Medyascope.tv

AB’nin mülteci deposu ve sınır muhafızı: Türkiye

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) verilerine göre, 2015 yılı içerisinde Avrupa’ya deniz yoluyla ulaşan 950 bin mültecinin yaklaşık 700 bini, Türkiye’den Yunanistan’a geçerek AB topraklarına adım attı [1].

Havaların sıcak denizin sakin olduğu yaz aylarında, Çanakkale Ayvacık’taki Behramkale sahilinden yola çıkıp Midilli adasına ulaşanların sayısı, kimi zaman günde 10 bin kişiyi aşıyordu. Kuşkusuz sadece Midilli değil, Çeşme’den Sakız adasına, Kuşadası’ndan Sisam’a, Didim’den Leros’a veya Bodrum’dan İstanköy’e gitmek isteyen çok sayıda mülteci, hayatını kaçakçıların insafına emanet etti. 2015’te Türkiye – Yunanistan arasındaki bu yolculuklarda en az 600 mültecinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor [1b].

Sadece bu sayılara bakarak bile, Türkiye’nin insan kaçakçılığı trafiğine uzun süre göz yumduğunu söylemek mümkün. Baştan beri misafir olarak kabul ettiği Suriyelilerin burada insanca ve sürdürülebilir bir hayat kurmalarını sağlamak adına çok az şey yapan Türkiye, mültecileri AB ile bir pazarlık konusu yapmayı tercih etti. Nihayet 30 Kasım’da Brüksel’de imzalanan anlaşmayla, AB’nin “sınır muhafızlığı” görevini gönüllü olarak üstlenmiş olduk.

Söz konusu anlaşmanın “kirli bir anlaşma” olarak adlandırılmasının sebebi de bu: Türkiye ve AB arasındaki mülteci sorunu müzakerelerinde, tartışılan konunun aslında “insan hayatı” olduğu her iki tarafça da bilerek göz ardı edildi. Her iki taraf da mültecilerin dramını siyasi propaganda malzemesi olarak kullandı. Doğrudan doğruya insan haklarıyla ilgili olan bir mesele, sadece polisiye önlemleri artırarak sınır güvenliğinin sağlanmasına, maliyet hesaplarına ve sayılara indirgendi. Geri kabul anlaşmasını Türkiye kendi kamuoyuna “AB ile vizelerin kaldırılması” olarak, AB de kendi kamuoyuna göçmenlerden “ucuza kurtulma yolu” olarak anlattı.

Yıllardır Türkiye’deki insan hakları ve özgürlükler konusunda olumsuz raporlar yazan AB’nin sırf mülteci anlaşması karşılığında eleştirilerini yumuşatmasını hiç kimse unutmadı. Kendi içinde insan haklarına çok duyarlı görünen AB, mültecilerin Türkiye’nin içerisinde yaşadığı ve yaşayacağı insan hakkı ihlallerini pek umursamıyor. Mültecilerin Türkiye’deki yaşam koşullarının iyileştirilmesi ise şu anda ne AB’nin ne de Türkiye’nin birinci önceliği.

Mültecileri tamamen durdurmak imkânsız

Toplumsal sorunları polisiye önlemlerle çözmeye çalışmakta çok tecrübeli olan Türkiye, daha anlaşmanın mürekkebi kurumadan, insan kaçakçılarına baskınlar düzenlemeye başladı. Medyaya yansıdığı kadarıyla, şu ana kadar 3 bin civarında mültecinin botlara binmek üzereyken gözaltına alındığını biliyoruz. Onlarla birlikte 35 kaçakçı da yakalanmış durumda. Fakat bir yandan da deniz trafiği hız kesmeden devam ediyor. Türkiye’nin bu baskınları daha da artıracağını düşünen mülteciler, yaklaşan kış ve havaların soğumasının da etkisiyle, ellerini çabuk tutup bir an önce karşı kıyıya geçmek istiyor. The Guardian’daki bir habere göre, Aralık ayının ilk haftasında 30.451 mülteci yine deniz yoluyla Türkiye’den Yunanistan’ geçti [2].

AB’nin vereceği mali destekle Türkiye’nin sınır kontrollerini sıkılaştırması bu göç trafiğini belli oranda azaltabilir belki, fakat tamamen durdurmaya yetmeyecektir. Eğer bir mülteci bir ülkede kendisi ve ailesi için gelecek umudu göremiyorsa, bir yolunu bulup başka bir ülkeye gitmeyi mutlaka deneyecektir. Polisiye önlemler artırılınca mülteciler denemekten vazgeçmiyor, sadece kaçış süreci daha tehlikeli ve daha pahalı hale geliyor; insanlar yeni kara ve deniz rotalarına yöneliyor. Güvenlik güçleri sınırlarda her gün daha fazla insanı yakaladıkça, insan hakları ihlalleri ve kötü muamelenin de buna paralel biçim artması pekâlâ ihtimal dâhilinde.

Geri gönderilenler Türkiye’de mi kalacak?

8 Aralık’ta Alman gazetelerinde çıkan bir haber, 2015 yılı içerisinde Almanya’da kayıt altına alınan mülteci başvuru sayısının 1 milyona ulaştığını söylüyordu [3]. Başvurular değerlendirildikten sonra bu insanların ne kadarı mülteci statüsü kazanarak Almanya’da yaşamaya devam edecek, ne kadarı da “ekonomik göçmen” olduklarına hükmedilerek geldikleri ülkelere geri gönderilecek, önümüzdeki yıl göreceğiz.

Kuşkusuz, AB tarafından geri gönderilecek olanların önemli bölümü, asıl memleketleri neresi olursa olsun, Türkiye’den yola çıkarak AB topraklarına giriş yaptıklarının kanıtlanması durumunda, yine Türkiye’ye iade edilecek. Eğer mültecilerin asıl memleketi olan “kaynak ülke” ile Türkiye arasında bir geri kabul anlaşması varsa, Türkiye’nin de bu insanları kendi memleketlerine geri göndermesi söz konusu olabilecek.

BMMYK verilerine göre, 2015’te deniz yolundan Avrupa’ya ulaşan mültecilerin %50’sini Suriyeliler, %20’sini Afganlar, %7’sini Iraklılar, %4’ünü Eritreliler oluşturuyor. Her biri %2 orana sahip ülkeler Pakistan, Nijerya ve Somali. Ayrıca Sudan, Gambia ve Mali’nin de %1’er payları var. Kısacası Akdeniz’deki mülteci akınının %90’ı 10 ülkeden geliyor. Bu 10 “kaynak ülke” içerisinde bugüne kadar Türkiye’nin geri kabul anlaşması imzalamış olduğu ülkeler sadece Suriye ve Pakistan. Örneğin Afganistan, Irak, Somali ve Eritre gibi ülkelerle henüz bir geri kabul anlaşmamız yok [4].

Suriye’yle bir geri kabul anlaşmamız kâğıt üzerinde var, ama AB’nin bize geri gönderdiği insanları bizim de iç savaşın bütün hızıyla devam ettiği bir yere geri göndermemizin zaten hukuken ve ahlaken kabul edilebilir hiçbir tarafı yok. Bu arada Pakistan’ın da göndereceğimiz Pakistanlıları kabul edeceğinin bir garantisi yok. Örneğin, bu Kasım ayında Pakistan AB ile arasındaki geri kabul anlaşmasını tek taraflı olarak askıya aldığını açıkladı.

“Geri Kabul Merkezleri” ve “Geri Gönderme Merkezleri”

Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı iken Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne (GİGM) devredilen “Geri Kabul Merkezleri”, aslında AB’nin mali desteğiyle “mülteci misafirhanesi” olarak inşa edilmiş yerler. Şu anda 7 tane olan bu merkezlerin bulundukları iller Erzurum, Gaziantep, İzmir, Kırklareli, Kayseri, Van ve Yozgat.

Sınır dışı edilmeyi bekleyen göçmenlerin tutulduğu “Geri Gönderme Merkezleri” ise toplam 2980 kişi kapasiteli ve Türkiye’nin 15 iline dağılmış durumda (Adana, Antalya, Aydın, Bursa, Çanakkale, Edirne, Erzurum, Gaziantep, Hatay, İstanbul, İzmir, Kırıkkale, Kırklareli, Tekirdağ ve Van). GİGM web sitesine göre toplam 3920 kişi kapasiteli 12 adet yeni geri gönderme merkezinin daha yapılması planlanıyor [5a].

Cumhuriyet gazetesindeki bir habere göre, Erzurum Aşkale’deki Geri Gönderme Merkezi’nde tutulan mülteciler, buranın bir hapishane olduğunu söylüyorlar [5b]. Bu yıl Eylül ayında İstanbul’dan Edirne’ye yürüyerek sınırı geçmeye çalışırken gözaltına alınanların bazıları da Aşkale’de tutuluyor. 30 Kasım’daki AB anlaşmasından sonra gözaltına alınan mültecilerin de bu merkezlerden birinde (muhtemelen Çanakkale’de) tutulduğu tahmin ediliyor. Bu tür baskın ve gözaltı operasyonlarının devam etmesi beklendiği için, “ihtiyaca cevap verebilmek amacıyla” belki kabul merkezlerinin de geri gönderme merkezleri olarak kullanılması söz konusu olabilir.

“Geri itme” politikası ve mültecilere yönelik saldırılar

Suriye krizinin ilk yıllarında Türkiye’nin uyguladığı “açık kapı” politikası kademeli olarak sona erdi, artık Türkiye’ye girmek isteyen Suriyeliler ve Iraklılar askerler tarafından sınırdan uzaklaştırılıyor. Tıpkı Yunan, Bulgar veya Macar polislerinin kendi kara sınırlarında yaptığı gibi bir “geri itme” politikası Türkiye tarafından da uygulanıyor. AB’nin gönüllü sınır muhafızı rolünü üstlenmemizin yanı sıra, kendi sınırlarımızdan yeni mülteci girişini engellemeye de kararlı görünüyoruz.

Uluslararası Af Örgütü’nün “Korku ve Tel Örgüler: Avrupa’nın Mültecileri Dışarda Tutma Yaklaşımı” adlı raporuna göre, AB’nin iç ve dış sınırlarına 235 kilometreden fazla tel örgü ve jiletli çelik çit çekildi. 175 km ile en uzun tel örgü, Macaristan-Sırbistan sınırında. Bulgaristan-Türkiye sınırında sonradan 130 kilometreye uzatılacak 30 kilometrelik tel örgü, Yunanistan-Türkiye sınırındaki Evros (Meriç) bölgesinde 10.5 kilometrelik tel örgü bulunuyor. Kısa süre önce Yunanistan’ın İdomeni kasabasında bekleyen mültecileri engellemek isteyen Makedonya da kendi sınırına tel örgü çekti. Bir zamanlar kendi içerisinde sınırsız serbest dolaşımla gurur duyanlar şimdi mültecileri engellemek için tel örgülerle Avrupa’nın yeni duvarlarını örüyor.

Bu arada, Türkiye ve Yunanistan arasındaki deniz rotasında ortaya çıkan yeni bir engelleme yöntemi de, kimliği bilinmeyen birtakım maskeli grupların Yunan karasularına girmiş mülteci botlarına saldırılar düzenlemesi. Yunanistan’da mültecilere saldırı söz konusu olunca akla ilk gelen “olağan şüpheli”, faşist Altın Şafak partisinin mensupları ve onların polis içindeki uzantılarıdır. Denizin ortasında durdurdukları mülteci botlarının motorunu söküp suya atan (bazen mültecileri de döverek denize atan), sonra da kayıplara karışan bu maskeliler arasında Yunan sahil güvenliği elemanlarının da olduğuna dair iddialara Avrupa medyasında rastlamak mümkün [6][7].

Eğer mülteciler bin bir zorluğu aşıp Almanya’ya ulaşabilirlerse, kuşkusuz onları orada bekleyen en belirgin risk, ırkçı grupların mülteci barınaklarına düzenledikleri saldırılar. Alman “Die Zeit” gazetesindeki bir habere göre, 2015 yılı içerisinde mülteci barınaklarına yönelik 222 adet saldırı ya da kundaklama girişimi yaşandı [8]. Fakat belki de asıl risk bu ırkçı saldırıların Alman halkının belirli bir kesimi tarafından onaylanıyor olması. Her ne kadar Almanya’da mültecilere yardım etmeye çalışan, hatta evlerini mültecilerle paylaşmaya hazır olan insanlar olsa da, aynı zamanda başta Pegida hareketi olmak üzere çeşitli ırkçı ve ayrımcı söylemlere prim veren ciddi bir halk kesimi de var. Gazetenin de dikkat çektiği gibi, 222 saldırıdan 169’u hakkında soruşturma bile açılmamış olması, dava açılan 8 olayın sadece 4’ünde hüküm verilmiş olması, polisin ve yargının da mültecilere yönelik olumsuz önyargıları paylaştığını düşündürüyor.

Türkiye’de ise son iki yılda Suriyelilere yönelik saldırı, protesto ya da linç girişimlerinin en az on tanesinin medyada yer aldığını söylemek mümkün. Burada altı çizilmesi gereken önemli nokta, Suriyelilerin doğrudan mağdur durumunda olduğu birçok olayın ana akım medyada “tehlikeli gerginlik” başlığıyla ve sanki Suriyeliler de sorumluymuş gibi önyargılı ve ayrımcı bir üslupla haberleştirilmiş olması.

Mültecileri AB içerisinde dağıtma planı

Macaristan, Polonya, Slovakya, Romanya ve Çek Cumhuriyeti’nin itirazına rağmen Almanya’nın bastırması sonucunda bu Eylül ayında AB’de kabul edilen plana göre, Yunanistan ve İtalya’da birikmiş olan mültecilerin 160 bini, iki yıl içerisinde diğer 26 AB ülkesine dağıtılacaktı. Her ülkenin kendi nüfusuyla orantılı miktarda mülteciyi kabul etmesi öngörülmüştü. Fakat bu plan şimdilik çok yavaş ilerliyor. İtalya’dan alınıp diğer AB ülkelerine dağıtılması planlanan 40 bin mülteci içerisinden şu ana kadar sadece 133 kişi yerleştirilebildi. Yunanistan’dan alınacak 120 bin kişiden ise sadece 30 kişi gönderildi, 150 kişilik bir grup da yola çıkma hazırlığında. Eğer mülteci dağıtımı bu hızla giderse, 160 bin kişinin ancak 2101 yılında eritilebileceğini bizzat Jean-Claude Juncker itiraf etti [9].

Öte yandan, Angela Merkel’in uyguladığı açık kapı politikası sonucunda bu yıl içerisinde 1 milyon kişi Almanya’ya ulaştı ve mültecilik hakkı için başvuruda bulundu. Bunların ne kadarının orada yaşamaya devam edeceğini, ne kadarının Türkiye’ye geri gönderileceğini ise zaman gösterecek.

Haliyle, teorik olarak bir “geçiş ülkesi” olan Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda ister istemez AB’nin “mülteci deposu”na dönüşme ihtimali olduğunu söylemek mümkün.

Oysa böyle olmayabilirdi, mültecilerin Türkiye’de de insanca bir hayat yaşayabilmeleri, kendilerine burada bir gelecek kurabilmeleri ve Türk toplumuna entegre olabilmeleri için en baştan stratejik bir plan geliştirilebilirdi. Türkiye bu yolu tercih etmedi.

 

Dip notlar:

1) http://data.unhcr.org/mediterranean/regional.php

1b) https://www.iom.int/news/mediterranean-migrants-latest-developments

2) http://www.theguardian.com/world/2015/dec/10/turkish-crackdown-leaves-refugees-limbo

3) http://www.welt.de/politik/deutschland/article149759624/Mehr-als-eine-Million-Fluechtlinge-in-Deutschland.html

4) http://www.mfa.gov.tr/turkiye_nin-yasadisi-gocle-mucadelesi-.tr.mfa

5a) http://www.goc.gov.tr/mobilicerik3/planlanan-geri-gonderme-merkezleri_323_326_4613

5b) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/390417/Erzurum_daki_multecilere_mavi_damga.html

6) http://www.20min.ch/ausland/news/story/12970626

7) http://www.huffingtonpost.com/entry/greece-masked-commando-attacks-on-refugees_561e9996e4b0c5a1ce618d58

8) http://www.zeit.de/politik/deutschland/2015-11/rechtsextremismus-fluechtlingsunterkuenfte-gewalt-gegen-fluechtlinge-justiz-taeter-urteile

9) http://www.theguardian.com/commentisfree/2015/dec/02/refugee-crisis–greece-schengen-europe-border-controls

 

Bunlar da ilginizi çekebilir: