2024 yapımı Conclave filminde Ralph Fiennes’ın canlandırdığı Kardinal Lawrence, yeni Papa’nın seçileceği toplantının açılışında din adamlarına oldukça sarsıcı bir konuşma yapıyor. Kardinal, Kilise’nin en tehlikeli günahlarından birinin kesinlik olduğunu söylüyor:
“Kesinlik, birliğin en büyük düşmanıdır. Kesinlik, hoşgörünün ölümcül düşmanıdır.”

Ardından daha da düşündürücü bir noktaya geliyor: Eğer yalnızca kesinlik olsaydı ve hiç şüphe bulunmasaydı, gizem de olmazdı. Gizem olmadığında ise imana neden ihtiyaç duyulsundu?
Bir Katolik kardinalin ağzından duyduğumuz bu sözler, dinin değil, insanın kendi yorumunu mutlak hakikatle özdeşleştirmesinin eleştirisi.
Bu sahneyi Türkiye’deki herhangi bir dinî veya siyasi mahallenin toplantısına taşıdığımızı düşünelim. Muhtemelen kardinal konuşmasını tamamlayamadan hangi çevreye hizmet ettiği, kimlerle ilişkili olduğu, hatta imanının sağlamlığı tartışılmaya başlanırdı.
Çünkü bizde şüphe, çoğu zaman hakikati aramanın değil, hakikatten uzaklaşmanın işareti kabul ediliyor.
Uzun süredir üzerinde durduğum kapalı zihin, kimlik kapanı ve açık-gizli köylülük meselelerini bu defa başka bir kavram üzerinden tartışmak istiyorum: Müphemlik. Yani belirsizliğe, farklı anlamların birlikte var olmasına ve kendi bildiklerimizin sınırlarına tahammül edebilmek.
Belki de yüzlerce yıllık zihniyetimizin en dayanıklı özelliği, hakikati arama arzumuzdan çok, ona zaten sahip olduğumuz konusundaki kesinliğimizdir.
Alman İslam araştırmacısı Thomas Bauer, Müphemlik Kültürü ve İslâm adlı eserinde klasik İslam kültürünün farklı anlamlara ve yorumlara sanıldığından daha fazla tahammül edebildiğini ileri sürüyor. Kitabı Türkçeye kazandıran Tanıl Bora ise müphemlik ile muğlaklık arasındaki ayrıma dikkat çekiyor. Muğlaklık anlaşılmazlık ve kapalılıkla ilgiliyken müphemlik, bir meselenin farklı anlamlara açık olabilmesini ifade ediyor.
Bora’ya göre müphemliğe tahammül etmek, kesinlik arayışından vazgeçmek anlamına gelmiyor. İnsan doğruyu arayabilir, bir sonuca ulaşabilir ve ona inanabilir. Ancak ulaştığı sonucun sınanmaya ve yanlışlanmaya açık olduğunu da kabul etmelidir.
Bence kapalı zihniyet tartışmamızın düğüm noktası burada: Sorun kesinlik aramak değil, bulduğumuz kesinliğin artık sorgulanamayacağını düşünmek. Şüphe, her zaman inançsızlığın değil, bazen hakikate karşı duyulan sorumluluğun ifadesidir.
Bauer’in üzerinde durduğu örneklerden biri, Kur’an’ın farklı kıraatlerinin belirli kurallar çerçevesinde korunmasıdır. Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinin aynı kaynaklardan farklı hükümler çıkarabilmesi de bu yorum çeşitliliğinin bir başka örneğidir.
İslam düşünce tarihindeki ilginç örneklerden biri ise Mürcie hareketidir. İslam’ın ilk iç savaşları sırasında Müslümanlar birbirlerinin imanını sorgulamaya başladıklarında, Hâricîlerin bazı kolları büyük günah işleyenleri iman dışına çıkarırken Mürcie, insanların nihai iman durumları hakkındaki hükmün Allah’a bırakılmasını savunuyordu.
Mürcie’nin temel yaklaşımı hükmü ertelemekti. Bu, yanlış davranışları mazur görmek değil, bir insanın Allah katındaki yerini belirleme yetkisini kendimizde görmemekti. Mürcie’nin tekfire karşı geliştirdiği ihtiyat, daha sonra Ehl-i sünnetin önemli bir bölümünde de karşılık buldu. Ebû Hanîfe’nin iman ile ameli birbirinden ayıran yaklaşımı bu bakımdan dikkat çekicidir.
Burada tarihsel bir ironiyle karşılaşıyoruz: Mürcie adı zamanla eleştirilen bir fırkayı ifade ederken, büyük günah işleyen Müslümanın sırf bu nedenle dinden çıkmayacağı düşüncesi ana akım Sünnî gelenekte yaşamaya devam etti. Demek ki klasik İslam düşüncesinde yalnızca kesin hüküm verme değil, kesin hüküm vermekten kaçınma geleneği de vardı.
Elbette bu tarih mezhep çatışmalarından ve dışlayıcı yorumlardan bağımsız değildi. Ancak farklı yorumları yaşatabilmiş bir düşünce dünyasının bugünkü mirasçılarının birbirlerinin kanaatlerine neden tahammül edemedikleri üzerinde düşünmeye değer.

Son dönemde medrese üzerine yazdıklarımda üzerinde durduğum mesele de bu. İslam dünyasının matematik, astronomi, tıp ve felsefede büyük bir entelektüel geçmişi bulunuyor. Medreseler de güçlü bir metin okuma, yorumlama, mantık ve münazara geleneği geliştirdiler.
Fakat bir öğrenci farklı mezheplerin görüşlerini ayrıntılarıyla öğrenirken kendi mezhebinin veya hocasının otoritesini sorgulamak konusunda aynı serbestliğe sahip olmayabiliyordu. İhtilafı bilmek başka, ihtilafa tahammül edebilmek başka şeydir.
Medresenin bazı dönemlerdeki temel zaafı, farklı görüşleri hiç öğretmemesi değil, bilgiyi mevcut otorite düzeninden bağımsızlaştırmakta zorlanmasıydı. Bugün benzer bir alışkanlığı modern üniversitelerimizde, akademik çevrelerimizde ve siyasi partilerimizde de görmüyor muyuz?
Farklı düşünceleri akademik yetkinlikle anlatan, fakat kendi görüşüne yöneltilen eleştiriyi kişisel saldırı sayan insanlara pek yabancı değiliz. Belki de medreseyi kapattık; fakat onun bazı zihinsel alışkanlıklarını üniversiteye, bürokrasiye ve mahallelerimize taşıdık.
Bu zihinsel kapanmayı anlamak bakımından psikiyatrist ve düşünür Iain McGilchrist’in The Master and His Emissary ve The Matter with Things adlı eserlerinde geliştirdiği yaklaşım da dikkat çekici.
McGilchrist, beynin iki yarım küresinin dünyaya yönelme biçimleri arasındaki farklılıkları inceliyor. Onun yorumunda sol yarım küre sınıflandırma, ayrıştırma ve kontrol etme; sağ yarım küre ise bağlamı, ilişkileri ve bütünü kavrama eğilimleriyle öne çıkıyor. Bu yorumun geniş kültürel sonuçları bilim dünyasında tartışmalı olsa da belirsizliğin bilgeliği üzerine söyledikleri kapalı zihin tartışmamız açısından anlamlı.
İnsan dünyayı anlamak için kategorilere ihtiyaç duyar. Fakat kategorileri gerçekliğin kendisiyle karıştırdığında düşünce daralır. Bir haritanın araziyi anlamamıza yardımcı olması başka, haritanın arazinin kendisi olduğunu sanmamız başka şeydir. Kapalı zihin, kendi haritasına o kadar bağlanır ki arazi değiştiğinde bile haritayı değiştirmek istemez.
Müphemlikle yaşayabilmek kararsızlık değil, zihinsel olgunluk gerektiriyor. Aynı anda birden fazla ihtimali düşünebilmek ve karşısındakinin haklı olabileceğini kabul edebilmek ciddi bir yetkinlik.
Mizah ve ironi de bu açıdan önemli. Çünkü ironi, görünen anlam ile kastedilen anlam arasındaki mesafeyi kavramayı; mizah ise çoğu zaman aynı olaya farklı açılardan bakabilmeyi gerektiriyor. Kendi doğrularını mutlaklaştıran insan, o doğruların başka bir açıdan nasıl göründüğünü düşünmekte zorlanıyor. Belki de bu yüzden otoriter zihniyetler mizahı yalnızca eğlence değil, bazen tehdit olarak algılıyor.
Bir toplumun mizah eşiğiyle müphemliğe tahammül eşiği arasında sandığımızdan daha yakın bir ilişki olabilir.
Türkiye’nin kimlik kapanı meselesine buradan baktığımızda tanıdık bir manzarayla karşılaşıyoruz. Muhafazakâr, seküler, milliyetçi veya etnik kimlikler etrafında oluşan mahallelerimizin her birinin kendi doğruları, kahramanları, mağduriyetleri ve tartışılmasını istemediği kabulleri var. Üstelik hemen her mahalle kendisini diğerlerinden daha ahlaklı, daha gerçekçi görüyor.
Kendi mahallesinin yanlışını eleştiren insanın kolaylıkla hain, dönek veya karşı tarafın sözcüsü ilan edilmesi, yalnızca siyasi bir sorun değil, zihinsel kapanmanın da göstergesi.
Burada Vamık Volkan’ın büyük grup kimliği üzerine çalışmalarıyla Francis Fukuyama’nın tanınma ve değerlilik ihtiyacına ilişkin yaklaşımı önem kazanıyor. İnsan yalnızca bir düşünceye inanmak istemiyor. O düşünce sayesinde kendisini değerli, haklı ve güvende hissetmek de istiyor. Böyle bir durumda şüphe, düşünsel bir imkân olmaktan çıkıp kimliğe yönelmiş bir tehdit gibi algılanıyor.
Türkiye’de çoğulculuk ise çoğu zaman herkesin kendi doğrusunu özgürce söylemesi, fakat karşı tarafın doğrusunun mümkünse fazla duyulmaması anlamına geliyor.
Benim açık ve gizli köylülük kavramlarıyla anlatmaya çalıştığım mesele de burada belirginleşiyor. Köylülükten kastım coğrafi veya sınıfsal bir kimlik değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin niteliği.
Kapalı köylülük, kendisine benzemeyeni merak etmeyen, farklı düşünceyi anlamadan reddeden, bilgiyi sorgulama yerine üstünlük gösterisine dönüştüren bir zihniyet. Bu zihniyet son derece eğitimli, yabancı dil bilen, akademik unvan sahibi ve büyük şehirlerde yaşayan insanlarda da bulunabilir. Çünkü mesele bilgi eksikliği değil, bilginin insanın kendi kabullerini sorgulamasına izin verip vermediği.
Bugün sosyal medya da bu kapanmayı güçlendirebiliyor. Algoritmalar, insanın zaten inandığı görüşleri tekrar tekrar önüne getirerek dünyayı kendi kanaatlerinden ibaretmiş gibi gösterebiliyor. Böylece geçmişin mahalle kahvesindeki kesin hükümleri, bugünün dijital dünyasında akademik makaleler, videolar ve milyonlarca takipçi eşliğinde yeniden üretilebiliyor.
Teknoloji değişiyor, zihinsel reflekslerimiz pek değişmiyor
Bütün bu örneklerden sonra Conclave filmindeki Kardinal Lawrence’ın sözleri daha da anlam kazanıyor. Onun söyledikleri bütün dinî doğruların terk edilmesi çağrısı değil, insanın kendi bilgisinin sınırlarını fark etmesi ve inancını kibirden ayırabilmesi gerektiğinin hatırlatılması.
Mürcie’nin hükmü erteleme yaklaşımı, fıkıh mezheplerinin ihtilaf geleneği ve Tanıl Bora’nın müphemlik üzerine değerlendirmeleri, farklı bağlamlarda aynı soruyu sorduruyor: Hakikate inanmak, kendi yorumumuzun yanılmaz olduğuna inanmayı gerektirir mi?
Müphemlikle yaşamak her konuda kararsız kalmak veya haksızlık karşısında susmak değildir. Nerede kesin bilgiye sahip olduğumuzu, nerede yorum yaptığımızı, nerede yalnızca kanaat belirttiğimizi ayırt edebilmektir.
Yüzlerce yıllık kapalı zihniyetimizin kimyasında otorite ilişkileri, kimlik kaygıları, siyasi çıkarlar ve eğitim alışkanlıkları birlikte bulunuyor. Bu nedenle kapalı zihniyeti yalnızca medreseye, dinî muhafazakârlığa veya Cumhuriyet modernleşmesine bağlamak eksik kalıyor.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, daha fazla kesin hüküm değil, hüküm verirken biraz daha fazla entelektüel tevazu. Çünkü bilgi insanı her zaman hikmete götürmüyor. Bazen daha fazla bilgi, daha gelişmiş bir dogmatizmin malzemesine dönüşebiliyor.
Bugün hemen her konuda kesin konuşan insanlarla çevriliyiz. Ekonomiden siyasete, tarihten dine kadar herkesin açıklaması hazır. Sorularımız cevaplanmış, suçlular belirlenmiş, doğrular tescillenmiş durumda.
Maalesef bizim mahallelerde şüpheye yer yok; çünkü herkes kendi hakikatinden emin, müphem olan yalnızca birbirinin imanı.













