Altay Göyüşov ve Cavid Ağa, Azerbaycan’daki başörtüsü yasağını anlattı: “Burada her türlü insan hakkı ve özgürlük baskı altındadır”

İSTANBUL (Medyascope) – Azerbaycan’da başörtülü öğrenci ve öğretmenlere yönelik kısıtlamaların ardından Azeri siyaset bilimci Altay Göyüşov ve Azeri gazeteci Cavid Ağa Azerbaycan’daki otoriterliği, din-devlet ilişkisini ve Azerbaycan’ın toplumsal özgürlüklere dair durumunu Medyascope’a anlattı.

Azerbaycan’da devlet okullarındaki kıyafet kurallarının değiştirilmesi, başörtüsü tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Öğrenciler için 21 Eylül’de, öğretmenler için 6 Ekim’de kabul edilen düzenlemeler, kıyafetlerin eğitimin laiklik ilkesine uygun olmasını öngörüyor. Kararlarda başörtüsü açıkça anılmasa da bazı okullarda başörtülü öğrencilerin derslere alınmadığı, öğretmenlerden ise başörtülerini çıkarmalarının istendiği bildirildi. Uygulamaya karşı düzenlenen protestoların ardından 12 Ekim’de 37 kişi gözaltına alındı.

Düzenlemelerin kapsamını, uygulamada yaşananları ve Azerbaycan’daki devlet–din ilişkisini siyaset bilimci Altay Göyüşov ve gazeteci Cavid Ağa ile konuştuk.

Cavid Ağa ve Altay Göyüşov | Azerbaycan’da başörtüsü kısıtlamaları: “Burada her türlü özgürlük baskı altında”

‘’Burada her türlü özgürlük baskı altındadır’’

Göyüşov, başörtüsü tartışmasının temelinde dinin değil rejimin otoriterliğinin bulunduğunu söylerken laik muhalefet ile sivil toplumun da sistematik biçimde tasfiye edildiğini belirtti: 

“Asıl mesele, Azerbaycan’ın hiçbir devlet kurumunun demokratik seçimlerle oluşturulmadığı otoriter bir devlet olmasıdır. Burada her türlü insan hakkı ve özgürlük baskı altındadır. Siyasette ortaya çıkan boşluk uzun süre boşkalmaz. Hükümet de bunun farkında.Laik sivil toplumun ve laik muhalefetin ortadankaldırıldığı bir ülkede, kendisine karşı ortaya çıkabilecek bir sonraki muhalefetodağının siyasal İslam olabileceğini düşünüyor. Bu tür otoriter yönetimler, kendi denetimleri dışında kalan her türlü faaliyeti kendileri için tehdit olarak görür ve etkisiz hâle getirmeye çalışır.”

Göyüşov, Azerbaycan hükümetinin başörtüsüyle ilgili kararların okul yönetimlerine ait olduğunu açıklamasına karşın okullarda çalışan arkadaşlarının hükümetten gayriresmî ve çok sert talimatlar aldıklarını kendisine aktardığını söyledi.

Göyüşov, Azerbaycan devletinin din politikasındaki temel hedefin toplumu ateistleştirmek değil, dinî hayatı kontrol altında tutmak ve mevcut siyasi yönetime bağlı bir dinî yapı oluşturmak olduğunu ancak bugünkü hükümetin amaçları farklı olsa da kullandığı yöntemlerin büyük ölçüde Sovyet döneminin politikalarını tekrarladığını, Sovyet döneminin din üzerindeki sıkı denetim anlayışının izleri, mevcut yönetimin politikalarında da görüldüğünü ifade etti.

Bu yaklaşımın dinî kurumların faaliyetlerinden din görevlilerinin kıyafetlerine kadar uzandığını söyleyen Göyüşov, devletin dinî hayatın hukuki çerçevesini belirlemekle yetinmediğini, dinin kamusal alanda nasıl temsil edileceği üzerinde de belirleyici olmaya çalıştığını belirtti:

“Azerbaycan’da bu politikalar zaman zaman kendine özgü bir ‘Azerbaycan İslamı’ oluşturma çabası olarak tanımlanıyor. Ancak ben bu yaklaşımın dinî veya kültürel bir özgünlük arayışından ziyade siyasi saiklerle şekillendiğini düşünüyorum. Bana göre burada amaç, dinî kurumların ve din adamlarının siyasi iktidarla uyum içinde hareket ettiği, hatta zaman zaman siyasi liderliğin meşruiyetini güçlendiren bir rol üstlendiği bir din anlayışını teşvik etmek. Dolayısıyla bu politikayı, dinin devlet tarafından denetlenmesinin ötesinde, dinî hayatın mevcut siyasi sistemin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi çabası olarak değerlendirmek daha doğru olur.”

Cavid Ağa, Azerbaycan’ın seküler geleneğinin 19. yüzyılda aydınların başlattığı modernleşme hareketi ile Sovyet yönetiminin din politikaları olmak üzere iki farklı köke dayandığını, bugünkü tartışmanın temel sorunlarından birinin de bu iki mirasın birbirine karıştırılması olduğunu söyledi.

Modernleşme hareketinin öncülerinden Mirza Feteli Ahundov’un piyeslerinde ve Kemalüddevle Mektupları’nda din adamlarını, hurafeleri ve despotizmi eleştirdiğini, Arap alfabesinde reform yapılmasını da önerdiğini anlattı. Ağa, Hasan Bey Zerdabi’nin 1875’te Azerbaycan Türkçesinde yayımlanan ilk gazete olan Ekinçi’yi çıkarmasını ve Tağıyev’in 1901’de Bakü’de Müslüman kızlar için okul açmasını da bu hareketin örnekleri arasında saydı.

Celil Memmedkuluzade’nin 1906’da yayımlamaya başladığı Molla Nasreddin dergisine de dikkat çeken Cavid Ağa, hem dergide hem de Sabir’in şiirlerinde din adamlarının ikiyüzlülüğünün, çarşafın ve kadınların eğitimden uzak tutulmasının hicvedildiğini belirtti.

Sovyet laikliğinin ise bu aydınlanma geleneğinden farklı olduğunu vurgulayarak 1920’den sonra camilerin kapatıldığını, 1930’larda din adamlarının sürgüne gönderildiğini ve kurşuna dizildiğini, sinemanın da bu politikanın propaganda araçlarından birine dönüştürüldüğünü ifade etti.

Cafer Cabbarlı’nın Sevil piyesinden uyarlanan 1929 yapımı filmin, çarşafını atan kadını özgürlüğün sembolü olarak sunduğunu anlatan Cavid Ağa, Bakü’de 1960’ta dikilen Azad Kadın heykelini de bu kampanyalarla ilişkilendirdi. 

Sovyet döneminin en kalıcı mirasını din üzerindeki kurumsal denetim olarak değerlendiren Cavid Ağa, Stalin döneminde 1944’te kurulan Maveraikafkas Müslümanları Ruhani İdaresi’nin köklerinin Rusya İmparatorluğu dönemine uzandığını söyledi. Bugünkü Kafkas Müslümanları İdaresi’ni bu kurumun devamı olarak nitelendirirken 1980’den beri kurumun başında bulunan Allahşükür Paşazade’nin başörtüsü düzenlemesini de desteklediğine dikkat çekti. Devletin dine yaklaşımını, Ahundov’un modernleşme çizgisinden çok Sovyet döneminin dini yönetme modelinin devamı olarak yorumladı.

Dinî Kurumlarla İş Devlet Komitesi’nin dinî toplulukların kaydından dinî yayınların ithaline, basımına ve satışına kadar geniş yetkilere sahip olduğunu, bu denetimin Müslümanlarla sınırlı kalmayıp Hristiyan ve Yahudi topluluklarını da kapsadığını belirtti. Kafkas Müslümanları İdaresi’nin imamların atanmasında ve cuma hutbelerinin koordinasyonunda rol oynadığını, yurt dışında din eğitimi alan vatandaşların dinî tören yönetmesinin de devlet iznine bağlandığını söyledi.

Cavid Ağa, bağımsız hareket etmeye çalışan dinî yapıların baskıyla karşılaştığını ve ülkede yüzlerce dindarın siyasi nedenlerle tutuklu bulunduğunu savundu. İlgar İbrahimoğlu’nun Cuma Camii cemaatinin 2004’te camiden çıkarılmasını, Ebubekir Camii’nin 2008’deki saldırının ardından kapatılmasını ve Nardaran’daki Müslüman Birliği Hareketi davasında verilen ağır cezaları da bu baskının örnekleri arasında saydı. Bu denetim anlayışının vatandaşların inançlarını yaşama özgürlüğüne etkisini şöyle değerlendirdi:

“Devlet diyor ki, inancını evinde, sessizce, devletin onayladığı kurumlar içinde yaşadığın sürece sorun yok. Örgütlendiğin, bağımsız bir din adamına bağlandığın, inancını kamusal alanda görünür kıldığın ya da devleti eleştirdiğin anda şüpheli oluyorsun. Başörtüsü yasağı bu mantığın okula yansıması biraz da. İnanç özel alanda serbest, ama devletin alanı sayılan okulda görünür olamaz.”

Türkiye’ye karşı İslam kardeşliği İran’a karşı laiklik

Devletin dini dış politikada da bir araç olarak kullandığını savunan Cavid Ağa, Bakü’nün 2009’da İslam kültür başkenti olmasını, 2017’de İslami Dayanışma Oyunları’na ev sahipliği yapmasını ve İslamofobi karşıtı konferansları örnek gösterdi. Avrupa’ya yönelik söylemde çok kültürlülük ve hoşgörünün, Türkiye’ye yönelik söylemde Türk-İslam kardeşliğinin, İran’a karşı ise laikliğin öne çıkarıldığını belirtti.

Cavid Ağa’ya göre yönetimin desteklediği din anlayışında ritüeller, kültürel gelenekler ve millî aidiyet öne çıkarken dinin bağımsız bir siyasi veya ahlaki otorite oluşturmasına izin verilmiyor. Cenaze, mevlit, bayram ve türbe ziyaretlerinin teşvik edildiğini söyleyen Cavid Ağa, ortak namazlarla Sünni-Şii ayrımının silikleştirilmeye çalışıldığını, hutbelerde ise şehitlerin, Karabağ zaferinin ve devlete şükranın öne çıkarıldığını anlattı. Kelağayının millî değer, başörtüsünün ise yabancı unsur olarak sunulmasını da bu yaklaşımın bir parçası olarak değerlendirdi.

Azerbaycan’da başörtüsü kısıtlamaları: “Burada her türlü özgürlük baskı altında”

Bu sistemde din görevlilerinin bilgisinden veya dindarlığından çok siyasi sadakatinin belirleyici olduğunu savunan Cavid Ağa, Paşazade’nin kırk yılı aşkın süredir görevde kalmasını da iktidarın kararlarına verdiği destekle ilişkilendirdi. Cavid Ağa, bu politikanın sonuçlarını şöyle yorumladı:

“Sadakat gösteren cemaat kayıt olur, camisini korur, kitabını basar; göstermeyen kapatılır, yargılanır, ‘yabancı ajan’ ilan edilir. Bence bu çaba kendi amacına ters sonuç veriyor. Devletin onayladığı din adamları toplum gözünde güvenilirliğini kaybettikçe, inançlı insanlar ahlaki rehberliği başka yerlerde, çoğu zaman sınırın ötesinde, Kum’da ya da İstanbul’da arıyor. Devlet dini evcilleştirmeye çalıştıkça, onu kontrol edemeyeceği kaynaklara itiyor.”

“Azerbaycan’da dini ibadetlere bağlılıkla muhafazakarlılığa bağlılık farklı”

Göyüşov ve Cavid Ağa, Azerbaycan’da Müslümanlığın kültürel kimliğin ve geleneklerin güçlü bir parçası olmayı sürdürdüğünü söyledi. İki isim de dinî ibadetlere bağlılık ile aile hayatında ve toplumsal değerlerde görülen muhafazakârlığın birbirinden farklılaşabildiğine dikkat çekti.

Cavid Ağa, Müslümanlığın birçok kişi için kimlik ve gelenek meselesi olduğunu belirtti. Dinin gündelik hayatta cenazeler, yas törenleri, ölümün 40. gününde yapılan anmalar, bayramlar ve Muharrem ayında görünür olduğunu anlattı. Alkol tüketip kurban kesmenin veya camiye gitmeyip cenazede mutlaka din görevlisi çağırmanın toplumda çelişki olarak görülmediğini söyledi.

Göyüşov da erkek çocuklarının sünnet ettirilmesini, resmî nikâhın yanında dinî nikâh kıyılmasını, cenazelerin İslami usullere göre defnedilmesini ve Aşure Günü camilere gidilmesini Müslüman kimliğinin gündelik hayattaki örnekleri arasında saydı. Oruç tutanların sayısının Sovyet dönemine kıyasla arttığını ancak çoğunluğu oluşturmadığını belirten Göyüşov, ramazanda restoranların normal şekilde faaliyet göstermeyi sürdürdüğünü aktardı.

Cavid Ağa, aile hayatında ve toplumsal ilişkilerde din adına savunulan birçok tutumun kaynağının ise gelenekler olduğunu söyledi. Bireysel tercihler üzerindeki baskıda aile ve çevrenin rolüne dikkat çeken Cavid Ağa, şöyle konuştu:

“Aile hayatı ve toplumsal değerler söz konusu olduğunda, ‘din’ diye sunulan şeylerin büyük kısmı aslında gelenek. Normlar çoğu zaman dinden çok ‘adet’ten, mahalle baskısından besleniyor. Bireysel tercihler üzerindeki asıl baskı camiden değil, akrabadan, komşudan, ‘İnsanlar ne der’den geliyor.”

azerbaycan başörtüsü
Azerbaycan’da başörtüsü kısıtlamaları: “Burada her türlü özgürlük baskı altında”

Göyüşov, Azerbaycan toplumunda ibadetlere bağlılığın düşük olmasının toplumsal muhafazakârlığın da zayıf olduğu anlamına gelmediğini belirtti. Aile ilişkileri ve yaşam tarzı bakımından Türkiye’ye kıyasla daha muhafazakâr tutumlarla karşılaşılabildiğini söyleyen Göyüşov, bu ayrımı şöyle anlattı:

“Ortalama bir Azerbaycanlı, dinî kurallara ortalama bir Türkiyeli kadar bağlı olmayabilir; ibadetlerini onun kadar düzenli yerine getirmeyebilir. Buna karşılık dünya görüşü, aile ilişkilerine yaklaşımı ve toplumsal değerleri bakımından daha muhafazakâr olabilir.”

Göyüşov, başörtüsü kısıtlamaları için yapılan “Azerbaycan’ın 28 Şubat’ı” yorumlarına katılmazken iki ülkenin siyasi ve kültürel yapılarının farklı tarihsel süreçlerde şekillendiğine dikkat çekti. Cavid Ağa ise 28 Şubat benzetmesini uygulanan yöntemler bakımından açıklayıcı bulduğunu, ancak iki ülkenin siyasi koşulları arasında önemli farklılıklar olduğunu söyledi.

Başörtülü öğrencilerin okul kapısından çevrilmesini, öğretmenlerin meslekleri ile inançları arasında seçim yapmaya zorlanmasını ve dinî görünürlüğün güvenlik tehdidi olarak sunulmasını benzerlikler arasında saydı. Türkiye’de “irtica” olarak adlandırılan tehdidin Azerbaycan’da “hibrit savaş” ve “İran etkisi” söylemleriyle karşılık bulduğunu, medya kampanyaları ve laikliği koruma söyleminin de iki sürecin ortak noktaları olduğunu belirtti.

Temel farkı siyasi sistemlerde gören Cavid Ağa, 28 Şubat’ta ordunun seçilmiş bir hükümete karşı güç mücadelesi yürüttüğünü ve karşısında seçim kazanmış, kitle tabanına sahip bir partinin bulunduğunu belirtti. Azerbaycan’da ise iktidara meydan okuyan benzer bir siyasi rakibin olmadığını, yönetimin mevcut bir tehdide karşı değil, önleyici biçimde hareket ettiğini savundu.

Devlet–din ilişkilerini de karşılaştıran Cavid Ağa, iki ülkede dinin devlet eliyle yönetildiğini ancak kurumların farklı işlevler üstlendiğini savundu. Türkiye’de Diyanet’in faaliyetleri, zorunlu din dersleri ve imam hatip okullarıyla dinin yaygınlaştırıldığını, Azerbaycan’daki kurumların ise daha çok dini sınırlamaya yöneldiğini belirtti.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş