Uzun süredir toplumsal yozlaşma, savrulma ve çürümeden bahsetmekteyim. Sanırım 10 yıl oldu. Bu içerikte beş kitap, birçok makale yayımladım, videolar hazırladım. Birçok konuk ağırladım. Bugün yaşadığımız çürüme ve yozlaşmayı tanımlamak, durumun daha rahat anlaşılmasını sağlamak için bazı tanımları kavramlaştırdım veya yeni kavramlar ürettim. Mahalle, kimlik kapanı ve kimliğin geleneksizleşmesi bunlardan birkaçı.
Sonuç olarak maddi ve manevi sorunların çözülemediği gerçek bir kriz durumunda olduğumuzu anlatmaya, ikaz etmeye çalıştım. Ayrıca ayın on beşi kadar açık görünen bir gerçek vardı ki o da ülkemizin yalnızca ekonomik değil, ciddi bir toplumsal kriz içinde olduğuydu. Bu kriz, toplamda sosyal çürüme olarak karşımıza çıkmakta. Kişisel görüşüm, bunun sorumluluğunun ülkeyi yönetenlerden önce, yönetenleri seçtikten sonra onları üslubunca ikaz etmeyenlerde veya denetlemeyenlerde olduğuydu.
Biz, bu ikazı ve istişareyi yapmayıp genelde suskun kalanlar büyük grubuna muhafazakar karakterde “mahalle” veya ironik tarzda “suskunlar”demekteyiz. Biz suskunlar mekânını “Galata Mevlevihanesi Kabristanı” olarak bilirdik. Bir de baktık ki bu fani dünyanın suskunlarından biri de bizim mahallenin vicdanıymış.
Sorun hep buradan, mahalleden başladı. Değerler silsilesiyle örnek veya önder insanlar topluluğu olma iddiasını taşıyanların, kendi değerlerinin anlamsızlaşmasında pay sahibi olmaları ve buna sessiz kalmaları kabul edilebilir olmamalıydı.
Bu feraset kilitlenmesini kimliğin kapanması, bilişsel çelişki, rasyonelleştirme gibi psikolojik savunma mekanizmaları bile açıklayamıyordu. Doğrusu bunu modellemekte hep zorlandım. Birçoğumuz gibi, bunun bedelini inancımıza ve ritüellerimize ödetmedik. Bilmiyorum belki de suskunlar inançlarından değil, tam yeteri kadar inanamadıklarından susuyorlardı. Biz de inandığımız-yakinimiz için anlatmaya çabalıyorduk.
Bu psikolojiyle sosyal medyada gezinirken ilgili algoritma önüme Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın, fon krizi odağında kurumların boşluğunu mafyanın doldurmasına bağlayan sosyal çürümeye dikkat çeken ve yönetenleri muhatap alan ikaz bildirisini çıkardı. Önce gözlerimi ovuşturdum, sonra “Yapay zekâ şakası mı bu?” diye düşündüm. Sanırım Anadolu’daki ihvan da öyle düşünmüş olmalı. Belki bunu FETÖ tarzı bir komplo şaka olarak değerlendirenler de olmuştur.
Metni okuyunca bir cemaat ortalamasının oldukça üstünde, çok kapsayıcı bir şekilde kaleme alındığını gördüm. Gıpta ve takdir ettim. Sonra sosyal medyaya baktığımda Erenköy camiasıyla isimleri anılan birçok kanaat önderinin açıktan destek vermeye başladığını gördüm. Buna MÜSİAD ve Yeni Şafak camiasından popüler isimler de eşlik etmeye başladı.
Bu deklarasyon oldukça sıra dışı ve beklenmeyen bir çıkıştı. Çok yönleriyle de soru işaretlerini barındırıyordu. “Artık iktidar bitti, umut kesildi, bu fotoğraftan çıkmak istiyorlar” diyenlerden, “İktidarla anlaşarak önümüzdeki seçimlere toplumsal bir meşruiyet alanı açmak istiyorlar” diye öfkeli ve tartışmalı yaklaşımlar sergileyenlere kadar farklı değerlendirmeler oldu.
Mahallenin diğer kanaat önderlerinde ise “Yahu biz de biliyoruz, farkındayız ama bu kadar açık metin yayımlanmaz ki! Bunlar dört duvar arasında görüşülür, düşmana koz verilir. Bu saatten sonra bu iş siyasallaşmıştır, buna karşıyız” kanaatinin bulunduğunu da görebiliyordum.
Bir başka makul yaklaşım da şuydu: “MÜSİAD ve Yeni Şafak camiası sıcak yaklaştıysa Tayyip Bey önceden bilgilendirilmiştir veya dolaylı onayı alınmıştır”. Bu aslında kötü bir şey değil. En azından yeniden bir arınma sürecinin başlangıcı olabileceğinin de umudunu vermekte.
Ben bu camiayı yakından tanıyorum. Metnin ortaya çıkış sürecinin çok doğal, her türlü komplodan bağımsız ve samimi biçimde geliştiğini biliyorum. Sayın Erdoğan’a ön bilgilendirme yaptılar mı? Yapmış olsalar da olmasalar da söz konusu samimi ikazın değerini azaltmaz, hatta artırır da. Ancak metinden de görüştüklerimden de anladığım “Erdoğan geçmişte nasıl başardıysa samimiyeti ile bu mesajı alacak uyarılarımızı değerlendirecektir zira Erdoğan samimiyete değer verir o açıdan bu metin ile sorunu olmayacak. Muhatap ve başarması gereken odur” şeklinde.
Erenköy camiası bu çıkışıyla ülkede iktidarın da muhalefetin de aşamadığı güven limitini bir STK olarak toplum nezdinde aşmış oldu. En azından bugün ve yarın için dindarların ve ehl-i tasavvufun, eski tabirle, yüzlerinin akı oldu. Seküler-Kemalist orta sınıfın ise kafası oldukça karıştı. Zira ortada, insan kaynağı, STK ve sermaye açısından göze alınan risklere rağmen sergilenen ilkesel bir duruş vardı.

Mahallenin vicdanını kurtardılar
Bu saatten sonra ister mağdur olsunlar ister yönetenler tarafından daha çok sayılsınlar, mahallenin vicdanını kurtardılar. Eşim dâhil başörtülü kadınların “Bu saatten sonra nasıl insan içine çıkacağız?” sorusunun sosyal yükünü de hafiflettiler.
Tabii ki buraya kolay gelmediler. Esad Erbilî gibi ötekine açılan penceresiyle sınırları aşan, sıra dışı entelektüel bir şeyhin; Sami Efendi gibi kentli bir esnafın temsil ettiği manevi ve kültürel silsilenin birikimini taşıyorlardı.
Aslında bu bildirinin önemi, bir vakfın veya cemaatin iktidara yönelik eleştirel bir metin yayımlamasından çok daha öteye uzanıyor. Çünkü yıllardır yaşadığımız toplumsal çürümenin en önemli nedenlerinden biri, savrulmanın yalnızca onu yapanlar tarafından değil, görüp de susanlar tarafından da normalleştirilmesiydi. Mahalle, kendi insanını korumayı kendi değerlerini korumakla karıştırmıştı. Oysa vicdan, insanın kendi mahallesine karşı da adil olabilme cesaretiydi. Erenköy camiasının bu çıkışı, belki de uzun zamandır kaybettiğimiz bu cesaretin yeniden hatırlanmasına vesile oldu. Bundan sonra önemli olan, iktidarlar, kişiler ve siyasi şartlar değişse de aynı ahlaki cesaretin korunabilmesidir.
Mahallenin vicdanı, mahalleyi haklı çıkarmak için değil, gerektiğinde mahalleye karşı çıkabilmek için gerekmektedir.














