Medyascope okurları yazıyor | Korku çekiciliği: Fazla korku, az etki

Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Hatice Karakuş Öztürk “Korku çekiciliği: Fazla korku, az etki” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Korku çekiciliği
Medyascope okurları yazıyor | Korku çekiciliği: Fazla korku, az etki

Çocuk ve ekran arasındaki ilişkiyi anlatırken duygu dozu ne olmalıdır? Aileleri ve çocukları olası risklere karşı uyarırken özellikle korkunun dozunu nasıl ayarlayabiliriz? Son dönemlerde ekran ve çocuk ilişkisi giderek korku temelli bir dil üzerinden ele alınıyor. Bu tercih, kullanılan dilin de giderek sertleşmesi gibi bir sonucu beraberinde getiriyor. Ekran kullanımı kontrol altında tutulmayan çocukların, bağımlılık, duruş bozuklukları, göz problemleri, asosyallik, uyku ve dikkat sorunları gibi gelişimin farklı alanlarında ciddi sorunlar ile karşılaşabilecekleri artık daha üst perdeden dile getirilmekte. Son dönemde okullarda yaşanan saldırganlık örnekleri, dijital içeriklerin etkisini yeniden tartışmaya açmakta. Uyarılar haklı ve yerinde olmakla birlikte bir ayrıntıya özellikle yer vermekte fayda var. Olumlu bir davranış değişikliği için, korkunun dozunu nasıl ayarlamalıyız?

Sosyal psikolojide bireyleri istenmeyen davranışlardan uzaklaştırmak ve bireylerde ideal olanı öne çıkarmak için verilen mesajlar “Korku Çekiciliği” kavramı üzerinden açıklanır. Kavramın mantığı ise oldukça basit. Bireye, riskli davranışı sürdürmede ısrar ederse başına pek de iyi şeylerin gelmeyeceği mesajı verilir. Beklenti ise korkunun davranışı değiştirmesidir. Korku çekiciliği özellikle ikna ve sağlık iletişimi çalışmalarında sıklıkla kullanılır. Burada amaç, tehdidin sonuçlarını görünür hale getirmektir. Medyada sıklıkla gördüğümüz “Sigara öldürür” ya da “Emniyet kemeri takılmazsa bütün aile yok olabilir” şeklindeki içerikler bu yaklaşımdan beslenir. Mesajın içeriğinde tehdit vardır; bu tehdit karşısında öne çıkan duygu hali ise korkudur. Korkunun koruyucu bir davranışa dönüşeceği beklentisi, kavramın doğum hikayesi olarak düşünülebilir. Korkan kişi geri adım atacak ve riskli davranış ile arasına mesafe koyacaktır.

Uzun yıllar geçerli olan bu basit denklem sonraki araştırmalarla daha karmaşık bir hal aldı. Korku ve ikna arasındaki ilişki kabul edilmekle birlikte, bu ilişkinin hangi koşullarda davranış değişikliğine yol açtığı da yeni bir tartışma konusu. Şöyle ki birey tehlikeyi ciddi görüyor ve kendisine sunulan çözümü uygulanabilir buluyorsa, evet korku gerçekten ikna edici olabilir. Ancak tehdit çok büyük ve bireyin kapasitesini zorluyor hatta aşıyorsa ortaya farklı bir sonuç çıkabilir. Birey bu kez tehdidi yönetmek yerine korkusunu nasıl yöneteceğine odaklanır.

Korku ve tehdidi yönetebilme becerisi ne yazık ki aynı şeye karşılık gelmiyor. Şöyle ki tehlike kontrolünde birey “Bir sorun var ve yapabileceğim şeyler de var” diyor ise davranışı değiştirme seçeneğine daha yakındır. Ancak korku kontrolünde “Bu çok ürkütücü ve bununla baş etmem imkânsız” denildiği andan itibaren mesajdan kaçınma, inkâr etme, sorunu küçümseme hatta savunmaya geçme gibi mekanizmalar devreye girebilir. Sigaraya yönelik farkındalık çalışmalarını bu açıdan düşünelim. Sigara paketlerinin üzerindeki bazı görseller sakatlık, ağır hastalık, ölüm ve yok oluş üzerinden güçlü mesajlar verir. Oysa, ölüm bireyin, üzerinde kontrol kurmasının pek mümkün olmadığı en güçlü korku alanlarından birisidir. Birey bir gün zaten öleceğini bilir ancak bunun ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini bilmez/bilemez. Belki 30 belki de 90 yaşında ölecektir. Yaşam süresine ilişkin bu belirsizlik uzak bir gelecekteki tehdit algısının davranış üzerindeki etkisini zayıflatabilir. Sonuçta ölümle tehdit edilen bireyin yaptığı şey paketi ters çevirip sigara içmeye devam etmektir. Dahası, mesajdan kaçınmak ve savunmaya geçmek şeklindeki bir başka mekanizma olan güçlendirmeyi harekete geçirebilir. “Sigara içmeden kendime gelemiyorum”, “Konsantre olamıyorum”, “Doktorlar da sigara içiyor”, “Sigara içip, 90 yaşına kadar yaşayanlar var” gibi ifadelerle birey kendi davranışını gerekçelendirebilir. Böylece sorun hem küçümsenir hem inkar edilir hem de mevcut davranış savunulur. Davranış değişikliği davranışın pekişmesi gibi bir sonuca evrilebilir. Korku yüklemesi gereğinden fazla olduğu vakit birey tehlikeye değil rahatsız edici duyguyla baş etmeye odaklanabilir.

Tam bu noktada bu yazının da ana odağı olan ekran ve çocuk ilişkisinde kullandığımız dili sorgulamamız gerekir. “Tablet, telefon ya da bilgisayar seni bağımlı yapar”, “Gözün bozulur hatta kör olursun (bunu söyleyen aileler ne yazık ki var) “Başarısız olursun”, dediğimizde mesaj gerçekten çocuklara ve ailelere ulaşıyor mu? Bu soruyu iki yönlü düşünmek gerekir. Ebeveynler bu mesajları çocuklara verirken, uzmanlar da benzer mesajları ailelere veriyor. Yani aile çocuğu, uzmanlar da aileleri korku üzerinden ikna etmeye çalışabiliyor. Her iki taraf da korkuyu üst düzeyde verdikten sonra çözüm önerilerini sıralıyorlar. Ancak korkunun üst perdeden verilmesi bireyi çözüme yaklaştırmak yerine çözümden uzaklaştırabilir. Çünkü sosyal psikolojik olarak bireyler baş etmekte zorlandıkları tehditler karşısında mesajla arasına mesafe koyabilir, mesajı daha az dinleyebilir hatta mesajı küçümseyerek yok sayabilir. Günümüzde bazı çocukların “Ekrana bakmadan konsantre olamıyorum”, “Ekran kullanmak benim hakkım” ya da “Ekran beni rahatlatıyor” gibi gerekçelerle uyarıları etkisiz hale getirmeye çalışması bu açıdan düşünülebilir. Belki de ekran konusunda ihtiyacımız olan şey korku yerine yönetilebilir bir risk dilidir.

Burada pedagojik bir ilkeyi de dikkate almakta fayda var. Çocuklar için çok uzak gelecekte ortaya çıkabilecek sonuçları değerlendirmek, bunlar üzerine kafa yormak kolay değildir. Çocuğa uzak gelecekten verilen örnekler onun için hem soyut hem de gerçekten uzaktır. Bunun yerine daha somut, gerçekçi ve deneyimlenebilir sonuçlara odaklanmak herkes için daha ulaşılabilir bir yol olabilir. Aynı şeyi aile ve uzman ilişkisi açısından da düşünebiliriz. Ailelere sadece uzak bir gelecekteki felaket senaryolarını anlatmak her zaman etkili olmayabilir. Çünkü hem çocuklar hem aileler bilgiden değil korkuyla harmanlanmış bilgiden kaçarlar. Bilgiden kaçmak ise en az riskin kendisi kadar kritik bir sorun yaratır. Özellikle çocuklar özelinde korkutucu dil etkili dildir anlayışı artık geçerli/yeterli değil. Sigara paketini ters çevirerek sigara içmeye devam eden yetişkin gibi çocuk da sürekli felaket senaryosu anlatan ebeveynine bir süre sonra zihinsel olarak yüz çevirebilir. Üstelik aynı şeyi ebeveynler de uzmanlara karşı yapabilir.

Ekranların çocuklar üzerindeki olası risklerini elbette küçümsemiyoruz. Araştırmalar ve saha gözlemleri, dikkate alınması gereken risklere özellikle işaret ediyor. Ancak riskleri anlatırken korkuyu devleştirme de başlı başına bir sorun alanıdır. Çünkü çocukları korumak ile onları korkutmak aynı şey değildir. Esas soru sanırım şu: Çocuğa neyi öğreteceğiz? Tehlikeyi tanımayı mı? Tehlikeden korkmayı mı? Ekran konusunda ihtiyacımız olan dil korkuyu büyüten değil çocuğun ve ailenin baş etme kapasitesini büyüten bir dil olmalıdır. Çünkü esas koruyucu olan korkunun büyüklüğü değil korkuyla baş edebilme kapasitesinin varlığına olan tam inançtır.


Hatice Karakuş Öztürk kimdir?

Prof. Dr. Hatice Karakuş Öztürk, lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde tamamladı. 2011 yılında Artvin Çoruh Üniversitesi’nde akademik görevine başladı. 2018 yılında doçent, 2024 yılında profesör unvanını aldı. Halen Artvin Çoruh Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Akademik çalışmalarını ağırlıklı olarak kadın çalışmaları, çocukluk sosyolojisi, eğitim sosyolojisi ve sosyal teori alanlarında sürdürmektedir. Çalışmalarında toplumsal yapı ile bireysel deneyim arasındaki ilişkiye odaklanmakta; kadınların gündelik yaşam deneyimleri, cinsiyet ilişkileri, çocukluk, aile ve evlilik gibi kurumların değişen anlamları üzerinde durmaktadır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş