İSTANBUL (Medyascope) – Ela Lee’nin Ceyda romanı travmanın bizleri getirdiği yeri sorguluyor. Bunu yaparken de bir kadının kendi sesine ulaşabilmek için içinden geçtiği odaları, koridorları, aile sofralarını ve kilitli ağızlarına sövüyor. Ceyda’nın aradığı ses çok uzakta durmuyor belki. Yıllardır içinde dolaşıyor. Fakat başkalarının söyledikleri o kadar yüksekten yağmur gibi yağıyor ki Ceyda, kendisini duyabilmek için önce bütün sesleri susturmaya çabalıyor.
İnsanların hayatlarına uzaktan bakmayı seviyoruz; uzaktan bakınca sanki eksikler görünmüyor çünkü, masa yerli yerinde duruyor, gömlek ütüsünü koruyor, sabah aynı saatte başlıyor, gelecek dediğimiz o terbiyeli hayvan ayaklarımızın dibine kıvrılıyor.
Ceyda Kayaoğlu’nun da iyi bir işi, sevdiği bir erkek arkadaşı, ailesinin gururla seyredebildiği bir hayatı bulunuyor. Londra’daki büyük bir hukuk şirketinde çalışıyor. Yükselmek istiyor. Başarmak istiyor. Her şey dört dörtlük sanki. Ailesinin onun uğruna katlandığı şeyleri boşa çıkarmamaya çabalıyor. İstekleri aynı kusursuz koridorda ilerliyor; adımlarının vardığı kapının üzerinde ise başka bir isim bekliyor: Jade Kaya.
Bir ad kısalınca insanın yükü de hafifliyor mu? Kayaoğlu’ndan Kaya’ya, Ceyda’dan Jade’e geçerken yerde neler kalıyor? Birkaç harf, yanlış telaffuzlar, açıklanması gereken Türk bir baba, Kore’den İngiltere’ye uzanan bir anne, çocukluk sofralarında birbirine dokunmadan duran iki memleket ve kabul edilmek için dilin altında saklanan küçük cümleler.
Ceyda, Türk bir babanın ve Koreli bir annenin kızı olarak dünyalar arasındaki görünmez gümrüklerden geçmeyi erken öğreniyor. Nereli olduğunu soranlara cevap veriyor, erkek arkadaşının varlıklı ailesinin yanında sesinin yüksekliğini ayarlıyor, çalıştığı şirketin duvarlara yazılmayan buyruklarını okuyor. Nerede ne yapması gerektiğini ezbere biliyor. Onu ne kadar yer kaplayacağı hayatta başkaları tarafından belirlenmiş.
Sessizlik büyüyor
Ceyda seziyor.
Sınıfın parfümünü, ayrıcalığın gevşek omuzlarını, önyargının nezaket maskesini tanıyor. Saflıktan uzak. Körlükten uzak. Fakat görmekle söylemek arasında uzun, cilalı ve çıkışı bulunmayan bir merdiven uzanıyor. İnsan kabul edilmek istediğinde o merdiveni her sabah yeniden tırmanıyor.
Susuyor. Gülümsüyor. Çalışıyor.
Bir süre sonra sessizlik, insanın içinde büyüyen ikinci bir ağza dönüşüyor; dişleri var ama dili yok, çığlığı var ancak odası yok. Ceyda sessiz kaldıkça sahip olduklarını sandıkları onunla kalabilecek. En azından zor kazandığı hayatını muhafaza edebilir sesini çıkarmazsa.
Şirketin düzenlediği bir etkinliğin ardından gerçekleşen cinsel saldırı, Ceyda’nın hayatında açılan tek ve ani bir yarık olarak kalmıyor. Bu travma onun bütün hayatını altüst ediyor. Yıllardır sağlam sandığı duvarların içinden bir çatırtı yükseliyor. İş, aşk, aile, gelecek; yerinden oynamaz sandığı ne varsa kendi gölgesine doğru eğiliyor. Ceyda başına geleni anlamaya çalışıyor. Sonra anlatmaya.
Anlatmak istediğinde kelimeler yatağın altına kaçıyor, insanlar kuşkularını ütülüyor, kurumlar dosyalarını açıyor ve kapanması gereken şey yaranın kendisiymiş gibi kâğıtlarını yaranın üzerine kapatıyor. Her şeyi içine atarak devam eden görevler Ceyda’nın ayakta kalma savaşının bir parçası haline geliyor. Dişlerini sımsıkı sıkıp önündeki kağıtlara odaklanması gerekiyor. Engelleri aştıkça sanki iyileşebilirmiş yanılgısına kapılıyor.
Çünkü şirketlerin hafızası bulunmuyor, yalnızca dizkapakları çalışıyor. Güçlünün önünde eğilip bükülüyorlar. Düzeni, koridorlardaki sessizliği, masaların üzerindeki lekesizliği, bir sonraki toplantının zamanında başlamasını koruyorlar muhafızlar. Bir kadının başına gelen şey, işleyişi aksattığı ölçüde gerçeklik kazanıyor. Ceyda konuşmaya çalıştıkça çevresindeki herkes ona hangi kelimeleri kullanacağını, ne kadar incineceğini, hangi saatte susacağını öğretiyor.
Hukuku bilen Ceyda, hakkını bilmenin insanı her zaman güçlü kılmadığını görüyor. Eğer mesai saatleri içinde duygularından bahsedecek olursa barınması yasaklanıyor. İşte yasalar da bu işe yarıyor. Yasalar duruyor. Deliller bekliyor. Sözleşmeler, maddeler, imzalanacak kâğıtlar çoğalıyor. Fakat insanın içinde kırılan şey hangi paragrafın altında belirebilir ki?
Annesi dayanmasını istiyor. Çünkü onun dünyasında dayanmak, susmakla aynı anlama gelmiyor; hayatta kalmanın, başını eğerek fırtınanın yorulmasını beklemenin başka bir adı oluyor. Anne kendi geçmişinden konuşuyor, Ceyda kendi yarasından dinliyor. Birbirlerini seviyorlar ama sevgi, insanların aynı korkuyu aynı biçimde taşımasına yetmiyor. Ceyda annesinin neden sustuğunu anlıyor; bu anlayış, kendi sessizliğine mirasçı olmasını gerektirmiyor. Özdeşleşme kursa da Ceyda annesiyle o içindeki karanlıkla baş edemiyor.
Şirketin sunduğu maddi anlaşma önüne geldiğinde ortada ne tertemiz bir zafer ne de kolayca adlandırılabilecek bir yenilgi duruyor. Para bazen susmanın bedeli oluyor, bazen kaçabilmenin, işten ayrılabilmenin, bir süre çalışmadan nefes alabilmenin anahtarı.
Ceyda’nın kararını ahlaki bir terazide tartmak kolay görünüyor; çünkü teraziyi tutanların kirası bulunmuyor, bedenleri yaralanmıyor, sabah uyandıklarında hangi hayata geri döneceklerini düşünmeleri gerekmiyor. Jaded, iyileşmeyi maddi dünyanın dışına taşımıyor. Bedenle banka hesabının, sınıfla patriyarkanın, travmayla çalışma hayatının birbirine sürtündüğü o karanlık prizde bekliyor.
Ceyda romanın başında güçlü görünüyor. Daha doğrusu, güçlü görünmesi gerektiğine inanıyor. Her şeyi içine atıyor, girdiği her kabın biçimini alıyor, kendisine verilen isimleri beyninde taşıyor. Sonra sesini aramaya başlıyor. Aramak, bulmak anlamına gelmiyor henüz. Bazen yalnızca ihtiyaç duyduğunu söylemek oluyor. Bazen yardım istemek. Bazen başkasının onun için kurduğu cümlenin ortasında durup kalanını kendi kelimeleriyle sakatlamak.
Ceyda susuyor.
Ceyda konuşuyor.
İki zaman arasında yer yerinden oynuyor.








