5a6202e4c03c0e18146ff97f

Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin genç radikali Kevin Kühnert: “Sosyal demokrasi, neoliberalizmden artık vazgeçmeli”

Alman Sosyal Demokrat Parti’sinin (SPD) son seçimlerden başarıyla çıktığı söylenemez. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana partinin aldığı en düşük oy bu seçimdeydi. Her ne kadar seçim sonrası uzun süren koalisyon görüşmelerinde SPD ile Merkel anlaşıp bir koalisyon hükümeti ortaya koysa da, bu SPD üyeleri ve SPD’ye oy verenlerin hepsi tarafından iyi karşılanmadı. Özellikle parti içerisinde Jusos’un (Genç Alman Sosyal Demokratlar) lideri 29 yaşındaki Kevin Kühnert ve onu destekleyenler bu koalisyona karşı çıktı. Onlara göre SPD neoliberal politikalara, piyasacı anlayışa uygun hareket edip Merkel ile de ilkesiz bir şekilde koalisyona girdiği için parti söz konusu başarısızlığı yaşıyor.

Kühnert ve destekleyenleri bu şekilde Alman işçi sınıfının Merkel’e ve aşırı sağ AFD’ye kaptırıldığını düşünüyorlar. Fransa’da olduğu gibi “biz sosyal-demokratlara sadece kimlik sorunları kaldı ve dolayısıyla çok dar alana bir sıkıştık” görüşü hakim. Anlaşılan Kühnert gibi genç sosyal-demokratlar ve radikaller sınıf, bölüşüm, eşitlik ve güvence gibi sorunları yeniden parti programına ve gündemine almak istiyorlar. Böylece başarı kazanılabileceğine inanıyorlar. Burada Kevin Kühnert’in Le Monde gazetesindeki yazısının çevirisini sizinle paylaşıyoruz:

download

Sosyal demokrasinin geleceği halen yazılmayı bekliyor. Toplumun bu konudaki algısı Fransa’da Sosyalist Parti’nin, Hollanda’da İşçi Parti’sinin düşüşü ya da Doğu Avrupa’daki parlamentolarda hiç ir sol partinin olmayışı tarafından derinden şekillenmiş durumda. Ancak daha geniş bir resim çizdiğimizde durumun görünenden çok daha karmaşık olduğunu görüyoruz. Son seçimlerde İngiliz İşçi Parti’sinin, Portekiz’de Sosyalist Parti’nin kazandığı başarılı sonuçlar dikkate değer. Almanya, Avusturya ya da İtalya’daki sosyal demokrat partiler de benzer olasılıklar kavşağındalar.

Sosyal demokrat partilerin hepsi onlarca yıllık geçmişleriyle övünebilirler: birçoğu ülkelerini uzun yıllar boyunca başarıyla yönettiler. Ülkelerinde sosyal sistemler kurup, eğitime ulaşılabilirliği örgütlediler. Emek piyasalarını insanileştirip kadınların hakları için mücadele edip buna ulaştılar. Barışı sağlayıp, Avrupa’nın bağlarını daha da kuvvetlendirdiler. Kısacası, sosyal demokratlar bütün bir dönem boyunca kıtanın her yerine izlerini bıraktı.

Geçmiş tartışmalara sıkışmak

Ama bugün sosyal demokratlar acı bir olayı deneyimliyorlar çünkü her ne kadar tarihi parlak başarılarla da dolu olsa kimse sırf tarihinden ötürü bir partiye oy vermez. Aynı zamanda bu partilerin ölümsüzlüğe (bir davaya yönelik) çağrıları da artık yok: faydalı oluşları her an yeniden sınanmalı. Oysa ki sosyal demokrasi 20 yıldır bu görevi yerine getirmek konusunda sorun yaşıyor. Öyle ya da böyle, sosyal demokrasinin başarıları hayatına mal oldu ve güçlü olduğu geçmiş günlere takılıp kaldı.

1990’ların sonundan bu yana ise sosyal demokrasi içeriden yıkıma uğratıldı. Bu bir yıkımdı çünkü bu partileri temsil eden liderlikler yeni bir döneme girilmesi gerektiği kararını aldılar. 8 Haziran 1999’da, Gerhard Schröder ve Tony Blair ‘Üçüncü Yol’ adını verdikleri bir metni sundular. Onlara göre, siyasi süreçlerin daha karmaşık ve donuk hale geldiği böylesi bir küreselleşme döneminde, neoliberalizm ve klasik, sosyal demokrasi arasında yeni bir yol bulunmalıydı. Açıkçası Avrupa’nın sol partilerinin liderleri o andan itibaren daha az sol olmayı teklif ettiler.

Böylece aynı aileden olan Avrupa’nın sosyal demokrat partileri, programlarında radikal değişiklik yapmaya giriştiler. Emek piyasasındaki düzenleme ve kontrolleri kaldırdılar, böylece uluslararası rekabeti garanti altına alacaktılar. Sosyal güvenlik sistemlerinin hayati parçalarını özelleştirdiler çünkü özel teşebbüslerin çok daha iyisini yapabileceklerine inanmıştılar. Bir çok insanı işten çıkararak ve piyasaların rant getirmeyeceğine inandığı alanları gözden çıkararak devleti parçaladılar. Bu partilerin tarihi performansları söz konusu düşünceleri (devletçilik, müdahelecilik) aşmaktı. Kısacası yıllarını Avrupa siyasetinin kalbinde bir yol olabilmek için inatla harcayan sosyal demokrasi kendini neoliberalizme bıraktı ve ortaya çıkan sorunların tamamına aynı cevabı verdi: serbest piyasa.

Yeniden radikal bir değerlendirme

Bugün sosyal-demokrasinin yeniden dönebileceğini değerlendirmek olasılıklar dünyasında oldukça zor. Parlamentolarımızın içi giderek çeşitleniyor ve siyasi hareketler arasında bir ayrım yapılması ihtiyacı giderek kendini daha çok hissettiriyor. Bugün artık çok farklı ideolojik hatta bulunan görüşlerle ve siyasal uzlaşmayla parti programını oluşturan bu melez partileri (sosyal demokrat) sorgulamıyoruz. Oysa ki bir çok ülkede sosyal demokrasinin profili bu yönde gelişim gösteriyor.

150 yıl boyunca sosyal demokrasinin gücü değişim halindeki bir dünyada teknolojik ve sosyal gelişmenin ışığında evrensel değerleri sürdürmek ve onları uygulayabilir kılmaktan geldi. Ancak bu süreç durdu ve şimdi yeniden radikal bir şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Geçmiş yılların korkaklığı aralarında bunu ustalıkla kullanmasını bilen sağ popülistler için boşluk oluşturdu. Bir zamanlar sosyal demokrasi emeğin değerinden ve sosyal zenginliğin paylaşılmasından bahsederken bugün göçmenlerden ve milli kimlik sorunlarından bahsediyor. Kendimizi aşırı sağ politikanın kucağına bırakmış durumdayız. Bu algı, göç konusu ve milli, ulusal alana dönüşün çağımızın temel konuları olduğu fikrinin yerleşmesiyle tamamlanmış durumda.

Sosyal ateşin geri dönüşü

Gerçekte ise sol politikanın gövdesi değişmedi ve her yerde görülebilir durumda. Her geçen gün, bölüşüm eşitsizliği artıyor. İşçilerin büyük bir çoğunluğu ise reel maaşlar giderek düştüğünden ve miras/mülk vergisi çok alçak olduğundan hiç bir fayda sağlayamıyor. Öte yandan dijitalleşme emek dünyası için temel bir değişim getirirken, bu pek çok durumda işverene yarıyor. Bu sayede işveren çalışanıyla istediği zaman iletişim kurup, onu gözleyebiliyor ya da işi rasyonelleştirebiliyor. Özel teşebbüslerin durumu da kamudan daha iyi değil ve sosyal sistemden çekilmiş durumdalar. Korkutucu sayıda bir çalışan topluluğu 20 yıl öncesine göre çok daha kötü durumda. İşte küresel bir dünyada sosyal demokrasinin tek başına milli seviyede cevap veremeyeceği konular bunlar. Avrupa’nın 2019 yılnıda yapılacak Avrupa Birliği Parlamento seçimlerinden önce zenginliği yeniden dağıtacak ortak bir fikre ihtiyacı var.

Sosyal demokratların gözünde insanlar ve aileleri terslikler tarafından ezilmediği müddetçe toplumun liberalleşmesi kabul edilebilir duruyor. Eğer bu vaat tutulmazsa tıpkı bugün deneyimlediğimiz gibi sosyal ateşin geri dönüşü tekrarlanma riskiyle karşı karşıya olacaktır. Her şey birbirine bağlı.

Sosyal demokrasinin canlanmasının iki temel dayanağı var. Bir kere kendi hatalarını görüp bunları düzeltmeli. Hiç kimse, her şeyi diğer herkesten daha iyi bildiğini iddia eden kişilere oy vermez. Hiç kimse tüm sorulara çoktan cevap bulduğunu iddia eden kişilere güvenmez. Öte yandan, aramızdan pek çok kişinin zamanla kaybettiği özelliği yani sosyal adaletsizlikler karşısında oluşan hoşnutsuzluğa göğüs geren bir anlayışı yeniden bulmak lazım. Sosyal demokrasi bugün kararnameler ve yasalar konusunda oldukça hakim konumda ve söz konusu işi bakanlıklar seviyesinde dahi içselleştirmiş vaziyette. Dolayısıyla bu hoşsutsuzluk hissini yeniden bulmak, başarı için olmazsa olmaz bir görev olarak duruyor. Bugün büyük oranda siyasetin duygusal yönünü unutmuş durumdayız ki sosyal demokrasi bunsuz düşünülemez. Satışa sunacak ürünümüz yok: toplumumuzun sunduğu en soylu değerleri savunuyoruz. Siyaset yapacak ateşliliği ve heyecanı yeniden aramızda görmek oldukça iyi olurdu.