Volkan Üce: “Yerin altında neden 2m²’yi alamıyorsun?”

Volkan Üce’nin belgesellerinde aidiyet meselesi genellikle büyük cümlelerden değil, gündelik hayatın içindeki küçük ve bazen tuhaf ayrıntılardan açılıyor. All-In / Her Şey Dahil’de Antalya’daki dev bir her şey dahil otelde işe başlayan İsmail ve Hakan’ın peşine takılmış; turizm, sınıf, emek ve Avrupa hayaline iki genç erkeğin dönüşümü üzerinden bakmıştı. Film CPH ve Hot Docs’ta gösterildi, Avrupa Film Ödülleri’nin belgesel seçkisine girdi; Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Belgesel ödülünü aldı, İstanbul Film Festivali’nde mansiyon kazandı.

Üce bu kez kamerayı ölümün gündelik işlerine çeviriyor. Dünya prömiyerini 2026 Rotterdam Uluslararası Film Festivali’nin Big Screen Competition bölümünde yapan 2m², Belçika’da cenaze işleriyle uğraşan Tayfun’un peşine takılıyor. Avrupa’da onlarca yıldır yaşayan göçmenlerin öldükten sonra neden hâlâ Türkiye’ye gönderildiği sorusundan başlayan film; mezar yerinin mülkiyetine, cenazenin kargoya dönüşmesine, ölümün bürokrasisine ve insanın sonunda nerede kalacağı meselesine uzanıyor.

Filmin merkezinde ise kendine has bir karakter var: Takım elbiseleri, işlemeli gömlekleri, şirketinin yıldönümü kutlaması, internet programında saatlerce ölüm anlatması ve insanlara annelerine babalarına onları sevdiklerini söylemelerini öğütlemesiyle Tayfun. Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde bir araya geldiğimiz Volkan Üce’yle filmi ve Tayfun’u konuştuk.

İki metrekare

Volkan Üce: “Yerin altında neden 2m²’yi alamıyorsun?”

Filmin adı neden 2m²?

Onu Tayfun söylüyordu:

“Bak, biz Avrupa’dayız. 50 senedir, 60 senedir buradayız. Senin 200 metrekare evin var, benim 350 metrekare evim var. Bazı Türklerin 10 tane evi var. Parasını verip alıyorsun. O ev ömür boyu senin, sen ölünce çocuklarına, sonra onların çocuklarına kalıyor.

Ama yerin altında iki metrekareyi neden alamıyorsun? Yerin üstünde yüzlerce, binlerce metrekareyi almışken yerin altında da iki metrekareyi verin bize ki ömür boyu burada kalalım.”

İki metrekare onun savaşı olacaktı. O yüzden filmin adı 2m².

Birkaç kişi ismin daha açık olmasını istedi. “Son Yolculuğum” gibi isimler önerdiler. Bana çok klişe geldi. Bazı insanlar “2m² nedir?” diye anlamıyor olabilir. Olsun. En azından ilgisini çeksin. Farklı ülkelerde farklı çeviriler yapmak istiyorlar ama ben ısrar ettim: 2m². Her yerde 2m².

Mezar yeri kiralama meselesini biraz anlatır mısın? 20-25 yıl sonra yeniden para ödemek gerekiyor, değil mi?

Şehre ve belediyeye göre değişiyor. Bazı yerlerde 25 sene sonra mezara bir kâğıt asıyorlar. Üç ay içinde mesela 5 bin euro ödemen gerekiyor. Ödersen uzatılıyor, ödemezsan mezar kaldırılıyor.

Bazı belediyelerde 20 sene, bazılarında 15 sene. Her seferinde yeniden ödemen gerekiyor. “Ben şimdi dört kere ödeyeyim, bitsin” de diyemiyorsun. Kiralık yani.

Tayfun’un derdi de bu zaten: “Yerin üstünde evimin tapusunu alabiliyorsam yerin altında iki metrekarenin tapusunu niye alamıyorum?”

Tayfun’u bulmak

All-In’de önce oteli bulup sonra karakterleri aramıştın. Burada önce Tayfun’u buluyorsun galiba.

All-In’de otel bulmak başlı başına zordu. “Belgesel çekeceğim” diyordum, “Bizim burada hayvan yok ki” diyorlardı. “İnsan belgeseli çekeceğim” deyince benimle alay ediyorlardı.

Yüzlerce her şey dahil otele yazdım. Yüzde 95’i dönmedi. Dönenler de “Animasyon ekibimizin salı günü çok güzel şovu var, onu çekebilirsiniz” diyordu. Ben mutfağa, lojmana da girmek istediğimi söyleyince deliymişim gibi bakıyorlardı.

Sonunda her şeye izin veren bir otel buldum ama oraya gelecek yüzlerce kişinin içinden bağ kurabileceğim bir karakter çıkacak mı, bilmiyorsun.

Belki o yüzden bu sefer farklı davrandım. Önce karakteri buldum.

Fikir zaten uzun zamandır kafamdaydı: Biz nereye gömüleceğiz? Neden hâlâ herkes Türkiye’ye gömülüyor? Avrupa’da kendimizi buraya ait hissediyorsak Türkler, Araplar neden hâlâ kendi ülkelerine gömülüyor?

Bir de ben trajikomik şeyleri çok seviyorum. “Nereye gömüleceğim?” sorusu kafamdaydı ama komik değildi. Sonra Tayfun’u televizyonda gördüm ve “Budur” dedim.

Bu filmde yedek karakterim de yoktu. Tayfun “Beni artık çekme” dese film bitiyordu.

Tayfun’u televizyonda görünce ne ilgini çekti?

Covid döneminde iyice eve kapanmıştım. Haberleri açıyorsun; hastaneler dolu, ölümler, cenazeler… Sürekli ölüm. Bir noktada “Hepimiz öleceğiz” diye tedirgin olmaya başlıyorsun.

Haberlerde cenazelerin kaldırılmasının ne kadar zorlaştığını anlatıyorlardı. Çok düzgün, beşinci jenerasyon olmuş cenaze firmaları çıkıyordu. Arkalarında siyah granitler, mermerler… Sonra Tayfun çıktı.

Takım elbiseli ama Kayserili olduğu her hâlinden belli. “Türk Hava Yolları uçak kaldırmazsa cenazeyi arabama atıyorum, Bulgaristan-Türkiye sınırına kadar götürüyorum. Aileleri zor durumda bırakmayız. Bizde servis bitmez” gibi şeyler söylüyordu.

Acayip ilgimi çekti. “Ben nerede gömüleceğim, annem babam nerede gömülecek?” sorularını bu adamla konuşabilirim dedim.

Nasıl ulaştın ona?

Facebook’tan yazdım. “Senin belgeselini çekeyim. Neredesin? Yarın geliyorum, buluşalım” dedim.

Seni hayranı sanmış galiba ilk başta?

İnanmadı. Beni biraz hayal âleminde yaşayan bir adam, hatta hayranı zannetti.

Gerçekten hayranları var mı?

İlk buluştuğumuz gün bunu biraz anladım aslında.

Evime gelecekti ama illa baklava almak istiyor. Eli boş gelmek istemiyor. Küçük İstanbul denilen Türk mahallesinde yürüyoruz. Faslı bir kadın bir anda “Tayfun!” diye seslendi. Tayfun’a sarıldı, ağlamaya başladı. “Senin sayende abimle çok güzel vedalaştım. Sen olmasaydın veda ettirmiyorlardı” dedi.

Tayfun bana baktı: “Ben tanımıyorum ki!”

Çok cenaze kaldırdığı için ona minnettar olan insanlar var.

Ben de onu gaza getirmek için “Belki bu film 2m² meselesini gündeme getirir. Belki festivallere davet ederler” diyordum. İnanmıyordu. Dört-beş sene sonra Rotterdam’a, İtalya’ya, Almanya’ya, Türkiye’ye gittik.

Bu cenaze işine nasıl giriyor peki? Öncesinde fabrikada çalışıyor değil mi?

Onun hayali takım elbiseyle işe gidip para kazanmaktı.

Uzun süre “Ne yapabilirim?” diye düşünüyor. Dönerci düşünüyor. “Bütün Türkler dönerci açıyor” diyor. Sonra “Ben Kayseriliyim, bari mantı evi açayım” diyor.

Eşi de “Saçmalama. Evde beni çalıştıracaksın. O mantıları ben yapacağım. Hem evde hem işte mutfakla uğraşamam” diyor.

Pastırmacılığı düşünüyor. Onu da “Üstüm başım kokar” diye istemiyor.

Sonra bir iş arkadaşı ölüyor.

Orada ilk kez bir cenaze görevlisi mi görüyor?

İlk kez kilisede bir cenaze törenine gidiyor. Orada takım elbiseli bir adam var; ceremony master gibi. Her şeyi düzenliyor. Aile birinci sıraya, futbol takımından arkadaşları üçüncü sıraya… Her şey organize.

Tayfun da kendi annesiyle babası öldüğünde yaşananları hatırlıyor. Her kafadan bir ses çıkmış: “Burada yıkanmayacak”, “Türkiye’de yıkanacak”, “Beşteki uçağa yetişmesi lazım”…

Zaten ölümün şoku içindesin, bir de etrafında böyle bir panik var.

“Bizde niye böyle yok?” diyor. Karşısında da takım elbiseli, her şeyi organize eden karizmatik bir adam var. “Aa, tam benlik.”

Sonra direkt bu işe mi giriyor?

Hayır, okuluna gidiyor. İki yıl boyunca gündüz fabrikada çalışıp akşamları okula gidiyor. Cenazecilik diplomasını alıyor ve bu işe başlıyor.

15 euro, internet programı, 2m²

Bir de kendi şirketinin onuncu yılını kutlayıp girişte 15 euro alıyor. Siz de şaşırdınız mı?

Çok şaşırdık. Kutlama yapacağını biliyorduk ama nasıl bir şey olacağını bize söylemedi. Girişte 15 euro istediğini görünce “Kendi firmasının onuncu yılını kutluyor ve insanlardan para mı istiyor?” dedik.

Niye alıyor peki o 15 euroyu?

Onun kafasında şöyle bir mantık var: Bedava olursa herkes “Geliyorum” der, sonra gelmez. Para verirlerse kesin gelirler. Bir de yemek var, onun masrafını düşünüyor.

İnternette yaptığı program da var. Çok az kişi izliyor galiba ama kendisi çok ciddiye alıyor.

Evet. Aktif TV’de “Hızır Abi” diye bir internet programı yapıyor. Her hafta bir-iki saat ölümden bahsediyor. Bazen psikolog, psikiyatr gibi konuklar alıyor. İzleyicisi çok az ama programını aşırı ciddiye alıyor.

Kameraya bakıp “Anneniz babanız yaşıyorsa gidin ‘Seni seviyorum’ deyin. Sevginizi gösterin. Gidin şakalaşın, öpün” diyor.

Kimse ona para vermiyor bunu yapması için. Gerçekten içinden gelerek yapıyor.

Trajikomik olan da bu. “Şuna bak, iki saat bağırıyor ve kimse izlemiyor” diye alay edebilirsin. Ama ben öyle bakmıyorum. Çünkü iyi niyetle yapıyor.

Siz başta Tayfun’un 2m² meselesinin peşinden daha fazla gideceğini mi düşünüyordunuz?

Ben Tayfun’un 2m² için daha fazla şey yapacağını düşünüyordum. Senaryolar öyle yazıyordu.

Araplarla konuşacak, belediye başkanıyla konuşacak, Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’na gidecek, Türk siyasetçilerini, dernekleri bir araya getirecek… Bu mesele için daha çok mücadele edeceğini düşünüyordum.

Ama olmadı?

Denedi aslında ama cevap gelmedi. Belediye başkanıyla üç kez randevu aldı, üçünde de son anda belediye başkanı gelmedi.

O da çok zorlamadı. Hayat başka bir yere gitti. Belgeselde de bunu kabul etmek zorundasın.

Çekim süreci

Volkan Üce: “Yerin altında neden 2m²’yi alamıyorsun?”

Çekimler toplam ne kadar sürdü?

Üç-dört sene. Bazen uzun süre mola vermek zorunda kalıyorsun. Fonlara başvuruyorsun, bütçe bitiyor. Bir seneye yakın çekim yapamadığımız dönem oldu.

O sırada Tayfun’la ilişkiniz devam ediyor muydu?

Tabii, arıyordu; “Hadi gel çeksene beni. Niye çekmiyorsun?” diyordu.

Ben çekimin yarısında kurguya başlamayı seviyorum. Üç-dört ay çekmediğin zaman elindekine bakıp bir sonraki adımda ne çekmen gerektiğini, filmin nereye gittiğini daha iyi görüyorsun.

Tek başına çekmiyorsun hiç galiba. Neden?

Ben tek başıma çekmeyi sevmiyorum. Yönetmen olarak zaten yalnızsın. Çekimi de yalnız yaparsan çok yalnız oluyorsun.

Daha önce beraber çalıştığım insanlarla başladım. Sesçiyle ilişkim de benim için önemli. Türkçe konuşabilmesi çok hoşuma gidiyor. Sadece sesi kaydetmiyor, konuşulanı da anlıyor. İçeriğe hâkim, o anda ne olduğunu takip ediyor.

Bazen çekim sırasında göz göze geliyoruz. Göz kırpıyorum: “Her şey tamam mı, bir şey eksik mi?”

Bir oyun alanı kuruyorsun sanki. Beraber keşfediyorsun.

Filmde iki görüntü yönetmeni var bir de…

Evet. İlk görüntü yönetmenimle uzun zamandır beraber çalışıyoruz. Birbirimizi çok iyi tanıyoruz ve bu filmde de onunla başladık. Sonra baba oldu, bir kurmaca işi aldı.

Ardından Almanya’dan fon alınca bütçenin bir kısmının Almanya’da harcanması gerekiyordu. Alman bir görüntü yönetmeniyle çalışma şartı geldi. O noktada Sabine Panossian’la çalışmaya başladım. Filmde iki görüntü yönetmeni olmasının nedeni bu.

Belgeselde hoşuma giden de biraz bu. Her şeyi baştan kontrol edemiyorsun. Koşullar değişiyor, ekip değişiyor, karakterin hayatında bir şey oluyor ve sen de onunla beraber yön değiştiriyorsun.

Ölümün içinde mizah

Tayfun çok komik bir adam ama konu ölüm. Tonu kurarken zorlandınız mı?

Ben trajikomik filmleri seviyorum. Komiklik olsun istiyorum ama ne kadar ileriye gidebilirsin?

Tayfun’a son derece saygı duyuyorum. Komik bir adam ve o komikliğini göstermek istiyorum ama onunla alay etmeden. Çünkü bana güvendi.

İşini de çok iyi yapıyor, severek yapıyor. İnternet programıyla çok kolay alay edebilirsin mesela. Her hafta iki saat bağırıyor ve kimse izlemiyor. Ama bunu gerçekten iyi niyetle yapıyor.

Onu komik göstermek başka bir şey, onunla alay etmek başka bir şey.

Cenazelerde insanlardan izin istemek nasıl oluyordu?

Çok zordu.

Morgun önünde bekliyoruz. Yirmi dakikada bir ağlayan bir aileyle beraber bir ölü geliyor. Bazıları o kadar acılı, o kadar şok içinde ki gidip sormak bile içimizden gelmiyordu.

“Merhaba, sizi çekebilir miyiz?”

Çok tuhaf geliyor. Benim derdim ne? Adamın canı yanıyor. Sen neyin peşindesin?

Kayseri’de sabahtan akşama kadar morgun önünde beklediğimiz oldu. Belediyeden, morgdan bütün izinlerimiz var ama aileden izin almadan çekemezsin. Bir günde 15 kişi geliyor diyelim. Beşine soruyorsun. Ya hiçbiri ya bir tanesi evet diyor.

Bazen izin olduğu hâlde sonradan bir akraba itiraz ediyor. O zaman ne yapıyorsunuz?

Bazen Tayfun arıyordu: “Müjdemi isterim, izinli bir ölü var. Eşi ve çocuğu tamam dedi.”

Hemen ekibi topluyorsun, gidiyorsun. Sonra Fransa’dan bir kuzeni geliyor ve “Nasıl çekersiniz?” diye kızıyor.

“Çocukları ve eşi izin verdi” diye tartışmıyorsun. Başınız sağolsun deyip çekiliyorsun.

Ölüleri gösterirken özellikle mesafe koymuşsunuz. Yüzü değil, saçı, tırnağı, kulak memesini görüyoruz. Buna baştan mı karar verdiniz?

Pathostan çok korkarım.

Aşırı duygusallıktan uzak duralım dedik. Birisi ağlamaya başladığında bazen sırttan çekiyorduk, bazen çok uzaktan.

Ölüyü çekerken de tırnaklar, saç telleri, kulak memesi… Yüzü çok doğrudan, “in your face” çekmemeye özen gösterdik.

Orada bir ölünün olduğunu bilmen bazen ölüyü görmenden daha etkileyici olabilir.

Sen kendin zorlanmadın mı? Ölü güvercin görünce yolunu değiştirdiğini söylüyorsun bir de.

Ben çok zorlandım. Ben ölü güvercinden korkan bir adamım. Sokakta ölü kuş göreyim, yolumu değiştiririm.

Filmi yapma nedenlerimden biri de buydu aslında. Korkumu yenmek. Hani yükseklik korkusu olan biri bungee jumping yapar ya, onun gibi.

Geçirdi mi bari?

Kesinlikle hayır.

Morga giriyoruz. Ben kameramanın arkasında duruyorum ve ekrandan bakıyorum ki arada bir mesafe olsun.

Çünkü ölüler çok ölü.

Tayfun bir keresinde “Ben babamı yıkamaktan korktum, yıkamadım” diyor. Ama şimdi her gün iki-üç kişiyi yıkıyor. “Babamı yıkar gibi yıkıyorum” diyor.

Bende o korku hâlâ var.

“Sen yolcu değilsin, kargosun”

“Sen yolcu değilsin, kargosun” cümlesi çok sert. Sende de kaldı mı o?

Benim için filmin en can alıcı şeylerinden biri oydu.

Tayfun programında kameraya bakarak anlatıyor: “Sen ölünce kilona kargo 18 euro alıyor. Sen yolcu değilsin, sen kargosun.”

Beni bayağı vurdu. “Hakikaten kargo oluyorum ben” dedim.

Çünkü ölümle ilgili biraz romantik bir tarafımız var. “Beni köyümün yağmurunda yıkasınlar” falan…

Yok öyle. Kargosun.

Gerçekten kiloyla mı hesaplanıyor cenazenin taşınması?

Ölünü tartıyorlar. Kanserden erimişsen daha ucuza gidiyorsun. Kilodan dolayı kalp krizi geçirdiysen daha masraflısın.

“Bu adam 75,6 kilo. Hadi 600 gramı bizden olsun; 75 çarpı 18 euro.”

Bana çok çirkin geliyor bu. O kargo olma meselesi çok can yakıcı.

Film bitince

Film bittikten sonra Tayfun’la ilişkin bitiyor mu peki?

Bitmiyor. Belgeseli çok seviyorum ama çok yorucu. Çünkü insanlarla ilişkin bitmiyor. Birinin annesinin, babasının ölümünü çekmişsin. Ölüsünü çekmişsin. Birisi sana kalbini açmış. Film bitti diye o ilişki bitmiyor. Bir sorumluluk hissediyorsun.

Bundan sonra yine belgesel mi?

Şu an biraz kurmaca da yapmak istiyorum. Ama belgesel benim büyük aşkım. Devam edeceğim.

  • 2m² | Yönetmen: Volkan Üce | 2026 | 83 dk. | Belgesel

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş