Recep Karagöz yazdı | Halkından korkan devletler: Osmanlı’dan günümüze otoriter devlet aklı

Siyasal iktidarlar değişiyor, ideolojiler yer değiştiriyor, dün birbirine karşı mücadele eden hareketler bugün devletin yönetimine geliyor. Fakat devlet ile toplum arasındaki ilişkinin temel karakteri çoğu zaman değişmiyor. Muhalefette özgürlük isteyenler iktidarda itaati, adalet talep edenler devletin bekasını, çoğulculuğu savunanlar ise siyasal birliği öne çıkarabiliyor.

Bu sürekliliği yalnızca siyasetçilerin kişisel tutarsızlığıyla açıklamak mümkün değil. Daha derinde, devleti toplumun ortak iradesinin ürünü olmaktan çok, toplumu yönlendirme ve gerektiğinde disipline etme yetkisine sahip üstün bir otorite olarak gören köklü bir siyasal zihniyet bulunuyor.

Recep Karagöz yazdı | Halkından korkan devletler: Osmanlı’dan günümüze otoriter devlet aklı
Recep Karagöz yazdı | Halkından korkan devletler: Osmanlı’dan günümüze otoriter devlet aklı

Türkiye’nin ve Osmanlı sonrası coğrafyanın siyasal tarihini anlamak için belki de iktidarların hangi ideolojiyi benimsediğinden önce, devleti nasıl kavradıklarına bakmak gerekiyor.

Çünkü bazen ideolojiler değişirken devlet aklı aynı kalıyor.

İmparatorluktan Cumhuriyet’e: değişen rejim, süren devlet anlayışı

Osmanlı’nın son yüzyılı, yalnızca imparatorluğun çözülme tarihi değil, aynı zamanda devletin merkezî otoritesini yeniden kurma çabasının tarihiydi. Tanzimat reformları, modern bürokrasinin gelişmesi, merkezî idarenin güçlenmesi ve farklı toplulukların ortak bir siyasal kimlik altında tutulmaya çalışılması bu dönüşümün parçalarıydı.

Bu reformlar hukuk ve yurttaşlık bakımından yeni imkânlar yaratırken, devletin toplumu yukarıdan düzenleme kapasitesini de artırdı. Özellikle imparatorluğun son döneminde parçalanma korkusu, siyasal çoğulluğa duyulan güvensizliği derinleştirdi.

Cumhuriyet, bu tarihsel mirasla hem hesaplaştı hem de onun bazı yönetim araçlarını devraldı. Egemenliğin kaynağını hanedandan millete taşıdı; ancak merkezî devletin toplumu dönüştürme yetkisini büyük ölçüde korudu.

Millî Mücadele’nin halk egemenliği vurgusu ile Cumhuriyet’in sonraki dönemlerinde güçlenen tek merkezli ulus-devlet anlayışı arasındaki gerilim burada belirginleşti. 1921 Anayasası’nın yerel yönetime açtığı alan, 1924 sonrasında daha merkezî bir devlet yapılanmasına bıraktı yerini.

Elbette Cumhuriyet’i yalnızca Osmanlı otoriterliğinin devamı olarak görmek tarihsel bir indirgeme olur. Cumhuriyet, egemenlik, hukuk, eğitim ve yurttaşlık alanlarında köklü dönüşümler gerçekleştirdi. Ancak rejimin değişmesi, devletin toplum üzerindeki vesayetçi konumunun bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmedi.

Üstelik benzer bir sorun, Osmanlı’nın Arap coğrafyasındaki mirasçı devletlerinde de farklı biçimlerde ortaya çıktı. Sömürgeci müdahaleler, manda yönetimleri, askerî darbeler ve merkezî ulus-devlet inşası, birçok ülkede toplumsal çoğulluğu demokratik biçimde temsil etmek yerine denetim altında tutan siyasal yapılar üretti.

Bu ülkelerin kuruluş koşulları aynı değildi. Fakat farklı tarihsel güzergâhlardan geçerek benzer bir açmaza ulaştılar: Devletin bütünlüğü, toplumun özgürlüğünden daha öncelikli görüldü.

Recep Karagöz yazdı | Halkından korkan devletler: Osmanlı’dan günümüze otoriter devlet aklı
Recep Karagöz yazdı | Halkından korkan devletler: Osmanlı’dan günümüze otoriter devlet aklı

İdeolojiler değişiyor, vesayet yeniden üretiliyor

Türkiye’nin siyasal tarihinde dikkat çekici olan, devletçi zihniyetin yalnızca belirli bir ideolojiye ait olmamasıdır.

Tek parti döneminin modernleştirici ve laiklik merkezli siyasal anlayışı, toplumu dönüştürmeyi tarihsel bir görev olarak gördü. Askerî müdahaleler ise millî güvenlik, Cumhuriyet’in korunması ve devletin bekası adına demokratik siyaseti defalarca askıya aldı.

Muhafazakâr ve İslamcı siyaset uzun yıllar bu vesayetçi düzenin mağduru olduğunu savundu. Din ve vicdan özgürlüğü, halk iradesi, çoğulculuk ve demokratikleşme talepleriyle siyasal meşruiyet aradı. Ancak iktidar gücü merkezîleştikçe, geçmişte eleştirilen devletçi yöntemlerin bir bölümü yeni gerekçelerle yeniden üretildi.

Özellikle 2017 sonrasında güçlenen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yürütme yetkisinin merkezîleşmesi, kurumların bağımsızlığı ve denge-denetleme mekanizmaları bakımından bu tartışmayı daha da önemli hâle getirdi.

Bir zamanlar devletin ideolojik tarafsızlığını talep edenlerin, bugün devlet kurumlarını kendi siyasal ve kültürel anlayışları doğrultusunda şekillendirmesi, yalnızca siyasi bir tutarsızlık değildir. Aynı zamanda devlet ile iktidar arasındaki sınırların zayıflamasının sonucudur.

Benzer eğilimler milliyetçi, seküler veya başka ideolojik geleneklerde de görülebilir. Devletin korunmasını belirli bir kimliğin, tarih anlatısının ya da siyasal hareketin korunmasıyla özdeşleştiren her yaklaşım, farklı ölçülerde aynı otoriter potansiyeli taşır.

Burada belirleyici olan, iktidarın kendisini hangi değerlerle tanımladığı değil, kendi yetkilerini hangi sınırlar içinde kullanmayı kabul ettiğidir.

Çünkü devlet gücünü ele geçirmek ile onu demokratikleştirmek aynı şey değildir.

Devleti halktan değil, halkı devletten korumak

Otoriter devlet aklının en belirgin özelliği, toplumsal farklılıkları yönetilmesi gereken bir risk olarak görmesidir.

Kürtlerin dil ve kimlik talepleri, farklı inanç topluluklarının eşit yurttaşlık arayışları, yerel yönetimlerin yetki talepleri veya siyasal muhalefetin eleştirileri, çeşitli dönemlerde devletin güvenliği ve bütünlüğü üzerinden değerlendirildi.

Oysa demokratik bir siyasal düzende yurttaşın haklarını kullanması, devletin kendisine yönelmiş bir meydan okuma değildir. Tam tersine, devletin meşruiyetini sınayan temel ölçüttür.

Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Devletin güvenliğini sağlamak meşru ve gerekli bir kamu görevidir. Ancak devletin güvenliği ile siyasal iktidarın güvenliği aynı şey değildir. İktidarın eleştirilmesini, devletin varlığına yönelmiş bir tehdit olarak göstermek, demokratik siyasetin alanını daraltır.

Türkiye’de uzun yıllardır tartışılan Kürt meselesi, bu ayrımın ne kadar hayati olduğunu gösteriyor. Kültürel hakların tanınmasını veya yerel demokrasinin güçlendirilmesini devletin parçalanmasıyla ilişkilendiren yaklaşım, toplumsal barışın önündeki zihinsel engellerden biridir.

Aynı sorun din ve vicdan özgürlüğünde, ifade ve örgütlenme hakkının kullanılmasında, yargının bağımsızlığında ve kamu kurumlarının tarafsızlığında da karşımıza çıkıyor.

Devletin ideolojik kimliği değişse bile yurttaşın hakları iktidarın takdirine bağlı kalıyorsa, demokratikleşme henüz kurumsallaşmamış demektir.

Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı, yalnızca başka bir siyasi kadronun iktidara gelmesi değildir. İktidar değiştiğinde de geçerliliğini koruyacak hukuk güvencelerine, bağımsız kurumlara, güçlü yerel demokrasiye ve çoğulcu bir yurttaşlık anlayışına ihtiyaç vardır.

Devleti kutsallaştıran siyasal gelenek, yurttaşı çoğu zaman devletin korunması gereken bir unsuru olarak görür. Demokratik hukuk devleti ise tam tersine, devleti yurttaşın haklarını korumakla yükümlü bir kurum olarak tanımlar.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, tek parti yönetimlerinden çok partili hayata ve günümüzün merkezîleşmiş iktidar yapısına uzanan tarihsel çizgide değişen çok şey oldu. Bu değişimleri yok saymak mümkün değil. Fakat devletin kendisini toplumun üzerinde konumlandırma eğilimi, farklı dönemlerde ve farklı ideolojik gerekçelerle varlığını sürdürdü.

Artık tartışılması gereken, devleti hangi ideolojinin yöneteceğinden çok, hangi hukuki ve demokratik sınırların içinde yönetileceğidir.

Çünkü gerçek siyasal dönüşüm, devletin sahiplerinin değişmesiyle değil, devletin yurttaş üzerindeki sınırsız tasarruf iddiasının sona ermesiyle başlar.

Halkından korkmayan bir devletin, halkın farklılıklarından da korkmasına gerek yoktur.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş