybedileceği gibi bir ikilem kurmam. Çünkü seçim seçime benzemeyecek. Önümüzdeki seçimler AK Parti’nin Üsküdar’ı kazanması gibi bir şey olacak. AKP Üsküdar’ı kazandı mı şimdi, böyle bir şey diyebilir miyiz? Bu bir kazanma değildir. Dolayısıyla, önümüzdeki seçimlerin de demokrasi kriterleri açısından, ‘’kazanmak,’’ ‘’kaybetmek’’ gibi bazı sözcüklerin kullanılmasını menettiğini düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Bu konuyu seninle ileride kapsamlı bir şekilde tartışalım.

Kadri Gürsel: Konuşuruz, tartışırız. Mansur Yavaş, belediyecilik hizmetlerinin ötesine geçen çok fazla bir şey yapmadan, bir aktivizm içine girmeden, kendi özel örgütünü kurmadan, kendi siyasi network’ünü kurmadan, iddiasını ortaya koymadan, hiçbir şey yapmadan ve belki de sırf bu yüzden, kavgacı, istekli, hırslı “Kendim için istiyorum” demeyen, bir şey de istemeyen, bir şey istediğini ortaya koysa “Sen bunu niye istiyorsun? Önce onu anlat bakalım” dendiğinde “Ben zaten bir şey istemiyorum” deyip tartışmayı bitirebilecek noktada olan biri. Mansur Yavaş siyasal İslamcı da değil. Ben şimdi ‘’ İslam sağ mıdır değil midir?’’ tartışmalarına girmek istemem. Kendisi sağ kökenli, ülkücü olması dolayısıyla, bir ülkücünün böyle bir durumda yapabileceğini yaptı. Her zaman ‘’devlet ne diyorsa odur’’ ülkücünün gözünde. Devletin verdiği, gösterdiği, işaret ettiği yönde hareket eder. Orada işareti aldı. Çünkü devlet bu. Devlet, Recep Tayyip Erdoğan ve Recep Tayyip Erdoğan ondan ne istediğini bir şekilde ona belli etti ve devletle takışmamak gerektiğini bildiğinden hiçbir zaman yanılmadı. Türk sağcısının bu karakteri… Bir kez “Acaba yanılıyor muyuz?” der gibi olduk; Meral Akşener bahsinde oldu bu. Ama yakın tarihte hiç yanılmadık. Hiç bunun aksine bir istisna yok. Hafızanı yokla, benim aklıma gelmiyor. Türk sağcısının devlete hâkim olan iradenin hilafına hareket ettiği, ona meydan okuduğu bir vaka, bir durum, fenomen hatırlamıyorum ben. Mansur Yavaş da tipik bir Türk sağcısı olarak böyle hareket etti. Beni hiç şaşırtmadı ve ben zaten iktidarla anlaşacak diye bekliyordum. Bence bir iddia içinde olmayacağı hususunda anlaştı, dönemini tamamlar ve hatta belki iktidar partisine bile geçebilir. Gerçi o kadarını yapacağını zannetmiyorum ama olabilir, her şey beklenir.

Ruşen Çakır: Sağ siyasetçi örneği olarak şunu verebilirim mesela: Ahmet Davutoğlu ifade verdikten sonra “Devletin itibarı için soru almayacağım, yabancı medyaya konuşmuyorum” dedi. Mansur Yavaş’la ilgili söylediğin şeye bir şerh düşmek istiyorum: “Kendi network’ünü kurmadı” dedin ama kurmaya çalıştı, kurduğunu sandı, ama o network… Mesela AKP’ye geçenler…

Kemal Can: Ankara Belediyesi’ni CHP’lilerle değil de eski kafa denge arkadaşlarıyla yönetmek istedi. Ama Kılıçdaroğlu CHP’si buna da çok fazla itiraz etmedi.

Ruşen Çakır: Evet, Özgür Özel de itiraz etmedi. Peki, son olarak Öcalan’dan bahsedelim. Bu arada dün İmralı Heyeti, çerçeve yasadan sonra ilk defa Öcalan’ı ziyarete gitti. Biraz önce açıklama geldi, özellikle bir iki bölümü okuyayım: “Bölgedeki gelişmeler, sürecin hassas dengeler üzerinde işlediğini açıkça göstermektedir ve bunlar süreci doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle muhtemel provokasyonlarla başa çıkılması için bölgedeki sorunların diyalog ve müzakere temelinde ele alınması gerekir.’’ Rojava’da, son Kobani’de yaşanan olaylar… Bir diğer husus da ‘’tüm halkların ve inançların barış içinde özgür ve eşit olarak bir arada yaşaması.’’ Bu da Alevilik tartışmasına bir şekilde gönderme. Biliyorsun Alevilik tartışması bayağı bir etkili oldu aslında. Bir grup Alevinin, İdris-i Bitlisi- Yavuz Selim ittifakı göndermesinden duyduğu rahatsızlığı ben bayağı yakından irdeledim biliyorsun. Tuncer Bakırhan’ın bir yayında söylediği “Biz bunları sokaktan alıp vekil seçtirdik” sözleri, iki eski milletvekiline yönelikti.

Bir de tabii Öcalan’dan bahsedince, en son, villa konusu var. İzleyicilerimiz biliyordur ama tekrar hatırlatalım: Nagehan Alçı, Devlet Bahçeli’yi ziyaret ediyor, Devlet Bahçeli ona “Kendisine iki katlı villa yapıldı” diyor. Bahçeli “Villa yapıldı” diyor ama…

Kadri Gürsel: Villa mı diyor, ev mi diyor?

Ruşen Çakır: Ev diyor galiba da villa diye aktardılar. İki katlı yer yapıldı ama statüsü tanınmadığı için oraya geçmeyi reddediyor diye. Süreç karşıtları bu konuyu bayağı işlediler. En son Ümit Özdağ, yapay zekâya İmralı’da iki katlı villa yaptırtıp bir şeyler söylemiş. Bu aslında yeni bir olay değil, aylar önce olan bir olay ve söz konusu olan ev değil, çalışma ofisi gibi bir şey. Öcalan, aylar önceki görüşme notlarının birisinde “Böyle bir şey yaptılar bize, ama biz kullanmayı kabul etmiyoruz, çünkü şartların gelişmesini bekliyoruz” diyor. Yani “Bizi böyle hani ofislerle filan gözümüzü boyamayın, benim taleplerim var” demeye getiriyor. Sonuç olarak bu yatıp kalkacağı bir ev değil, bir çalışma ofisi. Ama o ofis hakkında gelen bilgilere göre, onun sekretaryası olacak, oraya oturacak, yeni dönemde iletişim imkanları, bilgisayarlar olacak. Kurulması düşünülen sonraki partinin ana karargâhı diye düşünüyorum.

Kadri Gürsel: Bir adada fiili genel merkez yani.

Ruşen Çakır: Evet, adada olacak. Ama bunun üzerinden “Müebbet hapse mahkûm olan kişiye nasıl böyle imtiyazlar verilirmiş, şöyleymiş böyleymiş’’ gibi şeyler söylendi, daha da söyleneceğe benziyor. Ben mesela ilk başta villa diye söyledim. Ev de değil aslında başka bir şey, ama Öcalan o zaman bunu söylemişti. Şimdi de statü meselesinde ısrar ediyormuş. Statü meselesi kritik hususlardan birisi. Biliyorsun Öcalan’ı siyasallaşma ve silahsızlanma komisyonuna koyuyorlarmış, ama anladığım kadarıyla bunu yazılı hale getirmeyecekler. Yani bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi görmeyeceğiz, yani “komisyon üyesi Abdullah Öcalan” yazmayacak ama böyle bir şey olacak. O iki katlı villa diyelim, orası da o komisyonun PKK ayağının karargâhı olacak. Böyle bir yerde tartışma var.

Kadri Gürsel: Neticede Öcalan için böyle bir çalışma alanı, mekân, ofis ya da neyse iki katlı bir büro hazırlamaları, siyasi mahpus olarak ev hapsine çıktığını ve özel bir siyasi mahpus olduğunun teyidi anlamına geliyor. Bu, bunun da ötesinde başka bir anlama gelmiyor. Çünkü zaten çıkan çerçeve yasa Öcalan’a af ihtimalini ortadan kaldıran bir yasa. Öcalan affa uğramayacak, Öcalan o adada yaşamaya devam edecek, ama şartları biraz daha iyileşmiş olarak yaşayacak. Bu, süreç karşıtları için, özellikle sağ milliyetçi popülistler için süreci itibarsızlaştırmak açısından ‘’yeme de yanında yat’’ tarzı bulunmaz bir imkân oldu. Süreci itibarsızlaştırmak aslında o kadar da zor değil. PKK gibi bir örgüt ve onun liderinden söz ediyoruz burada. Ama şartlar da Öcalan’ın artık devlet tarafından fiilen bir siyasi muhatap olarak tanındığının fiziksel koşullarının oluşturulmasını gerektiriyor. Buna soğukkanlılıkla bakmak lazım. Çünkü bu sürecin yürümesini isteyenler, Öcalan’ın yaşam koşullarını buna uygun hâle getirmekle mükelleftir. Öcalan da oraya çıkmak istemiyorsa, ki orada da statü sağlanması ısrarı var, ama o ısrarın da bir siyasi bedeli var iktidar açısından. PKK’nın kendini feshetmesinden sonra tamamen silahsızlandığının teyidi ve bu sürecin devamında, binlerce mensubunun da başvurup bu yasadan yararlandığı kamuoyunun malumu olduktan sonra ancak, böyle bir şey belki olabilir ileride, ama zaten ‘’ en azından önce şu seçimi bir atlatalım’’ diye de bakabilirler.

Ruşen Çakır: Evet. O “atlatma” lafını Özgür Özel mitingde kullandı.

Kadri Gürsel: Tabii aslında o irticalen söylenmiş bir şey, “Seçimi atlatalım” diye bir sözün bir metin yazarından çıkmadığı çok belli ama sonuçta söyletiyor. Tevafuk diyelim hadi. Doğru. Gerçekten de bu iktidarın derdi şu an seçimi atlatmak. Seçim atlatılmaz. Yani böyle seçim atlatmak diye bakıyorsa zaten, o artık riskli bir durumla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Öcalan’a statü konusu da bu riski arttıran bir şey. Dolayısıyla bunu öteleyecektir. Öcalan da “Beni siz tanımıyorsunuz” diye masayı devirecek hâli yok, o da bu şekilde bir protesto içinde olabilir. Buna da Öcalan’ın devletteki muhatapları pekâlâ tolerans gösterebilirler. Bu da böyle gider. Aslında çok da fazla büyütecek bir durum yok burada bence.

Kadri Gürsel: Evet. Kimileri birazcık adından söylüyor, yapacaklar.

Ruşen Çakır: Bu arada ‘’seçim atlatma’’ deyince ben Üsküdar’daki mitingi izledim biliyorsun. Bir yıl önce de orada miting vardı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilçelerde yaptığı miting kapsamındaydı. Bir yıl içerisindeki kalabalık çok farklı değildi ama dikkatimi çeken önemli bir şey vardı: Özgür Özel bir saate yakın konuşma yaptı. 1 saatlik konuşmanın 15-20 dakikası, ihanet eden eski partililer hakkındaydı, isimlerini vererek bahsetti. Mitingin önemli bir bölümünde, Tuzla Belediye Başkanı Eren Ali Bingöl’ün, Beykoz’daki belediye başkan vekilinin, Aydın’daki belediye başkanının ve Üsküdar’da AKP’ye geçen belediye meclis üyelerini isim isim vererek haklarında epey sert konuştu. Bu çok manidar geldi bana. Bir yıl önce böyle bir şey yoktu. Bir yıl önce, doğrudan Erdoğan’la konuşuyordu, “Yıkılmayacağız, ayaktayız” diyordu. Ama başimdik başına ne geldi? Bir ara mutlak butlan geldi, Kılıçdaroğlu’yla ya da CHP ile uğraştı. Şimdi transferler… Çünkü insanlar rahatsız. Üsküdar’da belediye meclis üyesi kimdir, nedir millet tanımıyor ki. Partiye oy veriyor. Tanıyan 3-5 kişi vardır belki, ama ondan sonra bir bakıyor ki oy verdikleri insanlar çekip gidiyor ve seçmedikleri insanlar belediyenin başına geçiyor. Çok acayip bir şey oldu. Belediyenin orada billboard gibi büyük bir ekranı var, tam oraya bakan yerde, miting boyunca Erdoğan spotları yayımlandı. Erdoğan’ın 15 Temmuz’da ‘’şöyle yaptık, bunu başardık’’ diye sloganlı fotoğrafları var ya, miting boyunca onları yayınladılar. Orası Üsküdar Belediyesi’nin. Sonuçta sen orayı kazanmışsın net bir şekilde, ama kaybediyorsun. Neden kaybediyorsun? Çünkü partiden birileri AKP’ye transfer oluyor. Tamam, iktidar onların aklını çeliyor. Özgür Özel valiyi suçladı, savcıları suçladı, ama sonuçta o insanlar da AKP’ye geçmeye fit oldu, öyle değil mi? Mesela Sinem Dedetaş yanaşmadı böyle bir şeye ve içeri girdi. Şu anda Çorlu’daki cezaevinde.

Kadri Gürsel: Bu meseleyi iki düzlemde ele almak lazım: Birincisi, ideolojik formasyon, bir davaya adanmışlık ve bu konuda bedel ödemeyi göze almış olmak. İnsan kendisinin bu vasıflara sahip biri olduğunu düşünebilir. Türkiye’de siyaset yapılırken, bu bakımlardan dava partileri ve dava insanlarının, politik olarak yürüdükleri yolda biraz gözünü karartmaları gerekir ki bedel ödeyebilsinler. Çünkü siyaset kişisel rant, kişisel kariyer ve beklenti ve birtakım fayda, menfaat hedefleri doğrultusunda yapıldığı zaman, sert koşullara dayanamaz. İşte o sert koşullar geldi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin, -iktidardan da uzak kaldığı için- kendi siyasi alışkanlıkları döndü dolaştı, kendi zeminini vurmaya başladı.

Bir de tabii haysiyet, karakter konusu var. Öyle bir nokta gelir ki, onların tâbiriyle Kürdistan davası yahut Türklük davası, ülkücülük yahut siyasal İslam, şeriatı hâkim kılma konusunda en büyük bedelleri ödemeye hazır olmak, özgürlüğünden mahrum kalmak, ailenden uzak düşmek veyahut hayatının çalınması gibi şeyleri göze almasa bile bir insan… Burada Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi davasını, yapısı gereği sert bir ideolojiyle destekleyemediğini zaten söylüyorum. Bunları göze almasa bile, insanın insan olmaktan ileri gelen bir haysiyeti vardır. Ağır bir ifade olduğunun farkındayım; haysiyetsiz olduğun zaman, günün sonunda bu hallere düşersin. Bu bir haysiyet müdafaasıdır. Haysiyeti müdafaa etmek isteyen insanlar, hangi amaçla siyasete girmiş olurlarsa olsunlar, bunu yaparlar. ‘’Ben Türkiye’deki şu şu aksaklıkları düzeltip, bu ülkenin daha iyi, daha yaşanabilir, daha âdil bir ülke olması ve çocuklarımıza daha parlak bir gelecek sunmak, demokrasiyi içlerine çekebileceği özgürlükleri sunan bir ülkeye ulaşmak için hayatımı bile vermeye hazırım” değil, “Ben bakan olmak istiyorum, ben güç istiyorum, ben şöhret istiyorum, ne istiyorsam kendime istiyorum her şeyi” diyen biri dahi haysiyetli olabilir. Ben burada haysiyetli bir duruş sergileyenlerin ideolojik formasyonunu sorgulamıyorum. Onların son tahlilde karakterli olup olmadıklarıyla alâkalı bir şey bu. Son tahlil kavramına burada müracaat ettiğimizde, o çıkıyor. Ama haysiyete yardımcı olan şey, ideolojik formasyon ve adanmışlıktır. Bu da bir eğitim ve endoktrinasyonla alâkalıdır. Ama onu taşıyacak bir şuur kaidesi ve şuur kaidesinin üzerinde durduğu bir karakter zemini gerekiyor. Bunlar yoksa zaten, işte bu hallere düşersin. Maalesef çok acı.

Ruşen Çakır: Evet, noktayı koyalım Kadri. Hafta Başı’nı burada noktalıyoruz, hepinize çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş