Medyascope.tv

Morrison, Piketty, Chomsky, McEwan, Acemoğlu: Trumpizm’in neden ve nasılları üzerine beş görüş

(Hazırlayanlar: Zeynep Ekmekci & Gülener Kırnalı)

Seçim kampanyası süresince kadınlara, azınlıklara, göçmenlere ve Müslümanlara karşı saldırgan tutumuyla tepkileri üzerine çeken ve mevcut siyasi kurumlara karşı gelerek “ABD’yi yeniden harika bir yer yapacağını” iddia eden Donald Trump’ın zaferi birçok kişiyi şaşırttı. Sayısız düşünür, entelektüel ve akademisyen ABD’nin nasıl bu noktaya geldiğini anlamaya çalışıyor. Bazıları için Trump’ın seçilmesi gittikçe daha fazla eşitsizlik üreten küresel sistemin bir sonucu, bazılarıysa Trump’ın zaferinin ardında beyaz Amerika’nın ayrıcalıklarını yitirmekten duyduğu korkuyu görüyor.

Seçimden sonra gazete ve dergilerde birçok yazı yazıldı. Bunların içinden Nobel ödüllü romancı Toni Morrison, düşünür ve dilbilimci Noam Chomsky, iktisatçı Daron Acemoğlu, yazar Ian McEwan ve iktisatçı Thomas Piketty’nin yazılarını derledik.

Trump’ın başarısının sosyolojik ve ekonomik arkaplanını açıklamaya çalışan yazarlardan Acemoğlu, Trump’ın, ABD’de demokrasinin temel normlarının zayıflamış olmasından kampanyası boyunca nasıl istifade ettiğini anlatıyor. McEwan ise Acemoğlu’na benzer bir şekilde, Trump’ın kampanyası boyunca vaat ettiklerini gerçekleştirmesi halinde ABD demokrasisinin sona ereceğini öne sürüyor. Meşhur iktisatçı Piketty’nin dikkat çektiği nokta ise küresel kapitalizmin yarattığı eşitsizlikler ve bunun seçmenleri Trump’a yöneltmiş olması. Romancı Toni Morrison ve düşünür Noam Chomsky ise yazılarında başka bir hususun altını çiziyorlar: Beyaz Amerikalıların uzun bir zaman boyunca sahip olduğu imtiyazları yitirmekten duydukları korku ve endişe.

Acemoğlu: “Amerikan siyaseti ikonoklastik bir aşamaya geçti”

acemoglu

7 Kasım’da Foreign Policy dergisinde “Amerikan demokrasisi ölüyor ve bu seçim onu kurtarmak için yeterli değil” başlığıyla çıkan yazısında, ödüllü Türkiye kökenli ABD’li iktisatçı Daron Acemoğlu, seçimin sonucu ne olursa olsun Amerikan demokrasinin üzerine inşa edildiği temel değerlerin zayıfladığının altını çiziyor:

“Özel olarak, tüm sistemi birarada tutan iki norm bulunmaktadır: yasalara saygı ve kişilerin örgütlenme, siyasete katılma ve gerektiğinde temsilcilerinden iyi bir yönetim ve toplumsal değişim talep etme hakkına alan tanınması. Kurumlarımız mükemmel değil ve hiçbir zaman da olmadı. Tıkanabiliyorlar. (…) Amerikan siyaseti ikonoklastik bir aşamaya geçti ve hedef alınan ikonlar, demokrasimizin ahlaki temelleri.”

Acemoğlu’na göre, mevcut sistemin kırılganlaşmış noktaları Trump’ın söylemi için bir alan yarattı ve Trump bu zayıf noktaları daha da zayıflatıyor: “Siyasi günahkârları hedef göstererek onlara benzer bir şekilde toplumu kutuplaştıran ve kamusal söylemin itibarını zayıflatan Trump, Amerika’nın demokratik kurumları ve kamusal hayatın kapsayıcı ruhunun son kalıntılarını da paramparça etti. Elele yürüdüğü sağ popülist hareketlerin zehirli enerjisinin yanı sıra kendi ikonoklastik kişiliğinin garip cazibesi ve tuhaf gücü ile ekonomik, siyasi ve toplumsal yaşamımızın çatlaklarını daha da derinleştirdi.”

Daron Acemoğlu, James Robinson ile birlikte kaleme aldıkları Why Nations Fail adlı kitapta, kapsayıcı kurumların daha fazla dayanma gücü olduğunu savunduklarını ve bu nedenle, bu kurumların kapsayıcılığının yok edilmesinin, yıkılmalarını kolaylaştıracağını yazmış olduklarını hatırlatıp şöyle devam ediyor: “Bu kurumlar, kendilerine içkin güç dengelerine ve açıklığa sahiptir. Bu da onların gaspedilmesini zorlaştırır. Ancak Trump, bu kapsayıcılık sisteminin dayandığı iki siyasi normu paramparça etmenin eşiğine geldi. Trump’ın alenen hukuka saygı göstermediği görülüyor. Aynı zamanda, güçlünün zayıfa zorbalık etme hakkını kabul ediyor ve hatta destekliyor. Bunu yaparak, siyasi sistemimizin uzun vadede ayakta kalması için hayati bir öneme sahip olan açıklık ilkesini büyük bir tehlikeye atıyor.”

Tarihin, bir zamanlar sağlam gibi gözüken kurumların yıkılmasının örnekleriyle dolu olduğunu ve Venedik Cumhuriyeti ya da Roma’nın bu örneklerden olduğunu söyleyen Acemoğlu, Trump’ın başarısını Roma’daki demokrasi kurumlarının çöküşüne benzetiyor:

“Belki de, en fazla bakmamız gereken örnek Roma. Donald Trump’ın, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne verdiği zarar, Salı günü Clinton kazansa da ortadan kalkmayacak. Ancak Trump’ın öncesinde Demokrat Parti dahil olmak üzere siyasi elitlerimizin yaptıkları ve yapmadıklarının günahlarını da unutmamak gerekiyor. Siyasi sistemimizin, çağımızın sorunlarını belirleme ve bunlara cevap vermede yetersiz olduğuna ve liderlerimizin Amerikalıların durumundan ziyade büyük şirketlerin çıkarlarını ve seçim kampanyasına yapılan bağışları umursadığına dair bir intiba yaratarak kamu güveninin sarsılmasında önemli bir rol oynadılar.”

Acemoğlu’na göre uçuruma sürüklenen bu demokrasinin kurtarılmasının tek yolu, Donald Trump’ın yükselişine neden olan kutuplaşmanın derinleşmesinin önüne geçmek. Acemoğlu, bu zor ama imkansız olmayan görev için şu uyarıda bulunuyor: “Amerikalı elitler şunu anlamalı ki Amerika demokrasisini kurtarma mücadelesi, seçimin sonucu ne olursa olsun Salı günü sona ermeyecek.”

McEwan: “Nev-i şahsına münhasır ulusal bir intihar trajedisi”

mcewan

Ünlü İngiliz yazar Ian McEwan da Acemoğlu gibi demokrasinin çöküşüne dikkat çekiyor. McEwan, Guardian’ın internet sayfasına 12 Kasım’da yazdığı yazıda Trump’ın seçilmesinin nelere yol açabileceğini tartışıyor. 1983’ten 1994’e kadar New York valiliğini yapmış Mario Cuomo’nun “Şiirle kampanya yapar, nesirle yönetirsin” sözüne atıfta bulunan McEwan, yazısının başlığını “Trump’ın şiiri nefretti peki nesri ne olacak?” koymuş. Trump’ın seçilmesini “nev-i şahsına münhasır ulusal bir intihar trajedisi” olarak tanımlayan McEwan, Trump’ın “şiirini”, “kadın düşmanlığı, farklı ırklara dair saldırgan bir söylem ve korkusuz bir cehalet” olarak tanımlıyor.

Ünlü yazara göre açığa çıkarmadığı ve sömürmediği neredeyse hiçbir karanlık insani dürtü kalmayan Trump’ın “şiiriyle” vaat ettiği nesir ortalığı yangın yerine çevirecek: Dış politikada “küresel ısınmayla ilgili Paris anlaşmasını ve İran’la zar zor imzalanan nükleer anlaşmayı iptal etmek, (…) Çin’le bir ticaret savaşı başlatmak, işkenceyi geri getirmek, Meksika sınırına 2000 mil uzunluğunda bir duvar inşa etmek, askeri harcamaları birkaç katına çıkarmak”; iç politikadaysa “birçok mitingde söz verdiği gibi rakibini ‘içeri tıkmak’, muhalif gazetelerin peşinden gitmek, (…) Obama’nin sağlık sigortası programını iptal edip 24 milyon insanı sigortasız bırakmak, fakir ve işsizler için uygulanan hükümet programlarını iptal etmek, (…) anayasa mahkemesini muhafazakarlarla doldurmak.”

McEwan bunların kampanya esnasında ortaya atılmış atıp tutmalar olmasını umduğunu dile getiriyor. Ancak bunları gerçekleştiremeyecek olsa da Trump’ın kafa yapısının bu olmasının ve hem kongre hem de senatodaki gücünün endişe verici olduğunun altını çiziyor: “Trump doğru nasihatler, anayasal kısıtlamalar ve pratik gerçeklerle sınırlandırılabilir ama asıl sorun karakteri olmaya devam edecek. Çeşitli krizler çıkacak ve onlarla baş etmesi gerekecek. Ancak bunu yapabilecek kadar becerikli ve istikrarlı gibi durmuyor.”

İngiliz yazarın yazısının son paragrafıysa daha çarpıcı: “Trump’ın kampanyası esnasında takipçilerine yalan söylediğini umuyoruz. Ancak, eğer Trump ABD’yi kampanyada sergilediği mizacına uygun yani otokrat ve kadın düşmanı, muhalefete tahammülü olmayan, başkanlığın kendisine verdiği yetkileri umursamayan, işkenceyi onaylayan, farklı ırklara dair söyleminde agresif, paranoyak bir şekilde milliyetçi, karmaşık sorunlara basit cevaplarla dolu olduğunu öne süren biri gibi yönetmeyi başarabilirse şunu kabul etmeliyiz: ABD halkı, ülkedeki en üst makama adı böyle konmamış olsa da bir faşisti getirdi.”

Piketty: “Küreselleşmeyle ilgili siyasi söylem değişmezse Trumpizm kazanacak”

piketty

Gelir ve servet eşitsizliğiyle ilgili çalışmalarıyla bilinen ünlü Fransız iktisatçı Thomas Piketty de 12 Kasım günü çıkan Le Monde gazetesinde Donald Trump’ın ABD başkanlık seçimlerini kazanmasını değerlendiren bir yazı kaleme aldı. Piketty yazısında Trump’ın zaferinin öncelikli müsebbibinin ABD’de on yıllardır artan iktisadi ve coğrafi eşitsizlik ve hükümetlerin bunla baş etmedeki yetersizliği olduğunu belirtiyor. Ancak Piketty’ye göre Trump’ın iktisadi programı mevcut eşitsizlikleri azaltabilecek nitelikte değil, hatta Obama’nın getirdiği düşük ücretlilere sağlık sigortası imkanı sağlayan programı iptal edeceğini ve federal düzeyde toplanan kurumlar vergisini yüzde 35’ten yüzde 15’e düşüreceğini vaat eden Trump, bu eşitsizlikleri daha da artıracak.

Ünlü iktisatçı yazısında Trump’ın zaferinden hem Avrupa’nın hem de dünyanın çıkarması gereken bir ders olduğunu söylüyor: “Küreselleşmeyi yeniden biçimlendirmek.” Piketty’ye göre yapılan uluslararası ticari anlaşmalar, adil ve sürdürülebilir bir kalkınma modelini temel alarak şu anda tüm dünyanın karşı karşıya olduğu en önemli iki sorun olan eşitsizlik ve küresel ısınmaya bir cevap verebilmeli.  Ticari anlaşmaların tek hedefinin ticareti serbestleştirmek olmaması gerektiğini savunan Piketty’nin önerisi uluslararası ticari anlaşmalara imzacı ülkelerde uygulanacak kurumlar vergisi ve karbon salınımıyla ilgili bağlayıcı maddeler eklenmesi.

Piketty yazısında küresel ticaretin örgütlenişinde bu tip bir değişikliğe gidilmediği takdirde Trump ve benzeri hareketlerin kazanmaya devam edeceğini öne sürüyor: “Küreselleşmeyle ilgili siyasi söylemi değiştirmenin vakti geldi. Ticaret iyi bir şey ancak adil ve sürdürülebilir bir kalkınma için kamu hizmetleri, altyapı hizmetleri ve sağlık ve eğitim sistemlerinin de düşünülmesi gerekiyor. Bunlar için adil bir vergi sistemi şart. Bunları yapamazsak, Trumpizm kazanacak.”

Morrison: “Beyazların esas korkusu imtiyazlarını kaybetmek”

morrison

Trumpizm’in sosyolojisini açıklamaya çalışan bir başka kişi ise Amerikalı ünlü yazar Toni Morrison. Toni Morrison, New Yorker dergisinin internet sayfasına 21 Kasım’da yazdığı yazıda Trump’ın elde ettiği desteği daha farklı bir yerden okuyor. Morrison’a göre ülkedeki beyazların kitlesel halde Trump’ı desteklemesinin temel nedeni ABD’nin ırkçı tarihinin onlara sağladığı imtiyazları kaybetmekten duydukları endişe. ABD’deki demografik eğilimler, ülkedeki beyaz olmayan nüfusun (2000’de yüzde 80 olan oy kullananlar içinde beyazların oranı 2016’da yüzde 70’e düşmüş, 2040’da ise yüzde 50’ye düşmesi bekleniyor) gittikçe artacağına işaret ediyor. Morrison yazısında Trump’ın galibiyetini, sivil haklar hareketi sonrasında başlayan ve beyazların “doğal olarak” diğerlerinden daha üstün olduğuna dair inancı sarsan dönüşüm ve kırılma üzerinden okuyor:

“Kölelik zamanında, ırklar arasındaki hiyerarşinin zorunluluğu barizdi. Ancak bugünün ABD’sinde, siyah Amerikalıların sivil haklarını elde etmesinin ertesinde, beyaz ırkın diğerlerinden doğal olarak üstün olduğuna dair inancı yok oluyor. Hem de hızlıca. Her yerde “farklı renklerden” insanlar var ve ABD’nin çok uzun zamandır mevcut olan bu tanımını değiştirmekle tehdit ediyorlar. Bundan sonra ne olacak? Bir başka siyah başkan daha mı? Çoğunluğu siyah olan bir senato mu? Anayasa Mahkemesi’nin üç hakimi de siyah mı olacak? Mevcut tehdit onlar için korkutucu.

Bu tahammül edilemez değişimin olasılığını azaltmak ve beyazlığı tekrar ulusal kimliğin vazgeçilmez bir parçası olma statüsüne çıkarmak için birçok beyaz Amerikalı kendini feda ediyor. Öyle ki esasen yapmak istemeyecekleri birçok şeyi yapmaya başladılar: (1) haysiyet duygularını bir kenara bırakıyorlar ve (2) korkakça gözükmeyi göze alıyorlar. (…) Korkaklığın bu kadar aleni bir şekilde sergilenmesi ne kadar yüz kızartıcı olsa da kiliseleri hem de içinde cemaati dua ederken ateşe vermeye istekliler. Bu güçsüzlük gösterisi ne kadar utanç verici olsa da siyah çocukları sokakta arkadan vurmaya hazırlar.”

Morrison’a göre ABD’nin ırkçı geçmişi beyazlara vazgeçmesi pek de kolay olmayan imtiyazlar sağladı. Beyazların Trump’ın siyasi projesine “koşa koşa” gitmelerinin sebebi de bu ayrıcalıkların ellerinden kaymasından duydukları “şiddetli korku.” Morrison’a göre bazı ABD’liler için beyazlığın “saflığının” ve ayrıcalıklarının korunması o kadar mühim ki bunu garanti altına almak için her şeyi yapmaya hazırlar:

“Birilerinden ‘doğal olarak daha iyi olmanın,’ mücadele etmek ve diğerleriyle eşit muamele görmeyi talep etmek zorunda olmamanın rahatlığından vazgeçmek kolay değildir. Bir mağazada gözlerin her an üzerinde olmayacağına ya da güzel restoranlarda tercih edilen müşteri olacağına dair güven; beyazlığa ait bu tür toplumsal imtiyazların aç gözlülükle tadı çıkarılır.

Beyaz olmanın imtiyazlarının yok olması o kadar korkutucu ki birçok Amerikalı savunmasızlara yönelik şiddeti destekleyen ve hatta bunu güç olarak yorumlayan bir siyasi platforma koşa koşa gitti. Bu insanların yaşadığı duygu öfkeden ziyade korku, dizlerini titreten şiddetli bir korku.

(…) William Faulkner bunu diğer tüm Amerikan yazarlardan daha iyi anlamıştı. Absalom Absalom kitabında, üst sınıf Güneyli bir aile için soylarına bir damla da olsa siyah kanı girmiş olmasının  ensestten daha beter bir durum olduğunu yazar. Aile yine, “beyazlığını” kaybetmektense cinayeti tercih ediyor.”

Chomsky: “Öfkeli ve hoşnutsuz kesimler, neoliberal politikaların kurbanı”

chomsky

Ünlü düşünür ve akademisyen Noam Chomsky de Morrison’ın düşüncelerine katılıyor. Chomsky, 14 Kasım’da iktisatçı ve siyaset bilimci C.J. Polychroniou’ya verdiği söyleşide, Trump’ın başarısının ardında öfkeli ve hoşnutsuz kesimlerin olduğunu vurguluyor.

8 Kasım’da dünya tarihinin en güçlü ülkesinde yapılan seçimin sonucunda, “hükümetin tüm kontrolünün –yürütme, Kongre, Yüksek Mahkeme- dünya tarihinin en tehlikeli örgütü haline gelen Cumhuriyetçi Parti’nin eline geçtiğini” ifade eden Chomsky’e göre, “Cumhuriyetçi Parti, insan hayatını topyekün ve olabildiğince hızlı bir şekilde yok etmeye adanmış bir parti. Tarihte, böylesi bir duruşun örneği yok.”

Chomsky, Trump’ı destekleyen seçmenlerin mensubu olduğu toplumsal grupları şu şekilde açıklıyor: “Mevcut bilgilere göre, beyaz seçmenler, işçi sınıfı ve özellikle 50 bin -90 bin dolarlık gelire sahip alt-orta sınıf, kırsal alanlar ve kenarkentler, özellikle de üniversite eğitimi almamış kesimden aldığı destekle tüm rekorları kırdı. Bu kesimler, beklenmedik Brexit kararı ve Kıta Avrupası’nda merkez partilerin çöküşü ile görünür olan, tüm Batı’da merkezi yerleşik düzene yönelik öfkeyi paylaşıyor. Öfkeli ve hoşnutsuz kesimlerin çoğu, bir önceki neslin neoliberal politikalarının kurbanı.”

Bu neoliberal politikaların hayata geçirilmesinde önemli figürlerden biri olan Fed eski başkanı Alan Greenspan’in ekonomi politikasını yönetmedeki başarısını “artan işçi güvensizliğine” dayandırdığını hatırlatan Chomsky, sindirilmiş çalışan kesimlerin daha yüksek ücretler, kazançlar ve güvenlik istemek yerine, neoliberal standartlara göre sağlıklı bir ekonominin göstergesi olan yerinde sayan ücretler ve düşük kazançlara razı olduğunu belirtiyor. Ama şunu da ekliyor: “Ücretler, kazançlar ve güvenliğin yanı sıra, haysiyet, gelecek umudu ve bu dünyanın ait olduğumuz ve değerli bir rol oynadığımız bir dünya olduğu hissi kayboluyor.”

Bunların yanı sıra, Chomsky’ye göre, Clinton, korkulan ve nefret edilen politikaları temsil ederken, Trump, “değişimin” sembolü olarak görüldü. Sandık anketlerinin de bunu doğruladığını belirten Chomsky, 1930’ların yarattığı değişim etkisiyle bugünü şu şekilde karşılaştırıyor: “Trump’ın getireceği ‘değişim’ daha kötü ve zararlı olacak. Ve şunu unutmamak gerekir ki bugünkü umutsuzluk ile 1930’ların Büyük Buhran’ında çok daha kötü ekonomik koşullar altındaki çoğu çalışan insanın insanların genel olarak umutlu tutumları arasında çok ciddi bir fark var.”

Chomsky, toplumsal ve ekonomik imtiyazlarını kaybetme korkusuyla statükonun adayı olan Clinton yerine yerleşik söylemi alaşağı eden Trump’ı destekleyen beyaz Amerikalıların  sisteme dair tutumunu şöyle değerlendiriyor: “Siyah Amerikalılar, göçmenler ve hor gördükleri ötekilerin yararına oluşturulduğuna inandıkları federal hükümet programları nedeniyle “kurallara uymayan” ve bu nedenle “hak etmeyen kişilerin” önlerine geçtiğine inanıyorlar. Bu anlayış, ırkçı Reagan’ın siyahları ima ederek, beyazların zor kazanılmış parasını çalan “refah kraliçeleri” söyleminin harladığı bir alev.”

“Trump’ın zaferini etkileyen başka etmenler de var. Yapılan karşılaştırmalı çalışmalar Amerikan kültüründe beyazların üstünlüğüne duyulan inancın Güney Afrika’dan bile daha yerleşik olduğunu gösteriyor ve beyaz nüfusun azaldığı inkar edilemez bir gerçek. En fazla yirmi yıl içerisinde beyazların iş gücü içinde, bundan bir süre sonra da tüm nüfus içinde azınlık olacağı tahmin ediliyor. Geleneksel muhafazakar kültür de alışkın oldukları ülkenin gözleri önünde yok oluşuna tanık olan “çalışkan, vatansever, mütedeyyin, aile değerlerine bağlı [beyaz] Amerikalılar”ı sadece hor gördükleri düşünülen seçkinlerin alanı olan kimlik siyasetinin başarıları karşısında saldırı altında olarak algılanıyor.”

Bunlar da ilginizi çekebilir: