Tarık Çelenk yazdı: Yeni servet sahipleri niçin Afrika’dan futbolcu getirmez?

Son fon skandalı, ülkenin geldiği toplumsal, psikolojik ve ekonomik eşiği görebilenler için ilginç bir pencere açıyor. Mesele yalnızca kamu kaynaklarının kimlere, hangi ilişkiler üzerinden aktarıldığı değil. Asıl üzerinde durulması gereken, bu süreçte ortaya çıkan yeni zengin sınıfının zihniyeti, servetle kurduğu ilişki ve ülkenin geleceğine ne ölçüde inandığı.

Son yıllarda muhafazakâr mahallenin esnaf ve iş insanlarının servetlerini büyütmelerine tanık olduk. Ancak bunun yanında siyasi nüfuz ve kamu kaynaklarına ayrıcalıklı erişim üzerinden olağanüstü servetler edindiği iddia edilen yeni bir zenginler kuşağıyla da karşı karşıyayız. Üstelik toplum olarak bu manzaraya giderek alışıyoruz. Bir zamanlar şaşkınlıkla karşıladığımız rakamlar artık günlük siyasi tartışmaların sıradan ayrıntılarına dönüşüyor.

Yeni kuşak zenginlerin konuşulan servetleri, bildiğimiz iş insanı ölçeklerini çoktan aşmış görünüyor. Bazen insanın aklına Keçecizade Fuat Paşa’ya atfedilen o meşhur söz geliyor: Devletin içeriden ve dışarıdan bunca yıpratılmasına rağmen ayakta kalabilmesi, herhalde köklerinin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Gerçi bu dayanıklılığın ne kadarının devletin gücünden ne kadarının toplumun fedakârlığından kaynaklandığı da ayrı bir mesele.

1990’lı yılların merkez sağ siyasetçileri için zaman zaman “Ailece milyonlarca doları vurdular, köşelerine çekildiler” denirdi. O dönemin siyasi nüfuz sahipleri veya zenginleri arasında servetini büyük eğitim ve sağlık vakıflarına aktaranlar, üniversite veya hastane kuranlar da vardı. Hiç olmadı, Afrika’dan futbolcu getirip bir kulübün başkanı olurlardı. Elbette bunlar o dönemin servet ilişkilerini masumlaştırmıyor. Ancak servetin hiç değilse bir bölümünün toplumsal görünürlüğe, kurumsal yatırıma veya kamusal itibara dönüştürülmesi beklenirdi.

Bugünün yeni kuşak astronomik servet sahiplerinde ise farklı bir eğilim dikkat çekiyor. Benim bir süredir “körfezleşme” olarak tanımladığım bu yeni zenginlik kültüründe servet, üretimden ve toplumsal sorumluluktan çok lüks tüketim, gayrimenkul, dışarıda güvenli liman arayışı ve gösteriş üzerinden anlam kazanıyor. Siyasi geçmişimizin eski aktörleriyle adeta bir devremülk ilişkisi kuran bu yeni elitler, bırakın büyük sanayi veya eğitim yatırımlarını, eskilerin yaptığı gibi Afrika’dan futbolcu bile getirmiyorlar.

yeni zenginler
Tarık Çelenk yazdı: Yeni zenginler niçin Afrika’dan futbolcu getirmez?

Elbette ülkedeki siyasi ve hukuki güvensizlik nedeniyle seküler sermayenin yurt dışına yönelmesi anlaşılabilir bir ekonomik davranış olarak değerlendirilebilir. Fakat asıl dikkat çekici olan, muhafazakâr mahallenin yeni ve güçlü servet sahiplerinin de özellikle İngiltere başta olmak üzere yurt dışında yatırım ve varlık edinmeye yöneldiklerine ilişkin haberler ve gözlemler.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Yurt dışında yatırım yapmak tek başına ne suçtur ne de ülkeye güvensizliğin kesin kanıtıdır. Ancak siyasi iktidara yakınlığıyla büyüyen, servetini ülkenin imkânları üzerinden geliştiren bir kesimin geleceğini başka ülkelerde güvenceye alma eğilimi, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir zihniyet çelişkisidir.

Üstelik ülkenin gelir dağılımı da bu tartışmanın toplumsal arka planını gösteriyor. TÜİK’in 2025 Gelir Dağılımı Araştırması’na göre en yüksek gelirli yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini alırken en düşük gelirli yüzde 20’nin payı yalnızca yüzde 6,4. En yüksek ve en düşük gelirli yüzde 10’luk kesimler arasındaki gelir farkı ise yaklaşık 13 kat. Bu rakamlar yeni zenginlerin servetlerinin kaynağını açıklamıyor; ancak servet birikiminin yaşandığı toplumdaki eşitsizliği gösteriyor. Yeni servet sahiplerinin göründüğü kadarıyla ülkesi kadar cami cemaatinin yoksulları da ilgi alanlarında değil.

Asıl mesele, ortaya çıkan bu büyük servetlerin neden ülkenin üretim kapasitesine, bilimsel araştırmalarına, eğitimine ve kültürel gelişimine aynı ölçüde katkı sağlamadığıdır. Çünkü servet sahibi olmakla sermaye oluşturmak aynı şey değil. Sermaye yalnızca para biriktirmek değil, o parayı yeni üretim alanlarına, teknolojiye, insan yetiştirmeye ve kalıcı kurumlara dönüştürebilmektir.

Siyasi nüfuz ve kamu imkânları üzerinden elde edilen servet, rekabetçi üretimden doğan sermayeyle aynı ekonomik ve zihinsel özellikleri taşımayabilir. Kamuya erişim sayesinde büyüyen bir iş insanının önceliği yeni bir teknoloji geliştirmekten çok mevcut ilişkilerini korumak olabilir. Böylece girişimcilik yerini siyasi bağlantılara, yatırım cesareti ise serveti güvenceye alma arayışına bırakır. Bu nedenle kamudan kaynaklanan her servetin üretken sermayeye dönüşeceğini varsaymak ciddi bir yanılgıdır.

Oysa 28 Şubat sürecinde ve sonrasında muhafazakâr mahallede konuşulan temel hedeflerden biri Müslümanların zenginleşmesi ve güçlenmesiydi. Ekonomik güç kazanılacak, böylece toplumsal saygınlık artacak, ardından siyasi ve kültürel iktidar kurulacaktı. Nihayetinde yerli ve millî bir sermaye sınıfı ortaya çıkacak, bu sınıf ülkenin kalkınmasına öncülük edecekti.

Aradan geçen yıllarda muhafazakâr mahalle gerçekten de önemli bir ekonomik ve siyasi güç elde etti. Ancak bugün sorulması gereken soru şu:

Bu zenginleşme, mahalleyi kültürel ve entelektüel bakımdan da geliştirdi mi?

Yeni üniversiteler, araştırma kurumları, bilimsel keşifler, dünya ölçeğinde kültür ve sanat faaliyetleri üretebildi mi? Yoksa zenginleşmenin önemli bir bölümü, mevcut siyasi ve ekonomik ilişkiler üzerinden servet biriktirme yarışına mı dönüştü?

Daha da önemlisi, bu yeni zenginler sınıfı kendi ülkesinin geleceğine ne kadar güveniyor? Servetini elde ettiği ülkede yatırım yapmaktan çekinen, çocuklarının geleceğini ve mal varlığının güvenliğini başka ülkelerde arayan bir ekonomik elitin yerli ve millî kalkınma iddiası ne kadar inandırıcı olabilir?

“Müslüman zenginleşsin, güçlensin, kendi sermayesini oluştursun”

Sonuçta 28 Şubat sonrasında “Müslüman zenginleşsin, güçlensin, kendi sermayesini oluştursun” deniyordu. Bugün gelinen noktada mahallenin bir bölümü gerçekten zenginleşti, güçlendi, hatta hayal edilemeyecek servetlere ulaştı. Fakat bu servetlerin ülkenin geleceğine ne ölçüde dönüştüğü hâlâ tartışmalı. Velhasıl haramdan âbâd olunmuyor.

Bir zamanlar 28 Şubat’ın mağduru Anadolu sermayesinin güçlenmesiyle ülkenin de kalkınacağına inanıyorduk. Ancak bu sermaye çevrelerinin bir bölümü, siyasi nüfuzla büyüyen ve kamu rantını yağmalayan yeni zenginlere karşı yeterince ses çıkarmadı. Oysa yağmayla elde edilen servetten üretim, bilim ve entelektüel birikim doğmasını beklemek büyük bir yanılgıydı. Galiba asıl ironimiz, bir dönemin mağdurlarının yeni rantçıları uyarmak yerine onların zenginleşmesini kendi başarıları sanmasıydı.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş