Ercan Jan Aktaş yazdı | Süreç 101 (E): Toplumsal barış dilde başlar

Günümüzde en çok tüketilen ve tekrarlandıkça anlamı aşınan kavramların başında “barış” geliyor. Oysa barışı, müzakere masalarında taraflar arasında varılan mutabakatlara, imzalanan metinlere ya da şiddetin belirli biçimlerini sınırlandırarak silahlı çatışmaları durdurmayı amaçlayan siyasal düzenlemelere indirgemek mümkün değildir. Bu tür anlaşmalar, çatışmaların sona erdirilmesi ve şiddetin sınırlandırılması açısından önemli eşikler oluşturabilir; ancak tek başlarına toplumsal barışın inşa edildiği anlamına gelmezler.

Çünkü barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, şiddeti ve çatışmayı yeniden üreten siyasal, toplumsal ve kültürel ilişkilerin dönüştürülmesiyle anlam kazanır. Kendi tarihsel ve toplumsal deneyimlerimiz de barışın, siyasal aktörler arasında sağlanan bir uzlaşmanın ötesinde, gündelik hayatı, toplumsal ilişkileri ve birlikte yaşama koşullarını yeniden kurmayı gerektiren uzun erimli bir mücadele olduğunu gösteriyor.

Ercan Jan Aktaş yazdı | Süreç 101 (E): Toplumsal barış dilde başlar
Ercan Jan Aktaş yazdı | Süreç 101 (E): Toplumsal barış dilde başlar

Barışın öznesi kim olacak?

Bu dosya çalışmasının ilk bölümünde de tartıştığımız üzere, özellikle 2015 sonrasında Türkiye’de derinleşen otoriter dönüşüm, Kürt meselesinin güvenlikçi politikalar üzerinden ele alınması ve olağanüstü hâl uygulamalarının toplumsal ve siyasal yaşama yayılan etkileri, bugün yeniden gündeme gelen süreci anlamak açısından belirleyici bir tarihsel arka plan oluşturuyor. Böyle bir siyasal iklimde devletin çatışmayı sona erdirme arayışını, kendiliğinden demokratikleşme iradesinin bir sonucu olarak okumak yeterli değildir. Bu yönelimin hangi siyasal ihtiyaçlardan, bölgesel gelişmelerden ve güç ilişkilerinden kaynaklandığı da dosyanın önceki bölümlerinde analiz edilmişti.

İmha ve tasfiye siyasetinden yeniden müzakere zeminine yönelişin nedenleri üzerine analizler de yapıldı. Ancak burada üzerinde durulması gereken temel konulardan biri, devletin sahip olduğu askerî ve siyasal güçle ortadan kaldıramadığı örgütlü bir toplumsal ve siyasal iradenin varlığıdır. Bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemde Kürt halkının dört parçada geliştirdiği örgütlü mücadele, onu yalnızca kendi taleplerini dile getiren bir toplumsal özne olmaktan çıkararak bölgenin siyasal geleceğinin belirlenmesinde hesaba katılması gereken aktörlerden biri hâline getirdi.

Kürt halkının siyasal varlığını ve iradesini görmezden gelen bölgesel tasarımların sınırları, bu mücadelenin ortaya çıkardığı güç ve imkânlar üzerinden daha görünür oldu. Bu açıdan bugün yeniden gündeme gelen müzakere zeminini yalnızca devletin kendi ihtiyaçları üzerinden değil, Kürt Özgürlük Hareketi’nin bölgedeki halklar ve özgürlükten yana mücadele eden toplumsal kesimler açısından yaratmaya çalıştığı yeni siyasal ihtimaller üzerinden de değerlendirmek gerekiyor. Mesele, mevcut güç dengeleri içinde tarafların nasıl konumlandığı kadar, bu konumlanışın halklar açısından hangi özgürlük ve birlikte yaşam imkânlarını açabileceğidir.

Bu nedenle “Demokrasi olmadan barış olur mu?” sorusu önemli olmakla birlikte, tek başına yeterli değildir. Bunun yanında, devlet neden şimdi çatışmayı sona erdirmek istiyor, bu yönelim mevcut devlet biçiminin sınırları içinde hangi imkânları yaratıyor, hangi siyasal ve kurumsal kısıtlarla karşılaşıyor ve ortaya çıkan çelişkiler hangi yönde dönüştürülebilir diye de sormak gerekiyor. Bu sorular, barış ihtimalini peşinen reddetmeden onun koşullarını, sınırlarını ve taşıdığı çelişkileri birlikte değerlendirmemizi sağlar. Çünkü bir çatışmanın sona erdirilmesine yönelik siyasal iradenin ortaya çıkması ile demokratik bir toplumsal düzenin kurulması arasında kendiliğinden işleyen bir ilişki yoktur. Müzakere, yeni bir siyasal alan açabilir; ancak bu alanın demokrasi, eşitlik ve özgürlük yönünde genişleyip genişlemeyeceği, yalnızca masadaki aktörlerin niyetlerine değil, toplumsal güçlerin bu sürece nasıl müdahil olduğuna da bağlıdır.

Bu noktada dizinin bir önceki yazısında bıraktığımız yerden devam edebiliriz. Çatışma ve şiddet döngüsünün içinden doğan barış ihtimalinin kalıcı bir toplumsal karşılık bulabilmesi için insanların kendi yaşam alanlarında söz ve karar sahibi olabildikleri, birlikte üretebildikleri ve ortak sorunlarına kolektif çözümler geliştirebildikleri ilişkilerin kurulması gerekiyor. Böylece barış, yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesini bekleyen bir toplumun talebi olmaktan çıkar; insanların yaşam koşullarını, birbirleriyle ilişkilerini ve ortak geleceklerini dönüştürme kapasitesiyle doğrudan bağlantılı hâle gelir.

Tam da bu ilişkilerin içinden, savaşı ve militarizmi yalnızca eleştirmekle yetinmeyen, onların toplumsal zeminini de dönüştürmeyi hedefleyen kalıcı bir barış iradesi gelişebilir. Dolayısıyla mesele, toplumun barış sürecini desteklemesi ya da alınan kararları onaylamasıyla sınırlı değildir. Asıl mesele, toplumun bizzat barışın kurucu öznesi hâline gelmesidir. Çünkü nasıl bir barışın kurulacağını ve bu barışın nasıl bir hayat yaratacağını belirleyecek olan, yalnızca müzakere masasında alınan kararlar değil, insanların gündelik yaşamlarında kurdukları ilişkiler, geliştirdikleri dayanışma biçimleri ve ortak karar alma pratikleridir. Barışın toplumsallaşması, toplumun kendisi adına belirlenen geleceği beklemesi değil, o geleceğin kuruluşuna eşit ve etkin biçimde katılmasıdır. Barışın öznesi olmak, yalnızca barışı talep etmek değil; barışın koşullarını bugünden birlikte üretmeye başlamaktır.

Gündelik hayatın içindeki ataerkillik

Ancak bölgenin bitmeyen şiddet ve savaş ikliminde barış üzerine konuşmak her zaman kolay olmuyor. Barışı konuşurken, onu güçlendirecek ve içinde yaşadığımız şiddet, savaş ve çatışma iklimini sınırlandıracak bütün imkânlara yeniden bakmak gerekiyor. Devletin kendisini toplulukları ayrıştırma, bastırma ve kimi zaman yok etme pratikleri üzerinden yeniden üretebildiği koşullarda, bu düzenle özdeşleşen ve onun politikalarına rıza gösteren “muktedir vatandaş” tipinin de ortaya çıkması şaşırtıcı değildir.

Bu kesimler açısından barış, çoğu zaman mevcut ayrıcalıkların ve kurulu düzenin sorgulanması anlamına gelebilir. Ancak bu tabloyu yalnızca iktidarla özdeşleşmiş küçük bir kesimin sorunu olarak görmek de yeterli değil. Çünkü devletin ürettiği ayrımlar, korkular ve düşmanlıklar toplumun farklı kesimlerinin diline, gündelik ilişkilerine ve siyasal tutumlarına da sızabiliyor. Bu nedenle barış mücadelesi toplumun geniş bir kesiminin iktidar/devlet tarafından elinden alınanları geri almak değildir. Aynı zamanda bu geniş toplumsal kesimin kendi içindeki barışın da imkânlarını aramak, kendisi gibi düşünmeyen, inanmadığı şeylere inanmayan, farklı kimliklere ve yaşam biçimlerine sahip insanlarla konuşabilmesi ve onların da kendi içlerindeki barış ihtimalini keşfetmelerine alan açması gerekiyor. Elbette bu, eşitsizlikleri ve hak ihlallerini görmezden gelmek ya da herkesle her koşulda uzlaşmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, farklılıkları ve çelişkileri inkâr etmeden birlikte yaşayabilmenin yollarını aramak anlamına geliyor.

Bunun için öncelikle “ama”lar ve “fakat”larla başlayan, daha sözün başında karşısındakini dışarıda bırakan yaklaşımların sorgulanması gerekiyor. Toplumsal çoğulluğu, farklılıkları koruyarak bir arada yaşama ihtiyacının farkında olmak gerekiyor. Böylece devletin ve siyasal elitlerin çeşitli politikalar aracılığıyla kendi suç ortaklarına dönüştürdüğü insanlarla da konuşabilmenin imkânlarını yaratabilir. Bu temelde barış toplumsal bir talebe dönüştüğünde, erkeklik ve militarizm üzerinden beslenen iktidar ilişkilerini daha da etkili bir şekilde sorgulamaya başlar.

Devlet, egemenlik ilişkileri ve iktidar mekanizmaları yalnızca yasaklar ve zor yoluyla işlemez; aynı zamanda bireylerin düşünme, hissetme ve davranma biçimlerini şekillendirerek rıza üretir. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı, egemenliğin yalnızca zor aygıtları üzerinden değil, toplumsal rızanın üretilmesi ve yeniden üretilmesi aracılığıyla da sürdürüldüğünü ortaya koyar (Gramsci, 1971). Michel Foucault’nun iktidar çözümlemesi ise iktidarın gündelik pratiklere, kurumlara ve bireylerin kendileriyle kurdukları ilişkilere nüfuz ederek işlediğini gösterir (Foucault, 1977; 1978). Pierre Bourdieu’nün sembolik şiddet kavramı da tarihsel olarak kurulmuş tahakküm ilişkilerinin doğal, olağan ve sorgulanamaz kabul edilmesinin nasıl mümkün hâle geldiğini anlamak açısından önemlidir (Bourdieu, 2001).

Din, aile ve eğitim gibi kurumlar üzerinden kurulan normlar, ataerkillik ve militarizmle birleştiğinde, bireyleri yalnızca bir toplumsal düzenin üyelerine değil, o düzeni yeniden üreten öznelere de dönüştürebilir. Bu nedenle toplumsal barışın inşası, yalnızca devletin uygulamalarına karşı çıkmayı değil, gündelik hayatın içinde yeniden üretilen iktidar ve tahakküm ilişkilerini de sorgulamayı gerektirir. Burada özellikle ataerkillik üzerinde durmak gerekiyor. Savaş ve militarizmle iç içe geçen ataerkil düzen, toplumsal ve bireysel kimlikleri biçimlendirirken hangi hayatların değerli, hangi sözlerin meşru, hangi davranışların kabul edilebilir sayılacağını da belirliyor.

Cynthia Enloe, militarizmin yalnızca orduların ve askerî kurumların faaliyetleriyle sınırlı olmadığını; toplumsal cinsiyet ilişkileri ve gündelik yaşam pratikleri aracılığıyla da yeniden üretildiğini gösterir (Enloe, 2000). R. W. Connell’ın hegemonik erkeklik kavramı, erkekliğin belirli tarihsel ve toplumsal koşullarda güç, otorite ve hâkimiyetle ilişkilendirilerek nasıl ayrıcalıklı bir konuma yerleştirildiğini anlamamıza yardımcı olur (Connell, 1995). Erkekliği güç, hâkimiyet, rekabet ve gerektiğinde şiddet uygulama kapasitesi üzerinden tanımlayan bu düzen, savaşın toplumsal zeminini yalnızca kışlada ya da cephede değil, ailede, okulda, sokakta ve iş yerinde de üretmeye devam eder.

Dolayısıyla ataerkillik ve patriyarka meselesini barış ve savaş karşıtı mücadeleden ayrı düşünmek mümkün değildir. Şiddetin aileden sokağa, iş yerinden okula kadar yayıldığı, kadın cinayetlerinin ve erkek şiddetinin toplumsal bir sorun olmayı sürdürdüğü, iktidar ve devlet eksenli üretilen bilgi ile toplumsal normların erkeklerin şiddet uygulama alanlarını koruyabildiği ve şiddetin ataerkil ilişkiler üzerinden meşrulaştırıldığı bir ülkede, sivil, özgürlükçü ve savaş karşıtı bir yaşamın imkânlarını yaratmak için daha dikkatli ve özenli bir dilin kurulması gerekiyor.

Rita Segato’nun kadınlara yönelik şiddeti yalnızca bireysel faillerin eylemleri üzerinden değil, erkeklik, iktidar ve toplumsal tahakküm ilişkileri içinde ele alan çalışmaları, bu şiddetin yapısal boyutunu kavramak açısından önemli bir teorik çerçeve sunar (Segato, 2016). Johan Galtung’un doğrudan şiddet ile yapısal şiddet arasında kurduğu ayrım da barışı yalnızca fiziksel şiddetin sona ermesi olarak değil, şiddeti mümkün kılan eşitsizliklerin ve tahakküm ilişkilerinin dönüştürülmesi olarak düşünmemize imkân verir (Galtung, 1969). Bu nedenle barışın dili, yalnızca savaş karşıtı bir söylem geliştirmekle sınırlı kalmamalı; erkek şiddetini sıradanlaştıran, eşitsizlikleri görünmez kılan ve tahakkümü yeniden üreten gündelik ilişkileri de dönüştürmeyi hedeflemelidir.

Toplumsal barışın dilde başlayan inşasında ilk adım, dile yerleşmiş eril ve cinsiyetçi söylemleri, aşağılayıcı ifadeleri ve şiddeti sıradanlaştıran şakaları sorgulamak ve gündelik iletişimden uzaklaştırmak olmalıdır. Çünkü hepimiz, eril normların ve ataerkil ilişkilerin şekillendirdiği bir toplumsal düzenin içinde büyüdük; bu düzenin ürettiği hiyerarşiler, alışkanlıklar ve ön yargılar, farkında olsak da olmasak da dilimize ve davranışlarımıza yerleşti. Bu nedenle mesele, yalnızca başkalarının kullandığı dili eleştirmek değil, kendi söylemlerimiz aracılığıyla hangi tahakküm ilişkilerini yeniden ürettiğimizi de sorgulayabilmektir. Cinsiyetçi ve ayrımcı ifadelerle karşılaştığımızda bunları olağan kabul etmemek, gerektiğinde itiraz etmek ve eşitlikçi, kapsayıcı ve şiddeti yeniden üretmeyen başka bir ifade biçiminin mümkün olduğunu göstermek, toplumsal barış kültürünün gündelik yaşamda inşa edilmesinin temel adımlarındandır.

Karşı tarafı anlamaya çalışmak, onunla aynı fikirde olmayı ya da kişinin kendi değerlerinden ve düşüncelerinden vazgeçmesini gerektirmez. Aksine, farklılıkları ve anlaşmazlıkları korurken karşı tarafı peşinen suçlamadan, yargılamadan veya düşmanlaştırmadan duygu, düşünce ve ihtiyaçların açık ve samimi bir biçimde ifade edilmesini mümkün kılar. Bu bağlamda şiddetsiz iletişim, çatışmaları görmezden gelmek ya da mevcut çelişkileri yok saymak değil; onları aşağılamaya, baskıya ve düşmanlığa başvurmadan ele almanın yollarını geliştirmektir. Barış dili, bu noktada, sözü bir tahakküm ve dışlama aracından karşılaşmanın, karşılıklı dinlemenin ve birbirini anlamaya yönelik diyaloğun imkânına dönüştürme çabası olarak anlam kazanır.

Barışın dili, hafızası ve hakikat arayışı

Dil ile hafıza arasındaki ilişkiyi de burada yeniden düşünmek gerekiyor. Çünkü geçmişte yaşananların nasıl anlatıldığı, kimin tanıklığına yer verdiği ve hangi acıları görünür kıldığı, bugün nasıl bir barış tahayyül edebileceğini de doğrudan etkiliyor. Bu nedenle “Barışın Hafızası”na yeniden bakmak, yalnızca geçmişi hatırlamak değil, geçmişin bugünkü ilişkileri nasıl şekillendirdiğini anlamaya çalışmaktır. Çatışma içinde yaşayan toplumlarda barışın hafızası üzerine konuşmak, kaçınılmaz olarak çatışmanın hafızasına dokunmayı, o sürecin farklı özneleriyle diyalog kurmayı, onları dinlemeyi ve anlatılarını özenle belgelemeyi de içerir.

Çatışma süreçlerinde siyasal ve askerî aktörler kendi sözlerini kurabilecek araçlara sahipken, geniş toplumsal kesimlerin deneyimleri, talepleri ve tanıklıkları çoğu zaman yeterince görünür olamaz. Oysa barışın hafızası yalnızca karar alıcıların, siyasetçilerin ya da çatışmanın doğrudan taraflarının anlatılarından oluşmaz. Savaşı yaşamış kadınların, yerinden edilmiş insanların, kayıp yakınlarının, çocukların, emekçilerin, farklı kimlik ve inanç topluluklarının, vicdani retçilerin ve gündelik hayatı çatışma koşullarında biçimlenen insanların da sözü bu hafızanın ayrılmaz bir parçasıdır.

Barışın hafızasını güçlendiren çalışmalar, geçmişte yaşanan çatışmaları unutmadan, onların nedenlerini ve sonuçlarını anlamaya, hakikati görünür kılmaya ve kalıcı barışın koşullarını oluşturmaya yönelik girişimlerdir. Bu çalışmalar toplumsal hafızanın korunmasına, adalet arayışının güçlenmesine ve farklı deneyimler arasında diyalog kurulmasına katkı sunabilir. Bunların yapılmasını yalnızca devletten beklemek yerine, barış, yüzleşme, hafıza ve toplumsal adalet alanlarında çalışan kurumların, araştırmacıların, gazetecilerin, sanatçıların ve sivil toplum yapılarının da sorumluluk üstlenmesi gerekiyor. Bu bağlamda Hakikat, Adalet ve Hafıza Merkezi gibi çalışmalar yürüten ve tanıklıkları, araştırmaları ve belgeleri aracılığıyla hafızanın korunmasına katkıda bulunan kurumlar önemli bir örnek oluşturuyor (1).

Çünkü toplumsal barış, yalnızca geçmişte yaşananların kayda geçirilmesiyle değil, o geçmişin bugün hangi ilişkileri ve eşitsizlikleri üretmeye devam ettiğinin de sorgulanmasıyla mümkün olabilir. Kimin konuşabildiği, kimin susturulduğu, hangi acıların tanındığı ve hangilerinin görünmez kılındığı soruları, barışın hafızasını olduğu kadar barışın dilini de belirler. Barış, yalnızca birbirimize daha yumuşak sözler söylemek değil; birbirimizin sözünü duyabileceğimiz, hakikati birlikte arayabileceğimiz ve farklılıklarımızla eşit biçimde yaşayabileceğimiz bir dünya kurma mücadelesidir.

Toplumsal barışın inşasında kurulacak dil, yalnızca düşünceleri aktaran bir araç değil, aynı zamanda toplumsal hiyerarşilerin, düşmanlıkların ve eşitsizliklerin yeniden üretildiği ya da sorgulanabildiği bir alandır. Bu nedenle toplumsal barışın dili, eril ve ayrımcı söylemlerden arınmanın ötesinde, farklılıkların eşitlik temelinde bir arada var olabildiği, şiddetin meşrulaştırılmadığı ve her toplumsal kesimin kendi sözünü kurabildiği ilişkilerin geliştirilmesini hedeflemelidir. Ancak dilde başlayan bu dönüşüm, gündelik hayatın, siyasal kurumların ve toplumsal ilişkilerin dönüşümüyle birleştiğinde gerçek bir anlam kazanabilir. Barış, başkalarına yöneltilen bir çağrı ya da geleceğe ertelenen bir beklenti olmaktan çıkarak ortak yaşamı bugünden kurma pratiğine dönüşmelidir. Çünkü toplumsal barışın dili, yalnızca barışı anlatan değil; hakikati görünür kılan, tahakkümü sorgulayan ve eşit, özgür bir birlikte yaşamın koşullarını üreten bir dildir.


Bourdieu, Pierre (2014). Eril Tahakküm. Çev. Bediz Yılmaz. İstanbul: Bağlam Yayıncılık.

Connell, R. W. (2019). Erkeklikler. Çev. Nagihan Konukcu. Ankara: Phoenix Yayınevi.

Enloe, Cynthia (2006). Manevralar: Kadın Yaşamının Militarize Edilmesine Yönelik Uluslararası Politikalar. Çev. Serpil Çağlayan. İstanbul: İletişim Yayınları.

Foucault, Michel (2006). Hapishanenin Doğuşu. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. Ankara: İmge Kitabevi.

Foucault, Michel (2007). Cinselliğin Tarihi 1: Bilme İstenci. Çev. Hülya Uğur Tanrıöver. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Galtung, Johan (1969). “Violence, Peace, and Peace Research.” Journal of Peace Research.

Gramsci, Antonio (1997). Hapishane Defterleri: Felsefe ve Politika Sorunları Üzerine Seçmeler. Çev. Adnan Cemgil. İstanbul: Belge Yayınları.

Segato, Rita Laura (2016). La guerra contra las mujeres. Madrid: Traficantes de Sueños.

(1) https://hakikatadalethafiza.org/

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş